Pınar Öğünç: Sistemin ruhumuzdaki tahribatıyla ilgileniyorum

Pınar Öğünç'ün kaleme aldığı son kitabı 'Beterotu' İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı. Beterotu, emeği, sermayeyi, çelişkilerini; bu sistemin insandan hayvana, kentlerden ev içlerine dönüştürdüklerini anlatıyor. Kitabın Türkiye'nin hiç de aydınlık olmayan bir zamanında yazıldığını söyleyen Öğünç ile hikâyelerindeki biçimsel meseleleri ve yeni üretimleri konuştuk.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Gazeteci, yönetmen ve yazar Pınar Öğünç’ün son öykü kitabı “Beterotu” geçtiğimiz hafta yayımlandı. Bugünün hikâyelerinin anlatıldığı, düzenle derdi olan canlıların odakta olduğu bir yapıyla sunulan kitap için Öğünç, uğraşısının, iyi edebiyat yapabilmek, olduğunu söylüyor. Sosyal çelişkileri irdeliyor olsa da, asıl zorluğun edebiyattaki nitelik olduğunu dile getiren Öğünç, iletişimin yol ve yöntemlerinin değişikliğe uğrasa da duyguların gerçekçi yönünün önemine vurgu yapıyor.

Öğünç’le “Beterotu”nun hikâyelerindeki yapısal ve kurgusal meseleleri, sinemayla olan ilişkisini ve üretimlerinin geleceğini konuştuk.

Pınar Öğünç

‘İYİ EDEBİYAT YAPMAKTAN BÜYÜK ZORLUK YOK’

Beterotu’nda yer alan öykülerinizin hemen hepsinde, emek-sermaye çelişkisi kendine yer buluyor. Bir sanatçı olan edebiyatçının, ideolojik yaklaşımını kurgusal bir düzlemde okuruna ulaştırmasının en büyük zorluğu sizce nedir?

Kısacık bir hikâyenin kendi mağarasını yaratabilmesini sağlamak, okunup bittikten sonra zihinde dönen bir melodi gibi bir dil kurabilmek, çok sonra hayatın içinde gerçeğini görür gibi olacağınız kahramanlar yaratabilmek… Bence bizatihi iyi edebiyat yapmaktan büyük zorluk da, gaye de yok. Evet dediğiniz gibi, içinde var olduğumuz sistemin ruhlarımızdaki tahribatıyla, bizi incelttiği ve kalınlaştırdığı yerlerle ilgiliyim diyebilirim. Şimdi bir düşünüyorum Beterotu’nun insanlarını: Kurye, iç çamaşırı dükkânında tezgahtar, yayınevinde editör, belediyede şoför, ocakbaşı ustası, sigortacı, bankacı, inşaat işçisi, memur, gelinlikçi, diş hekimi, bakıcı, emlakçı, çıkmacı, süpermarket çalışanı… Editörüm Tanıl Bora Beterotu’nu ilk okuduğunda “Hepsinin içinden geçen bir prekarizasyon çağı draması var” demişti. Bu zamanlara mahsus emeği, sermayeyi, çelişkilerini; bu sistemin insandan hayvana, kentlerden ev içlerine dönüştürdüklerini anlatabilmek gibi bir derdim var. Uğraşını verdiğim de bunu iyi bir edebiyatla yapabilmek. İncelikle, duru bir biçimde.

‘BÖYLE BİR ZAMANSALLIKTA İLETİŞİM ARAÇLARININ HİKAYELERE SIZMAMASININ İMKANI YOK’

Öykülerinizin tamamı bugünde geçiyor. Biçimsel yaklaşımınız gerçekçi bir iç tutarlılıkla periyodikleşirken, günümüz insanının sosyal iletişim yollarının hemen hepsi, hotmail, Twitter, Whatsapp vs. anlatılan hikâyelerde kendine alan buluyor. Bugünü ve bugünün iletişim araçlarını bu yolla anlatmanızı nasıl açıklıyorsunuz? Sizce anlatılanlar, gerçeğin yanılsaması mı yanılsamanın gerçekliği mi?

