Ülker İnce: Çevirmen yetişmesinde yayınevlerine iş düşüyor

Çevirmen Ülker İnce ile çevirinin Türkiye'deki serüvenini konuştuk. Yayınevlerine büyük iş düştüğünü vurgulayan İnce, " Bir yabancı dil öğrenince çevirmen olmaya hazır değilsinizdir. Çok çeşitli becerilere, bilgilere, birikimlere gereksinimiz vardır. Bilgi birikimi kazanmak için de beceriler geliştirmek için de zamana gereksiniminiz vardır" dedi.
Ülker İnce

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Uzun yıllardır çeviri yapan ve ülkemizde çevirmen denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ülker İnce ile çevirinin varoluşunu, biçimlenişini ve Türkiye’deki koşullanışını konuştuk. İnce, “bana göre iyi çevirmenlerin yetişmesinde yayınevlerine bazı işler düşüyor. Hazır, yetişmiş çevirmen bulmak kolay mı? Çevirmen nerede yetişecek? Okullarda bir yere kadar yetişebilir. Bir yabancı dil öğrenince çevirmen olmaya hazır değilsinizdir. Çok çeşitli becerilere, bilgilere, birikimlere gereksinimiz vardır. Bilgi birikimi kazanmak için de beceriler geliştirmek için de zamana gereksiniminiz vardır. Yayınevlerine burada iş düşüyor derken, çevirmenlerin her çeviriden sonra bu işi biraz daha iyi yapar biri haline gelmesi için yol gösterici olmalarından söz ediyorum. Yol gösterici olmak çeviriyi yalnızca eleştirmekle, beğenmemekle olmaz, “Bu iyi olmamış” demekle olmaz. Basbayağı bir okul gibi öğretici olmak gerekir” diyerek yıllara uzanan birikimini ve temennilerini aktardı.

.

Söz, Ülker İnce’de…

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çevirinin tanımı basit aslında. Herkesin bildiği gibi, bir dilde yazılmış bir metni başka bir dilde yazılmış bir metin haline getirdiğinizde o metni çevirmiş oluyorsunuz. Ama asıl zorluk, bundan sonra sorulacak soruyu yanıtlamakta: Pekiyi, bir dilde yazılmış bir metni başka dilde yazılmış bir metin haline nasıl getirirsiniz? Dilek Dizdar’la birlikte yazdığımız Çeviri Atölyesi kitabı bu soruya yanıt vermek için yazıldı. Kitapta, belli bir dilde yazılmış bir metni başka bir dile çevirmenin, o metindeki sözcüklerin ve dilsel yapıların öteki dildeki karşılıklarını kullanmak “olmadığını” döne döne vurguluyor, örneklerle gösteriyoruz. Yanıtı 250 sayfa tuttu, 500 ya da 1000 sayfa da tutabilirdi.

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

“Uyarlama” derken ne demek istiyorsunuz, diye sormayacağım. Uyarlamadan benim anladığım şeyi anlamadığınızın farkındayım. Çünkü bana göre çeviri baştan aşağıya “uyarlama”dır. Bir dilde, belli bir dil ve kültür toplumu için yazılmış bir metni başka bir dil ve kültür toplumu için yeniden üretmek, metni o dil ve kültür toplumuna “uyarlama”yı gerektirir. Niçin? Çünkü dil ve kültür topluluklarında oluşmuş söyleme ve algılama alışkanlıkları vardır –yalnızca “söyleme” alışkanlıkları değil, “algılama” alışkanlıkları. Bu alışkanlıkları, kültür farklılıklarını dikkate almadan çeviri yapılabilir mi? Yapılamaz elbette. Yapılırsa ne olur? Metin işlevini yerine getiremez. Kaynak dil kültüründeki işlevini aktarıldığı dilde yerine getiremeyecekse metin niçin çevrilsin? Bu gerçeği dikkate alarak çeviri yapılacaksa, o zaman uyarlamalar yapılacak demektir. Ama nasıl uyarlamalar? Bu sorunun yanıtını da bin bir örnekle Çeviri Atölyesi kitabında veriyoruz. Burada kullandığım “uyarlama” sözcüğüyle yanlış bir izlenim vermek istemem, o açıdan son bir şey daha söylemem gerekiyor. Uyarlama benim anladığım anlamda, “kaynak metnin en yakın benzerini üretmek” için gerekli (dilsel, kültürel, hatta içerik düzenlemesi) değişiklikleri yapmak demektir. Kaynak metni bırakıp, kaynak metin yazarı adına, o yazarın yazmadığı bir metin üretmek demek değildir elbette.

