İlhami Sîdar: Toplum nereye giderse edebiyat oraya gider

İlhami Sidar'ın son romanı "Gitmediğim Bir Yerde" İthaki Yayınları tarafından okurla buluştu. "Endüstrileşen ve tekelleşen bir kısım yayın sektörü, okuru marketing edebiyat güdümünde, hızla tüketmeyi amaçlayan fast book edebiyat anlayışına kanalize etmekte" diyen Sidar ile edebiyatın politikleşmesini, roman karakterlerini ve roman kurgusunu konuştuk.

Aydın Meral

Yazar ve şair İlhami Sîdar ile başta son romanı Gitmediğim Bir Yerde olmak üzere, edebiyatı, okuma eğilimlerini, yazmayı, yazınsal bağlamları ve kültürel değişimleri yazar ve okur açısından çok yönlü bir bakışla yorumlayan bir söyleşi gerçekleştirdik. Sidar, “Parçalanmış bir gerçeklik içinde parçalanmış bireyler yumağına dönüşmüş bir toplum ve buna ayak uyduran bir edebiyat…” dedi.

İlhami Sîdar

Günümüz toplumuna bütüncül bir bakış ile gözlemlediğinizde edebiyat nereye gitmiyor? Neleri görmezden gelip neleri yazı masasına getiriyor?

Biz nereye gitmiyorsak edebiyat da oraya gitmiyor.

Açıkçası bugün için toplumun bütün katmanlarını kapsayacak ortak bir yargıya varmak pek olanaklı görünmüyor. Zira toplumu bütüncül bir bakış açısıyla kavramamızı sağlayacak son derece sınırlı verilere sahibiz. Kendi içine kapalı, kendi içinde en küçük parçalara ayrılmış, her biri minimal ölçeklerde kendi değer yargılarıyla kendini bulgulamaya çalışan ama aynı zamanda her türlü savrulmaya yatkın adacıklardan oluşan kompleks bir toplum yapısıyla karşı karşıyayız.

Batı’da Gargantua’yla başlayan Don Quijote ve Tristram Shandy ile süren yeni roman anlayışı ve algılayışı bir bütün olarak Orta Çağ toplumunu kapsar ve bu dönemin toplumsal kurumlarının, değerlerinin her türlü sanat anlayışının ironisini yapar. Shakespeare’le göz kamaştıran Elizabeth Dönemi’yle, yansısını Dickens’ta bulan Victoria Dönemi edebiyatları bir bütün olarak toplumu kapsayıcı ve kavrayıcı özellikler gösterirken o dönem İngiliz toplumunun kodlarını da deşifre eder. Keza Fransız romantizminin sembolü Victor Hugo, devrim dönemi Fransız toplumuna ayna tutarken, romantik gerçekçi Balzac Paris Saint Germain sosyetesini, doğalcı Zola deneysel bir perspektifle işçi sınıfını, Proust düşsel bir pencereden çöküşe geçen aristokrasi cemiyetini bütüncül bir bakış açısıyla ele alır. Öte yandan Latin Edebiyatı Boom akımı, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İran Yeni Şiir akımı gibi farklı coğrafyalarda farklı niteliklerle tezahür eden yenilikçi eğilimler de kendi dönemlerinin toplumuna, toplumu oluşturan bireylere bütüncül bir bakış açısıyla eğilir.

Türkçe edebiyata dönüp baktığımızda Tanzimat Dönemi toplumuyla Cumhuriyet Dönemi toplumlarının, bu toplumların geçirdiği değişim ve dönüşümlerin Ahmet Mithatlar’ın, Tanpınarlar’ın, Orhan Pamuk ve Adalet Ağaoğulları’nın romanlarında benzer bütüncül bakış açısıyla kavrandığını görürüz.