Evet, hikâyelerin hepsi üç günde geçiyor. Ya dün olmuştur, ya şu an oluyordur, en fazla yarına sarkar. Böyle bir zamansallıkta diretince bütün o saydığınız iletişim araçlarının hikâyelere sızmamasının imkânı yok gibi geliyor bana; hayat öyle akıyor çünkü. Tüm bunların bombardımanı algı biçimlerine, beyin kimyasına, egoların inşasına, zamanın idaresine tesir ediyor muhakkak, yanılsamalar da yaratıyor. Bunlara bir hüküm vermekten önce anlamaya teşneyim şahsen. Çok aşık bir insanın WhatsApp’ta “mavi tık” bekleyişinin özünde, bir 18. yüzyıl aşk romanındaki sancı var. Belki “Aşklar da değişti” diye girebilirsiniz, geçicilikten uçuculuktan bahsedebilirsiniz ama o kıvranışın hakiki yanını küçümsemiyorum, yeni kıvranma haline bakıyorum. Kitaptaki “Ağ tercihleri”nde de sadece WhatsApp’ın bir özelliği üzerinden beliren bir hezeyanın hikâyesi akıyor. İcat edilmiş bir duygu bu ama gerçek. Mesela “Ceylan ile Kâmuran”da da bir Facebook fotoğrafının altına yazılanlardan icat edilmiş, yani tam da bugünün “sözlü” kültürünün yarattığı bir masal var. 21. yüzyıldan çıkmış, “Ceylan ile Kâmuran” diye bir masal…

‘BU SEFİL DÜNYAYA KATLANABİLELİM DİYE İÇİNDEN GÜZELLİKLER BULMAYA ÇALIŞMAK’

“Plazada Huzur” ve “Çimento” isimli öykülerinizde, kapitalizmin sürekliliğini sağlayan orta sınıfa mensup insanları odağa alıyorsunuz. “O plazaların içine, kendisine iyi gelecek oyunlar, güzellikler icat ederek katlanabiliyordu sanki” cümlesi, o hayatın öznesi olan insanları tanımlamak için yazılmış. Son yıllarda orta sınıfın edebiyatın da öznesi olmasının temel sebebi sizce nedir?

Bunun son yıllara mahsus olduğunu çok düşünmüyorum. Kitaptaki en politik diyebileceğimiz tartışmalardan birini “Plazada Huzur”un iki kahramanı yapıyor aslında. Bilhassa biri daha politik de, apolitik olan diğerini beyaz yaka dünyasına dair “uyandırmıyor”. Huzursuzluklarına, isyanlarına, hayatlarında yolunda gitmeyenlere dair farklı çözümler bulmuş iki insan, o plazaların içine kurdukları fantastik diyebileceğimiz bir gezegende gibiler. Bu sefil dünyaya katlanabilelim diye içinden güzellikler bulmaya çalışmak, çirkinliklerini değiştirme arzumuzu erteliyor mu, diye soruyorlar. “Çimento” ise “Plazada Huzur”un tersi, bir huzursuzluğu, orta sınıfın evindeki huzursuzluğu anlatıyor diyeyim. Bir ailenin karanlık bir sırla imtihanı, bir kısmı sadece bu sır korunsun diye korkunç bir hakikatle yaşamaya razı, kimi o hakikati zaten kendisinin yarattığını fark ediyor. Bir tür lanet. Sakladıkları sır ise yokmuş gibi davrandığımız bir hakikat.

Beterotu, Pınar Öğünç, 122 syf, İletişim Yayıncılık, 2019.

‘BETEROTU TÜRKİYE’NİN HİÇ DE AYDINLIK OLMAYAN BİR ZAMANINDA YAZILDI’

Hikâyelerinizde ele aldığınız ana karakterlerin istenç güçlerinin çok yoğun olduğunu düşünüyorum. Önlerine konan koşullara karşı çıkan ve istedikleri şekilde yaşamaya çabalayan bu karakterlerin biçimlenişi okurda hayranlık uyandırıcı bir etki uyandırıyor. Direnerek var kalmaya çabalayan bu karakterleri yazarken, günlük hayattan ilhamınızı aldığınızı, Türkiye’nin politik gündemiyle ilişkilendirerek ortaya çıkardığınızı söyleyebilir miyiz?