‘İYİ ÇEVİRMENLERİN YETİŞMESİNDE YAYINEVLERİNE BAZI İŞLER DÜŞÜYOR’

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Bulunduğum yerden baktığımda, bu ilişkiyi çok aza, çevrilecek metni çevirmene vermeye, çevirmenden teslim almaya indirgenmiş gibi görüyorum. Arada ne yapılıyor bilmiyorum. Oysa bana göre iyi çevirmenlerin yetişmesinde yayınevlerine bazı işler düşüyor. Hazır, yetişmiş çevirmen bulmak kolay mı? Çevirmen nerede yetişecek? Okullarda bir yere kadar yetişebilir. Bir yabancı dil öğrenince çevirmen olmaya hazır değilsinizdir. Çok çeşitli becerilere, bilgilere, birikimlere gereksinimiz vardır. Bilgi birikimi kazanmak için de beceriler geliştirmek için de zamana gereksiniminiz vardır. Yayınevlerine burada iş düşüyor derken, çevirmenlerin her çeviriden sonra bu işi biraz daha iyi yapar biri haline gelmesi için yol gösterici olmalarından söz ediyorum. Yol gösterici olmak çeviriyi yalnızca eleştirmekle, beğenmemekle olmaz, “Bu iyi olmamış” demekle olmaz. Basbayağı bir okul gibi öğretici olmak gerekir.

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

En çevrilmez denen metinleri bile çevirenler çıkıyor. Sanki dünyada çevrilmeyecek metin yok gibi. Benim için soru bu değildir, “Bu metnin çevrilmesi gerekiyor mu?” diye sorarım ben kendime. Benim için en önemli soru budur. Çeviri çok emek isteyen bir iş, o çok nitelikli, ağır emeği bir işe vereceksem niçin vereceğim. Ne uğruna vereceğim? Bunun yanıtını ararım. Benim için bir metnin çevrilebilirlik ölçüsü, öncelikle “çevrilmeye değer” olmasından, çevrildiği zaman erek metin okurları için bir anlam ve değer taşıyacak olmasından kaynaklanır. Çevrilmeye değer olup da çevrilmesi zor, hatta olanaksız olan, çeviriye gelmeyecek olan metinler yok mudur? Vardır elbette. Onlar da çevrilmeden kalabilir.

‘TOPLUM ONAYLAMIYORSA FATURA ÇEVİRMENE ÇIKARILIR’

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Çevirmenin tuhaf yazgısı. Çevirdiği metnin içeriği çevirmenin kendi toplumunca onaylanmıyorsa fatura çevirmene çıkarılır. Suçu, o metni kabul görmeyeceği bir topluma taşımaktır. Elçiye zeval olmaz demesine izin verilmez. Yukarıda söylediğim gibi çevirmen metnin yazarı “adına” başka bir dilin okurları için bir metin üretmektedir. Metnin yazarı değildir, evet ama, çeviri okuru da çevirmenin metnini okumaktadır, yazarınkini değil. Hatta yazarın metnini çoğu kez hiç bilmiyordur ve bilmeyecektir bile. Çevirinin bu iki yanlılığını çevirmenin unutmaması gerekiyor. Yani çevirmen hem bir elçidir hem de değildir. Bu durumu vurguluyorum çünkü çevirmeni hiç görmek istemeyenlere de bir hatırlatmada bulunmak istiyorum

Öte yandan çevirmen bir makine değildir, bir insandır. Bütün insanlar gibi onun da siyasal görüşleri, inançları, tercihleri vardır. Olmalıdır. Kendisine çevrilmek üzere verilen her metni çevirmek zorunda değildir. Örneğin, işkencenin çok iyi bir yöntem olduğunu savunan bir kitabı çevirmek ister miyim diye kendine sormalıdır? Bir metni çevirmek üzere seçmenin sorumluluğu vardır.