Toplum nereye giderse edebiyat oraya gider. Bugün toplum nereye gidiyor, bunu kestirmek hayli güç. Parçalanmış bir gerçeklik içinde parçalanmış bireyler yumağına dönüşmüş bir toplum ve buna ayak uyduran bir edebiyat…

‘FAST BOOK EDEBİYAT ANLAYIŞI’

Fransa ‘da nouveau roman akımından bu yana edebiyat sürekli büyük yenilikler peşinde. Bizde edebiyat, şiiri saymazsak 1980’lerde bir yerde donmuş gibi, yeni kuşaklar öyle pek de bir arayış içinde görünmüyor, dört başı mamur eserler yaratma kaygısı edebiyata gerçekten gönül vermiş eski kuşaktan birkaç sanatçıyla sınırlı neredeyse. Popülizmin cazibesine kapılmaktan kendini alamayan bir kuşak nitelikli edebi eserler yaratmak yerine gündemi meşgul edecek, kolay okunan, kolay tüketilen birbirinin tekrarı niteliğinde ürünler ortaya koymakta. Kimi acı soslu, kimi aşk, kimi arabesk, kimi her türlü şiddet pornografisi kokan, çoklukla Netflix dizi senaryolarını çağrıştıran kazan-kazan odaklı çok satan, çok kazandıran, çabuk tüketilen ve çabuk tükenen endüstriyel bir pazara hizmet etmekte. Artık büyük oranda endüstrileşen ve tekelleşen bir kısım yayın sektörü, giderek daha da tüketen bir toplumda, ortalama okuru marketing edebiyat güdümünde, hızla tüketmeyi amaçlayan fast book edebiyat anlayışına kanalize etmekte.

Artık büyük edebiyat yok, yeni edebiyat arayışı yok. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Füruzan, Vüsat o. Bener, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Leyla Erbil, Latife Tekin gibi dört başı mamur eserler ortaya koymak gibi bir yönelim söz konusu değil. Yazılı, görsel ve sosyal medya aracılığıyla üzerinde büyük gürültüler koparılan, kıyısına köşesine intihal kokan aforizma niteliğinde cümleler serpiştirilmiş, sosyal ağlar üzerinden yoğun bir şekilde paylaşılan, kolay okunan, çok okunan ve hızla tüketilen üretimler trend.

Marketing edebiyat anlayışını çok az sayıdaki seçici, nitelikli okur kitlesinin dışında geniş okur kitlelerine kabul ettirmeyi amaçlayan sektör, özellikle sosyal medya alanını çok etkili bir şekilde kullanarak okurun, okurla birlikte yazarlık iddiasındaki yazmanların da aklını çelmekte. Kısaca edebiyat hiçbir yere gitmemekte.

‘GERÇEK YAZAR EDEBİYATIN POLİTİKLEŞMESİNE YOL VERMEZ’

Edebiyatın politikleşmesi beraberinde nasıl bir dönüşüm getirir sizce?

Doğası gereği edebiyat dışarıdan müdahaleyi kabul etmeyen bir disiplin. Şöyle bir hafızamızı yoklayalım. Rusya’da Komünist Parti’nin otoriterliğe meyletmesiyle sanatlarından ödün vermeyen ve bu yüzden karşı devrimci olarak damgalanan sanatçıların çoğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, bir kısmı baskılara dayanamayarak çareyi intihar etmekte bulmuştu. Yenilikçilerden olan Gumilyov karşı devrimci olduğu iddiasıyla kurşuna dizilmiş, Mandelstam ve onunla aynı yolda yürüyen pek çok sanatçı esir kamplarına sürülmüş; rejimin güdümüne girmeyi reddeden sembol isimlerden Anna Ahmatova ise lanetlenerek büyük bir zulme maruz kalmıştı.

Gerçek yazar edebiyatın politikleşmesine yol vermez. Sanatçı olmak iddiasında olup da politikleşenlerse tarih tarafından yargılanmakta gecikmez. Öte yandan politikleşmekten salt siyasal bir düşüncenin güdümüne girmiş olmayı anlamamak gerek. Az önce üstüne basarak irdelemeye çalıştığım, okurun angaje edilmeye çalışıldığı fast book edebiyat anlayışına teslim olmak da bir tür politikleşmeye alet olmak aslında.

