Mesele Dergisi Yayın Kurulu üyesi Yunus Öztürk: Sorun yayınların toplumsal karşılığı olmamasında

Mesele Dergisi’nin yayın kurulundan Yunus Öztürk ile Türkiye dergiciliğini konuştuk. Öztürk, "Mesele ismi üstünde dünyayla, insanla, toplumla, baskı ve yasaklarla meselesi olanların dergisi. Soru soran ve cevaplar üretmeyi deneyen bir dergi. Ne sadece edebiyat ve kültür ne de sadece politik düşünceler ağır basıyordu. Bir denge içinde mümkünse, platform olmayı denedi" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Yayın hayatına 2006 yılında başlayan, on yıl matbu olarak yayımlandıktan sonra, mesele121.org adresinden online olarak yayın hayatına devam eden Mesele Dergisi’nin yayın kurulundan Yunus Öztürk ile Türkiye dergiciliğini, sosyal medya ve okur ilişkisini konuştuk.

120 sayı matbu olarak yayımlandıktan sonra, neden on-line olarak devam ettiklerini ve editör- yazar ilişkisine dair görüşlerini de açıklayan Öztürk, uzun soluklu üretimlerini, gelenek perspektifinde ele aldığında, “Bu geçen süre içinde bir geleneğe bağlanmadı ama kendisi de bir gelenek yaratamadı. Böyle bir iddiası yoktu çünkü” cümleleriyle düşüncelerini açıklıyor.

İlk olarak, bilimi, kültürü ya da sanatı konu edinen herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

İlk dönemde (2016’ya kadar olan dönem) derginin genel yayın yönetmeni olan arkadaşlarımızın hazırladığı yayın akışına bağlı olarak, yazarlarla veya seçilen konuya vakıf aydın, akademisyen ve aktivistlerle röportajlar ve/veya konuyla ilgili bu kişilerden yazı talep etmek suretiyle iletişim kuruyorduk.

Tabii ki, derginin yıllara yayılan sürekliliği kimi yazarların da bizimle iletişime geçmesine imkan verdi. Kuşkusuz derginin belirli bir yayın çizgisi var ve dışarıdan mail yoluyla gelen yazıları genel yayın çizgisine uygun ise yayınlıyorduk. Zaten bütün yayınlar da böyle yapar. Açık adresimiz ve mail ve iletişim telefonlarımız olması, bize ulaşılmayı da kolaylaştırıyor.

Mesele Dergisi Yayın Kurulu

‘SOL İÇİNDE SORU SORAN BİR ÇİZGİDEYİZ’

Mesele Dergisi, varoluş ve biçimleniş durumunu hangi felsefi temel üzerine şekillendirir? Düşünsel sürecinizin altyapısını hangi sözlerle anlatırsınız?

Mesele’nin ilk yedi yılı Osman Akınhay’ın yayın yönetmenliğinde şekillendi. Çıkış yazısı yayın çizgisini de ifade ediyor: Meselesi olanlar için bir dergi yayını amaçlandı. Dolayısıyla açık bir perspektife sahipti, birlikte öğrenmeye, soru sormaya imkan veren bir yayın çizgisiydi. Kuşkusuz bu sol bir çizgidir. Sol içinde de soru soran bir çizgi. Sol liberal ve ulusalcı sol eğilimlerin hakim olduğu düşünce dünyasında kendisine ‘üçüncü bir yol’ arayan bir dergi. Belirli bir fraksiyon dergisi değil kuşkusuz ama devrimci ve Marksist bir kültür, edebiyat, siyaset dergisi.

Dergicilikte editör- yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye yazı gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Yazı yazmak yazar için çok kıymetli. Bu yazıya son halini verdikten sonra birinin ona müdahalesi zor kabul edilir bir durum sayılıyor. Bir yazı gönderdikten sonra ve eğer yayınlamışsak, diğer yazılarının da doğrudan yayınlanacağını düşünüyor. Oysa bir dergi, belirli bir olgunluk aşamasını geçmişse, örneğin 5 yıl, 10 yıl sürekliliğini korumuşsa, bir okul, gelenek ve eğitim ortamı yaratmış demektir. Geçmiş yayınların gücü-kudretiyle gelen yazının gücü eşit olmayacaktır. Bu ise, gerilim noktası.

Dışarıdan gelen yazıların önemli bir bölümü dergiyi daha önce okumamış bile. Ama yazısı var ve yayınlatmak istiyor. İnternet onlarca dergiye ulaşma olanağı sağlıyor ve sizin için önemli olan yazınızı bu dergilere gönderebiliyorsunuz. Bizim perspektifte genel olarak ortaklaşmış olmanın dışında, yazının ilk kez yayınlanacak olması şartımız var. Bir de şiir gibi edebiyat sahalarını kapsayamıyorduk. Bu konuda bir yetkinliğimizin olmadığını baştan söyleyebilirim.

Editörün eğitici yanı burada önemli, yazının tekrar gözden geçirilmesini yazarına uygun bir dille bildirebilmesi önemli. Aksi halde editör-yeni yazar geriliminin önü alınamıyor.