Birçok karakterin hayatlarını değiştirmeye dair arzusunu işaret etmenize mutlu oldum. Tökezlemeleriyle, hüsranlarıyla, zaferleriyle, yarattığı sorularla bu gayret çok kıymetli geliyor bana, hatta başarıya ulaşamasa dahi bunu istemiş olmak daha iyi, daha güçlü kılıyor insanı. Ne olduğuna hâkim olmak, kendine yakınlaşmak arzusu bu. Hayal kırıklıklarından yahut kibrinden kötücülleşmeden, hem kendini hem küçük çevresini, hem aslında hiç sezdirmeden koskoca bir halkayı daha iyi yapan insanlar var; onlara hayranım. Kendinden başlamadan dünyayı değiştirmeye kalkanlar ikna edici gelmiyor. Beterotu, malum Türkiye’nin hiç de aydınlık olmayan bir zamanında yazıldı. Çok insanın hayatı başından ucuna cebren değiştirildi. Bu defa cebrin ortasında kendini tekrar aramak, kendinde diretmek bir direnişe benzemeye başladı. Umuttan çok fazla konuşulan, “beterin beteri var”la sakinleşilen zamanlardı. Bir yandan beterin beteri pekâla olabilir, azıcık tarih bilinci bize bunu söylüyor, insanlığın istisnai bir noktasında falan değiliz, tam da bu zaten. Bu toprakların tarihinde dahi yepyeni bir şey değil. Aynı zamanda azıcık tarih bilinci her şeyin bir anda değişebileceğini de söylüyor. Ama bu da bunu isteyenlerle olabilir.

Özellikle işçi sınıfına mensup karakterleri odağınıza aldığınız hikâyelerde, anlatılan hikâyeden ziyade sınıfı temsil eden birer karakter portresi çizdiğinizi düşünüyorum. Üstelik “Bir İleri İki Geri” ismini verdiğiniz öykünüz, Lenin’in “Bir Adım İleri İki Adım Geri” kitabına da nazire yapıyor. Türkçe edebiyatta, sınıfsal bir perspektifle ele aldığınızda işçi meselesinin odakta oluşunu, Beterotu‘nu da dâhil ederek nasıl yorumlarsınız?

Açıkçası benim baktığım yerden oradaki karakter Ender sınıfını değil, daha çok sınıfını da taşan bir temayülü temsil ediyor. Zalime öykünmenin sinsi hırsıyla zehirlenmiş Ender. Yırtma arzusuyla gözü gönlü kapanmış bir küçük adam, bu zamanın bir memuru. Kendisi de mağdur, görmüyor. Az evvel konuştuğumuz hayatını değiştirme arzusunun diğer ucu bu; hakim söylemle şişirildiğinde varacağı facia. Ender, hayali sandığı şeye yaklaşamadıkça onu ancak bir ileri, iki geri götüren kaderine lanet okuyor. Onu nihayetinde insanlıktan çıkaracağını bilmediği bir fetihin hayalini kurmuş, beceriksiz bir mehter ritmiyle kalakalıyor. Bu konuda da Lenin’in diyecekleri vardır ama.

‘BİR BELGESEL PROJEMİZ VAR’

2016 yılında “Evbark” isimli bir kısa film yazıp yönetmiştiniz. Filminiz pek çok festivalde de gösterildi. Sinemaya dair yeni bir şey yapmayı düşünüyor musunuz?

“Evbark”, parçası olan herkesin tatlı tatlı hatırladığı, o yüzden de hepimizde yenilerini düşünmek için istek bırakan bir iş olmuştu. Şu anda çok başında olduğumuz bir belgesel projemiz var. Ayrıca kısa film fikirleri geliyor gidiyor. Genel olarak başka başka türlerde, biçimlerde yazma arzusundayım zaten sanırım.

‘NEYSE Kİ EYLEMEKTEN SEVİNÇ DUYABİLDİĞİMİZ ŞEYLER VAR HAYATTA’

Hazırladığınız bir kitap çalışması var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Beterotu için yoğun olarak çalıştığım dönemde bir ara verip, beni yüreklendiren bu işin ehli dostlar sağ olsun, ilk kez bir çocuk kitabı yazmıştım. Şu an resimleniyor. Bu da ayrıca heyecanlı benim için. Çocuk kitabı da yayınlandığında son bir buçuk yılımı geçirdiğim işler tamamen gün yüzüne çıkmış olacak. Çok uzatmadan yenilerini düşünmeye başlamak için de iştahım var açıkçası. Bu defa “Aksi Gibi”den sonra olduğu gibi araya dört yıl girmesini istemiyorum. Bir de geçinme derdini ekleyince günler fazla fazla doluyor. Neyse ki daha ziyade yaratıcı işlerle doluyor, neyse ki hâlâ eylemekten sevinç duyabildiğimiz bir şeyler var hayatta.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.