Kitap sektörünün büyük oranda endüstrileşmesiyle yaygınlaşan marketing edebiyat anlayışı var gücüyle kitabın endüstriyel bir ürün olarak sunumunu sağlayacak yollar aramakta. Açıkçası bu koşullarda Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Aylak Adam, Tutunamayanlar, Kara Kitap, Gece, Buzul Çağının Virüsü, Dar Zamanlar, Cüce gibi evrensel ölçülerde ortaya konmuş dört başı mamur edebiyat eserlerini bir daha ne zaman görebiliriz diye endişelenmiyor değilim. Üstünde büyük gürültü koparılan endüstriyel edebiyat üretimleri aç-bitir kokteyl sosisler gibi anlık doyum sağladıktan sonra bir kenara atılmakta ve sürekli tüketen güdümlü okur kitlesini doyurmak için kendini tüketene kadar bir tekrarı yinelemek zorunda.

‘KARAKTERLERİMİ KENDİ YAŞAMIMDAN SEÇİYORUM’

Kurgusal karakterler kurarken beslendiğiniz ya da çıkış noktası olarak belirlediğiniz ayrıntılar nelerdir? İlhami Sîdar, nasıl bir yazar olarak nasıl karakter seçer ve neden bu karakterler?

Beslendiğim ya da çıkış noktası olarak belirlediğim, gerçek yaşamın dinamikleri. İlk romanı okuduğunuzda roman deneyiminiz de başlamış olur. İleride bir yol ayrımı sizi bekler. Ya sadık bir okur olarak ilerleyeceksiniz ya da yazma işine bir şekilde bulaşmışsanız yazar olarak yürümek isteyeceksiniz. Ben uzun süre sonra yazarlıkta karar kıldım ama iyi bir okur olmaktan da hiç vazgeçmedim. Bu bakımdan gerek okur gerek yazar olarak edindiğim deneyim Konstantin Levin, Stavrogin, Leopold Bloom, Meursault, Ursula İguaran, Clarissa Dalloway, Goriot Baba, Emma Bovary, Ahmet Cemil, Mümtaz, Zebercet, Galip, Turgut Özben, İnce Memed, Aysel, Zenime Hanım gibi pek çok karakteri anatomik olarak inceleme fırsatı sundu bana. Sonra tabi asıl referansım merkezinde bulunduğum yaşamın kendisi oldu. Önümüzde öyle zengin bir insan galerisi var ki bir kurgu gelip kapınızı çaldığında o galeriden metninize en uygun karakterleri alıp seçiyorsunuz.

Bir bakıma karakterlerimi kendi yaşamımdan seçiyorum, yaşamımın içinde bizzat yer almış ya da bir şekilde yaşamıma değmiş kimselerden. Ancak o karakterlerin dizginlerini elinizde tutmak pek mümkün olmuyor. Onlar çoğunlukla romanın yasaları ve iç dinamiklerine yaslanarak kendi gelişimlerini kimsenin iradesine tabi olmadan sürdürüyor, kendi kaderlerini kendileri tayin ediyor. Unamuno’nun Sis’inde kahraman, kendisine biçtiği yazgıdan dolayı yazara itiraz eder ancak yazar onun yazgısını değiştirmek için bir çaba sarf etmez, romanın akışı içinde onu kendi kaderine bırakır.

Son romanım Gitmediğim Bir Yerde tam da bu sorunsal ekseninde gelişiyor, romanın alt metinlerinden biri romanın diyalektiği, bir diğeri karakter inşası. Romanın ana karakteri ve kendi de bir roman yazarı olan Senar Sipahi romanda kendi yarattığı karakterle gizli bir savaşım içinde, kimin kime üstünlük sağladığı da romana saklı kalsın bence.

Gitmediğim Bir Yerde, İlhami Sidar, 168 syf., İthaki Yayınları, 2019.

Kürtçe ve Türkçe etkin kullandığınız iki dil… Bu iki dilin kurgusal olarak işlenişinde bunların size sağladığı ya da sizde yarattığı yapı nasıldır? İkisi arasında dilsel ve düşünsel bir geçiş oluyor mu?