Bütün bu gerçeklere karşın bir çevirmen olarak yargılanmak ya da baskı altında tutulmak da bana göre hiç kabul edilebilir şeyler değildir. Çevirmenlerden korkuluyorsa, o ülkede aslında düşünce özgürlüğünden korkuluyor demektir. Yalnızca çevirmenlerden korkulmuyor düşünceden korkuluyor, düşünen ve yazan herkesten korkuluyor demektir. Bu “herkesin” hep birlikte baskıya direnmesinden, düşünce özgürlüğü savaşı vermesinden daha onurlu bir şey olabilir mi? Demek ki çevirmen de kenarda durmayacak, düşünce özgürlüğü savaşı verenlerin en başında yer alacaktır, yasal güvencelerinin olmasını önemseyecek, gerekiyorsa yasaların yeniden düzenlemesi, değiştirilmesiyle ilgilenecektir, bu savaşta etkili olabilmek için meslek birliklerine katılacak, meslektaşlarıyla güç birliği yapacaktır. Düşünce özgürlüğü olmadan özgürce işini yapamayacağını bilecektir. Çevirmenlik kimliğinin hiç de koruyucu olamayacağını.

Çeviri Atölyesi- Çeviride Tuzaklar, Ülker İnce, Dilek Dizdar, 264 syf., Can Yayınları, 2017.

‘YAYINEVLERİ YAĞMALAMAK İÇİN SIRAYA GİRİYOR’

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Yayınevleri niçin bu kadar arttı diye düşünürken, yayıncılık para getiren bir iş olmasaydı bu kadar artar mıydı diye düşünmek gerekir. Yayıncılık artık “kitap aşkıyla” yapılmıyor demektir bu. Ülkenin okurlarına, kültürüne düşünce ufkunun genişlemesine hizmet gibi yüksek amaçlarla yapılmıyor demektir. Ticari kaygılarla yapılınca da neler oluyor görüyoruz: Yayınevleri Sabahattin Ali’nin kitaplarına telif ödeme zorunluluğunun bitmesini bekliyor, yağmalamak için sıraya giriyorlar. Onlara bu hiç ayıp gelmiyor –hele kızı yaşarken. Bu tek örnek de değil. Kitapları için telif ödemeyecekleri bütün yazarlara aynı şeyi yapıyorlar. Yayınevlerinin sayılarının artmasının çevirmenlerin ya da yazarların hayrına olacağını düşünmek çok zor. Kazanç önemliyse –ki öyle- yazar ve çevirmen hiç o kadar önemli değildir. Onların önemleri de kazançla ölçülür. Eskiden hiç değilse yayıncılık yapanlar yüksek toplumsal yararlar uğruna yapar görünmeye çalışırlardı ya da kıt kanaat da olsa, hayatlarını kazanmakla yetinir görünürlerdi. Saygınlık önemliydi.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

Hukuki olarak çevirmenlerin en somut sorunları bence çevirmenlerin yasal olarak ne gibi haklara sahip olduklarını pek bilmemeleri, yayınevlerinin de çevirmenlerin bu bilgisizliğini kendi yararlarına kullanması. Çevirmenlere imzalattıkları sözüm ona “matbu” çeviri anlaşmalarına baksanıza, hep yayınevinin hakları sayılıyor, sözleşmelerde çevirmenin haklarının neler olduğundan nerdeyse hiç söz edilmiyor. O çeviri anlaşmalarını okuduğumda çevirmene adeta, “Şöyle yaparsan asarım, böyle yapmazsan keserim” deniyormuş gibime geliyor. Hukuka güvenin sıfır olduğu bir ülkede yaşıyoruz, ne hakkı, ne güvencesi?

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız” dediğim olmadı hiç. Benim bunu söylememin pek önemi yok zaten, belli bir metnin falan çevirisini filanca çevrisine tercih ettiğini söyleyen ya da çevirmenine bakarak bir kitabı almaya ya da almamaya karar veren okurların bulunması önemli. Bertan Onaran’ın Don Kişot çevirisini zevkle okuduğumu hatırlıyorum.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.