Bir peygamberi hak edecek kadar kötüyüz!

İlginç kurgusu, kadim zamanlara ait bir meseli modern bir çağın sorunlarıyla iç içe geçiren Peygamberin Endişesi edebi hazın yanı sıra felsefi, tarihi sorgulamalara kapı aralayan bir roman. Bir romanın yazıldığı çağın aynası ya da o çağa reçete olma tasasının modasının çoktan geçtiği ve bunun son derece demode olduğu yönünde ciddi bir eleştiri külliyatı mevcut.

Kemal Dino

DUVAR – Eminim sadece benim değil; benim gibi az çok peygamberler tarihini karıştırmış, kıssadan hisselerini okumuş ve içinde bulunduğu şu felaket günlerin yayıldığı geniş, kendinden emin kötü zamanda çoğu insanın zihnine bu soru düşmüştür: “Bu çağda neden peygamber yok, bize neden bir peygamber gelmez?” Hadi diyelim ki peygamberlik müessesi sadece semavi bir dine inananlar için geçerli olsun. Madem peygamberi çağıran kötülüğün kol boyu gezmesidir; bu çağın bir peygamberi hak edecek kadar kötü bir dönem olmadığını kim iddia edebilir ki?

Öyle okuduk, öyle bildik en çok da öyle duyduk; düzen bozulur, kötülük istisna olmaktan çıkar; iyilik kaideyi bozan bir istisna haline gelir, insanlar azdıkça azar, şaşkınlık ve iradesizlik içinde kıvranır bir avuç iyi insan. İşte o vakit bu iyi kalanların arasından biri peygamber olarak görevlendirilir. Bu kişi tüm kötülüklerden münezzeh, gözü kara, bilge, fedakâr sonsuz derece ileri görüşlü biri olur.

Ben bu çağlara hep gıpta ile bakmışımdır. Bizi zorlayan, nedir doğrusu, hanidir yanlışı bunun diye kıvrandıran durumların karşısında; var mı bilen doğruyu, kovacak cehaleti diye dertlenerek hep bir şeye/birilerine ihtiyaç duymuşumdur. İyi olan nedir, kötü olan nasıl defedilir gibi soruların mengenesinde sıkışıp kaldığımız bu çağda gelse bir peygamber, sadece hakikat uğruna mücadele etse yükümüz azalır, ruhumuz ferahlardı doğrusu. Böyle düşünmek, sadece düşünce tembelliğinden olmasa gerek. Yavuz Ekinci böyle mi düşündü, bu soruya bu minvalde hemhal oldu mu bilmem ama bunu kurgulayıp bir romana çevirmeye başarmış. Belki de sanatçılara yakışan budur.

İLK VAHİY VE NASIR! 

Peygamberin Endişesi, Yavuz Ekinci, 192 syf., Doğan Kitap, 2018.

Sosyal medyada paylaşımlar yapan ve en önemlisi ayağındaki nasırla baş edemeyen bir fani, çağımızda yaşayan Mehdi adında birine vahyin gelmesiyle açılıyor roman. Kitabın arka kapağındaki kışkırtıcı soru karşılık bulmaya başlıyor böylece. Mehdi, her yönüyle sıradan bir insan. Kedi ve kuş besleyen, büyük kentte kızı ve karısı ile yaşayan, çok okuyan, soru soran ama ayağındaki nasırla baş edemeyen bir insan…

Mehdi ilk vahyi alışından son ana kadar hep bir nasırla uğraşıp duruyor, sanki kendi nasırına çözüm bulsa bize de bir reçete sunacak. Mehdi’nin vahiy bekleme sürecinde ona roman boyunca eşlik eden ‘nasırı’ insanın kendi zaafına, kusuruna odaklanıp onu kontrol altına almayı ya da onu yok etmekle başlayacak ‘herkes kendinin peygamberidir’in mecazı olarak da okunabilir kanımca.

Hz. Muhammed’e gelen ilk vahiy olan “oku” emrine açık ve son derece zeki bir gönderme olan “Bak “ diye sunulan ilk ve tek vahiy çağımızın dilini son derece iyi yakalayan bir emir, bir kendine gel çağrısı. Sadece görünmeye değer olanın kıymetli addedildiği bir çağda yaşıyoruz. Gördüğümüz ya da görülmeye layık olduğunu düşündüğümüz kadar seviyor, kabul ediyor ya da reddediyoruz. Gözümüze ilişmeyen yüreğimize dokunmuyor haliyle. Ama görmenin tek başına insanın tüm algılama ve idrak etme melekelerini dışlayarak ötekileştirilerek büyük bir diktatöre dönüştüğünü unutulmuş. Görmek, insan olduğumuzu anlamaya yetmeyecek kadar güdük bir hal iken baş meleğin Bak diye emir buyurması kitabın en temel ironisi. Gösteri Çağı (toplumu) diye yazılan çizilen ve etkileyici bir kitapla (1) yıllar önce taçlanan durumu çok acilen hem mana hem tanım gereği güncelleşmesini gerektirecek kadar bir kötü zamandayız. Mehdi insanlara mesaj ulaştırmak isterken büyük zorluklar yaşıyor. Mesajın dili ses, aracısı kulak, menzili de yürek olduğundan haliyle görmenin, görülmenin ağına takılmıyor söyledikleri. Tek sorun bu da değil üstelik, ilk vahiyden sonra beklediği diğer vahiy gelemiyor. Peygamberlerin yaşadığı bu fetret-i vahiy devirleri onların en sıkıntılı anları olduğu geçer hikâyelerinde, Mehdi içinde durum son derece kaygı verici olmaya başlıyor.

Okuyucu Mehdi ile Büyük Kent’in cadde ve sokaklarında dolaşırken bir taraftan gelemeyen vahyinin endişesi öte yandan Mehdi’nin nereye varacağının bir polisiye kurgu tadında merak ediyor. İlginç kurgusu, kadim zamanlara ait bir meseli modern bir çağın sorunlarıyla iç içe geçiren Peygamberin Endişesi edebi hazın yanı sıra felsefi, tarihi sorgulamalara kapı aralayan bir roman. Bir romanın yazıldığı çağın aynası ya da o çağa reçete olma tasasının modasının çoktan geçtiği ve bunun son derece demode olduğu yönünde ciddi bir eleştiri külliyatı mevcut. Buna rağmen Ekinci’nin romanı bu soruları edebi bir kurgu içinde, temel olanın kurgu olduğunu unutmadan sormayı, romanı insani ve hikâye merkezli esaslı zemine oturtmayı başarıyor.