Kürtçeyi Türkçe kadar etkili kullanamadığım bir gerçek. Öte yandan Kürtçe okumalarımın Türkçe imge dağarcığıma bir zenginlik kattığı da muhakkak. Ancak Kürt edebiyatına özgü geleneksel dağarcığı Türkçe edebiyata aktarma gibi bir yola hiçbir zaman tevessül etmedim. Benim Kürtçe yazmaya başlamam geç bir döneme denk geldi. Bütün olumsuzluklara karşın Kürtçede iyi metinler ortaya koyduğumu düşünüyorum. Kürtçe yazdığım Külün İlk Tadı ve Sonbahar Rüyası adlı romanlarım hem okur çevresinde hem entelektüel çevrede genel bir kabul gördü.

Kürtçede karşılaştığım en büyük sıkıntı ne diye soracak olursan, Kürtçe bir metin oluştururken zaman zaman Türkçe düşünme alışkanlığından kurtulamamak. Doğal olarak ana dilini kırk yaşından sonra öğrenmiş ve bu yaşına kadar yüzlerce Türkçe metin okumuş birinin Kürtçe yazarken zaman zaman Türkçe düşünmekten kendini alması kolay olmuyor.

Kısa süre Kürtçeden Türkçeye çevirdiğiniz Melâyê Cizîrî’nin Dîvân’ı için bir yer açmak istiyorum. Klasik Kürt Edebiyatının içerik olarak diğer klasik edebiyatlarla ortaklaştığı ve ayrıştığı belirginlikler var mı?

Klasik Kürt edebiyatı sadece içerik olarak değil form olarak ve başka pek çok açıdan klasik Arap, İran ve Türk edebiyatıyla ortaklaşır. Aynı biçim, teknik, ölçü ve ahenk unsurları. Gazel, kaside rubai gibi klasik biçimler; aruz ölçüsü, beyit, bent gibi nazım teknikleri ve birimleri; tasavvuf, aşk, şarap, rintlik, tabiat gibi ortak konular; estetik anlayışı, sanatsal söyleyiş, kuralcılık vs.

Bütün bu saydığımız edebiyatlarda Leyla ve Mecnun ya da Yusuf ile Züleyha mesnevisi yazılmıştır, klasik Kürt şiirinin de kendi Leyla ve Mecnun’uyla Yusuf ile Züleyha’sı olduğu gibi, Mem u Zin, Seyfu’l-Milûk û Melke Xatun, Zembilfiroş, Bersisê Abid gibi özgün mesnevileri de var. İmge dağarcıkları ortaktır aynı mazmunlar sistematiğine bağlıdırlar. Aynı zamanda klasik İran şiirinin dörtlükleri temelinde yükseldiği Baba Tahir Hemedani’yi saymazsak Ali Herirî, Melayê Batê, Feqiyê Teyran, Ahmedê Xanî gibi hemen bütün güçlü şairler genel olarak klasik şiirin ortak imge dağarcığına bağlı kalmışlardır. Şiirleri aynı mazmunlar sistematiğine yaslanır. Burada biricik istisna olarak Melayê Ciziri’yi gösterebiliriz. Cizirî klasik şiirin ortak mazmunlar dünyasından yararlanmakla birlikte kendi özgün imge dağarcığını da oluşturabilmiş ve aynı zamanda Kürt edebiyatında ilk mürettep divanı yazmış olağanüstü güçlü bir şair. Kendinden öncekilerin Farsça yazmaya meylettiği bir dönemde Kürtçe mürettep bir divan yazma cesaretini gösterebilmiş, Kürtçenin şiir dili olarak gelişimine büyük katkı sunmuş. Onun için Kürtlerin Dantesi desek yeridir.

GİTMEDİĞİM BİR YERDE BİR İLERLEYİŞ ROMANI’

Son romanınız Gitmediğim Bir Yerde bir varış mı yoksa ayrılış mı? Bu kitabı oluşturan düşünsel bağlam ve amaç nedir?