‘DAĞITIM ESAS MESELE’

Geçen seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Kriz, sadece derginin üretim maliyetiyle ilgili değil. Dergiyi bir biçimde üretebilirsiniz. Ancak dağıtım esas mesele. Dağıtamadığınız iyi bir dergiye sahip olabilirsiniz. Nitekim, Mesele için gerçek kriz dağıtamamakla ilgiliydi. Dağıtım şirketleri dağıtım giderlerini peşin olarak önden alıyorlar 5 yıl önce bu rakam 5 bin dergi için 5 bin liraydı. Ardından satılan her derginin yüzde 40’ını alıyorlardı. Bir de iadeler için yüzde 2-3 istiyorlardı.

Bu şartlarda tirajın 10 bin, satışın en az 5 bin olması gerekiyor ki, dergi yayın faaliyetine devam etsin. Peki derginin satış gelirleri ne zaman ödenecek? En az 3 ay sonra. Bu şartlara bağımsız bir derginin ulaşması bir hayli zor.

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Dergiyi satın alan kişiyi takip edemiyorsunuz ancak sosyal medya takipçilerini izlemek çok mümkün. Bu kısmı tüketim kabul edersek, elimizde bunun üretime etkisini ölçecek yeterli veri yok. Sosyal medya ve internet derinlemesine bir üretim alanı/imkanı değil kanımca. Üretimin paylaşılması ve tüketilmesine imkan veriyor. Edebiyat bu alanının dışında üretiliyor ama tüketildiği yer internet ortamı oluyor.

‘TÜRKİYE TOPLUMU ARAYIŞ İÇİNDE’

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Türkiye toplumu arayış içinde. Bu arayış doğal olarak dergi ve portalların çoğalmasına yol açıyor. İnsanlar kendilerine yeni bir yön vermek istiyor. Portal bireysel olarak yayıncılığı kolaylaştırdı.
Tabii ki bunun bir de organizasyon boyutu var. 70 ve 80’li yıllarda dergicilik daha kurumsal yapılırdı. Kısmen şimdi de öyle ancak internet hızıyla yayın yapma imkanı artınca kurum olmaksızın da yayın yapabiliyorsunuz. Sayısız blog var ve bazıları kurumsal olanlardan da iyi hatta. Sanırım sorun yayınların niceliği ve niteliğinden çok bu yayınların toplumsal karşılığının olmamasında. Dolayısıyla bir ‘alem’ var ve bu alemden menkul değil dünya. 70 ve 80’lerden farkı bu.

Yazın dünyasının özellikle Gezi eylemleri ile beraber insanların politikleşmesi sonrası, talep görmesinin dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Bu durum üretiminizi nasıl etkiledi?

Gezi dönemindeki yayınlanan sayılar normal tirajın 2, 3 katına çıktı ancak birkaç sayı sonra eski seviyesine geriledi. Siyasal havanın kasveti dergiciliği de baskıladı. Taşradan başlayarak dergiye ulaşım zorlaştı. Kitapevleri almaz oldu. Büyük kitap evleri dergi kapağına göre sipariş verir oldular ve hatta bazıları sipariş vermesine rağmen rafa koymaz oldu. Örneğin Nisan 2015 kapağımız, Ermeni Soykırımı’nın 100’üncü yılı Mesele’nin 100’cü sayısıydı. Büyük kitabevleri rafına koymadı. Haziran 2015 seçimleri sayımız ve ‘Akademi biat etmez’ sayımız hep sansürlendi.
Gezi bir rüzgar gibi kitap ve dergi dünyasına değdi ve geçti.

Yazın dünyasını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Dergi bir kanal aslında. Doğrudan bir dergide yazanlar olabileceği gibi yayın politikasının kapsadığı tüm yazarlara yazı yazma olanağı da vermeli. Mesele bunu yapmayı denedi ve kısmen de başarılı oldu. Sol liberal ve ulusalcı olmayan tüm eğilimlere kapısını açtı. Bunun avantajı yazarın dergiyi bulması oluyor. Dergi de yazarın düşüncelerini okurla buluşturuyor.

Dergiler para ile satılmakla birlikte para kazanan işyerleri değildir. Yayınevlerinin ilanlarıyla ayakta durur. Satışların geri dönüşleri uzun vadelidir. Bunun sonucu yazara ve çevirmene sembolik de olsa maddi bir destek verememeye yol açıyor. 80’lerde sanırım bu daha azdı. Şimdi fikirlerin bir aidiyetinden çok bunu bir iş olarak gören yaklaşım var. Belki de yazı ve çeviriyle yaşayabileceğini düşünen çok sayıda eli kalem tutan var.

Türkiye’de dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin hayatla olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Matbu olarak 120 sayı yayımladık, yani 10 yıl. Şu anda internet ortamında yayını sürdürmeye çalışıyoruz. Tabii matbu dergi gibi bir hava yaratmıyor. Portallarda yazılar çabuk eskiyor. Dönüp bakılmıyor.
Mesele ismi üstünde dünyayla, insanla, toplumla, baskı ve yasaklarla meselesi olanların dergisi. Soru soran ve cevaplar üretmeyi deneyen bir dergi. Ne sadece edebiyat ve kültür ne de sadece politik düşünceler ağır basıyordu. Bir denge içinde mümkünse, platform olmayı denedi.

Bu geçen süre içinde bir geleneğe bağlanmadı ama kendisi de bir gelenek yaratamadı. Böyle bir iddiası yoktu çünkü. Uzun yıllar sonra dönüp bakıldığında bağımsız ve çok sesli bir dergi olduğunu görebiliriz sanırım. Daha çok da eksik bıraktıklarını fark edeceğiz.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.