Ne varış ne ayrılış romanı. Gitmediğim Bir Yerde bir ilerleyiş romanı. On yıl kadar önce romanı kafamda kurduğumda vardığım, varabileceğim noktayı görmek istedim yani bir varış romanı olarak düşündüm. Form olarak biraz Sadakat’e yakın olmakla birlikte daha önce yazdıklarımdan büsbütün farklı. Rabelais’den bugüne roman türünün gelişimini dikkate alarak türün kendine özgü birçok özelliğini barındıran, gelenekle oluşan deneyime yaslanarak modern, postmodern roman tekniklerinden olabildiğince yararlanarak deneysel bir metin inşa etmek; roman yazarı olarak, nerEde durduğumu bulgulayabilmekti amacım. Bunun için Andre Gide gibi bir roman yazarını roman kahramanı olarak seçtim: Senar Sipahi. Açıkçası Gitmediğim Bir Yerde’yle Gide’in Kalpazanlar’da yaptığı gibi, bir roman yazarının romanını yazmayı planladım. Öyle ki Gitmediğim Bir Yerde hem Diyarbakır’ın 2000’li yıllarının arka planda fon olarak durduğu bir dönem romanı hem de bir roman yazarının kişiliği çevresinde gelişen aksiyonlarla roman yazma serüveninin, romanın diyalektiğinin, karakter yaratma sorunsalının irdelendiği bir metin olacaktı. Bunu yaparken sadece edebi metinlere değil ama aynı zamanda sinema filmlerine de göndermelerde bulunan bir metin. Kurgunun çıkış noktasını da Bertolucci’nin Paris’te Son Tango filminin bir sahnesi oluşturdu.

Çağımızın kendini katı bir yalnızlığa hapseden aydınının bir izdüşümü olan Senar Sipahi aracılığıyla yaşamın bir simülasyon olabileceği tezine de değinen bir metin olacaktı aynı zamanda, bu bakımdan Kieslowski’nin Veronique’in İkili Yaşamı, Lynch’ın Mulholland Çıkmazı gibi sinema filmleriyle ilişkili olması kaçınılmazdı; nihayetinde Godard’ın Nefret, Berhgman’ın Bir Evlilikten Manzaralar, Kusturica’nın Çingeneler Zamanı filmlerinin bazı sahnelerine doğrudan göndermelerin de bulunduğu bir metin çıktı ortaya.

Klasik romanda olduğu gibi düz hikâye etme biçiminde değil. Montajlama, bilinç akışı, geriye dönüş, iç monolog, metinlerarasılık gibi modern romanın hemen tüm tekniklerinden yararlanan, üst kurmacanın yanı sıra alt kurmacası, alt metinleri olan ve aynı zamanda minör hikâyelerle de beslenen bir roman. Henüz işin başında olan bir yazar için bu türden bir roman yazmaya kalkışmak, pek çok riski göze almak, geleneğe meydan okumak aslında.

On yıl önce romanın daha ilk satırlarını yazarken üstüme nasıl ateşten bir gömlek geçirdiğimi, kafamda kurduğum gibi bir metni tamamlayacak deneyim ve donanıma yeterince sahip olmadığımı fark ettim ve yazdığım birkaç sayfayla birlikte dosyayı iki flashıma ve bilgisayarıma kaydederek, Külün İlk Tadı adlı daha önceden kaleme aldığım romanıma kaldığı yerden devam ettim. Bu süreçte Sadakat romanı girdi araya. Sadakat; Başka Gökyüzü ve Külün İlk Tadı’ndan sonra içime en çok sinen roman oldu. Biraz da bunun verdiği özgüvenle Gitmediğim Bir Yerde’ye tekrar döndüm, bir ilerleme de sağladım ancak üçüncü bölüme geldiğimde tökezlemeye başladığımı fark ettim, bu cesaretimi kırdı ve dosyayı bir kez daha rafa kaldırmak zorunda kaldım. Sonbahar Rüyası adlı Kürtçe romanıma yoğunlaştım. Bu romanın yayımlanışının ardından, Şiirli Dağ’a odaklandım, bu süreçte yeniden Gitmediğim Bir Yerde’ye dönmeye cesaret edemedim. Şiirli Dağ’ı tamamladıktan sonra bu kez her defasından daha kararlı bir şekilde bir kez daha oturdum masanın başına. Sonunda her şey beklediğim gibi ilerlemeye başladı ve uzun bir süre sonra nihayet romanı tamamlamayı başardım. Böylece Gitmediğim Bir Yerde yayınlanana kadar araya üç roman daha girmiş oldu: Sadakat, Sonbahar Rüyası ve Şiirli Dağ.

Roman kurgusunda Diyarbakır, fiziki mekân olarak kalmayıp tarihsel arka plan olarak da romana işlenmiş. Böylesi bir kullanımın varlığı bir bellek uyandırımına mı yönelik? Bir yazar bunu neden yapar? Bu kültürel kodlar edebiyat yapı taşı mıdır?

Tastamam öyle, bir bellek uyandırımına yönelik. Diyarbakır binlerce yıllık tarihi olan, Hurrilerden Mittanilere, Asurlulara, çok sayıda kadim uygarlığa beşiklik etmiş; her taşından tarih, kültür, sanat, şiir, müzik fışkıran bir şehir. Her taşında sonsuz yaşamı öncesizlikten sonrasızlığa taşıyan bir nefes; her taşında bir bakış, bir gülüş, bir ağlayış, bir sevinç, bir hüzün… Şehri bir kalkan gibi saran surlar ve surların içinde öbeklenen yapılara ruh veren siyah bazalt taşlar, gözelerinde binlerce yıldır süregelen yaşamların bütün renklerini, kokularını barındırır. Onlara dokunmak bir taşa dokunmak değil, bir nefese, bir bakışa, bir gülüşe dokunmak, sonsuz yaşama dokunmak… Sonsuzluğun sizi böylesine sarıp sarmaladığı bir kentte bu yapıların ve bu yapıların ürettiği kültürün karşısına duygudan, anlamdan, ruhtan yoksun beton yığınlarının yükseldiği bir yapılaşmayı ve bu yapılaşmanın ürettiği yoz bir kültürü dikeceksiniz ve sizi bu kültüre hapsetmek isteyenlerin yıkıcı saldırılarına maruz kalacaksınız. Buna sessiz kalınamaz.

Aslında tarihin çeşitli dönemlerinde bu tür saldırılarla karşı karşıya kalan kent kendini sonsuz kılan kodlarıyla savunmayı bilmiştir; bizim kalemimiz, fırçamız, notalarımız bu kadim şehrin ve onun yarattığı kültürün kendini ifade etmesine olanak sağlayan bir araç sadece.

Edebiyat üzerinde kurulacak köprülerin toplumların incinmişliklerine sağaltıcı etkisi olacağını düşünüyor musunuz? Bu soruyu, Gitmediğim Bir Yerde’nin içeriğiyle de ilişkilendirip yanıtlayabilirsiniz.

Yaşamın kabalaşmasına hunharlaşmasına bakarak ürpeririz, der Adorno. Göstermelik olarak kalacak her türlü işbirliği toplumsal katılma ve dayanışma ve kaynaşmanın değeri insanlık dışı koşulların sessizce onaylanmasını örten bir maske yalnızca. Şu halde yapılması gereken insanların çektikleri acıları paylaşmak zira insanların çektikleri acılara doğru atacağımız en küçük adım o acıları onlarla paylaşmak, onlarla kaynaşmak olur.

Gitmediğim Bir Yerde’nin Senar Sipahi’si kendi katı yalnızlığı ve parçalanmış gerçekliği içinde acı çeken bir aydın, Mavi, dünyanın kötüye gitmesinden ve bu gidişe dur diyemeyişten; Safo, cinsel şiddete uğramış olmaktan, ensestten; Doktor Çetin, şehrin çürümeye bırakılmasından; Tebar Hanım, zamanın yıkıcı etkilerine uğramış olmaktan; köylerinden zorla göç ettirilmiş insanlar evsiz, yurtsuz, aşsız, işsiz kalmış olmaktan muzdarip. Onlarla, onların acılarıyla ortaklaşmanın sağaltıcı bir etki yapıp yapmayacağını bilemem ama böyle bir adımın hepimize iyi geleceği kesin.