Menekşe Toprak: Arılar 'bizden öğrenecek şeyleriniz var' diyor

Menekşe Toprak, İletişim Yayınları'ndan çıkan son romanı “Arı Fısıltıları”nda yüzünü doğaya dönerek toplumsal acılarımıza değiniyor. Devlet, iktidar, din, kimlik ve vicdan gibi olguları sorgulayarak yoluna devam eden Toprak, arı metaforuyla kuvvetli bir bağ kuruyor.

Nida Dinçtürk  nidadincturk@gmail.com

DUVAR – Menekşe Toprak’ın son romanı “Arı Fısıltıları”, İletişim Yayınları’ndan çıktı. Eserlerinde insana dokunan öykülerin peşinden gitmesiyle tanınan Toprak, “Arı Fısıltıları”nda da aynı yolculuğu sürdürüyor. Fakat bu kez bu yolda ona, doğanın en mucizevi canlılarından olan arılar eşlik ediyor. Menekşe Toprak, “Arı Fısıltıları”nda, tıpkı çiçeklerden polen toplayıp bir petek dokuyan arılar gibi, acılarımız, insani aksaklıklarımız ve hikâyelerimiz üzerinde dolaşıyor, her birinden bir parça alıyor ve topladıklarını ihtişamlı bir petek gibi dokuyor. Eser, hepimizden parça taşıyan bir peteğe dönüşüyor.

Toprak, farklı kentlerden, hatta ülkelerden, aynı olgunun, ölümün peşinden bir köyde buluşmuş, yolu buradan geçmiş, buralı birine değmiş insanların hikâyesini anlatıyor. Olcay, Erkan, Azime, Yeşim, Suna, Derviş, Zahide, Deniz… Bu insanlar, çok farklı, hiç tanımadığımız kişiler değil. Bir kör kurşuna kurban giden, dünyanın yükünü çekemeyen, ardında gözü yaşlı bir anne bırakmış, evladını toprağa vermiş bir anne ya da kardeşini yitirmiş bir abla… Gözümüzün önünde Veysel’in yeşil gözleri, Dilek’in tebessümü, Şahap Baba’nın oğlunun fotoğrafına dokunuşu, Berkin’in uçurtması, Ezgi’nin gülümserken kısılan gözleri…

Menekşe Toprak bu hikâyede, yakın zamanda tattığımız tüm büyük acıları, açıkça ya da üstü kapalı anıyor. Adeta bir ağıt yakıyor, unutulmaması için zihnimize bir çentik atıyor. Bu buluşma, devlet, iktidar, din, kültür, kimlik gibi birbirimizden ayrışmak için kullandığımız ya da karşısında beraber yaşam mücadelesi verdiğimiz tanımları bir kez daha tartışmaya açıyor. Toprak, satır aralarında insanlar arasına çizilmiş tüm çizgilere ve yaratılmış ayrılıklara göz atıyor. “Arı Fısıltıları”, ölüm, kalım, inanç, sabır ve vicdan gibi insani eşiklerimizi dolaşıyor. Tüm bunlarla beraber, doğanın ayak izlerini de takip ediyor. Yani, hastalığı tarif ederken, reçetesini de fısıldayan cinsten.

Menekşe Toprak ile “Arı Fısıltıları”nı toplumsal kimliklerimizi, vicdanımızı, devletle ilişkimizi ve yaklaşan seçimleri konuştuk.

Menekşe Toprak

Arılar, her gün gözümüzün önünde olmalarına rağmen hayret verici yaşamlarının detaylarını fark edemediğimiz canlılar. Arılar insanlara neler fısıldıyor?

Çok şey fısıldıyorlar: Her şeyden önce zamansız ve haksız ölümleri fısıldıyor arılar. Siz insanlar birbirinizi öldürdüğünüz ve yerlerinizden ettiğiniz yetmezmiş gibi bizleri de yerlerimizden ediyor, zehirlerinizle, plastik hayatlarınızla katlediyorsunuz. Arılar, bozulan dengeyi ve bazı insanların iyi niyetli çabasına rağmen bu dengenin düzene girmesinin imkânsızlığını da anlatıyor fısıltılarında. Çünkü meyve ve sebzelerin yüzde seksenini tozlaştıran arılar çarpık kentleşme, sanayi, tarımda haşere ilaçların kullanımı gibi daha nice nedenlerle hastalanıyor, bazen de yine göç ettirildikleri yerlere uyum sağlayamadıkları için ölüyorlar. Yıllardır bilim adamlarının bağırarak anlattıkları bunlar. Arılar bir de, doğadan çok koptunuz, bizden öğrenmeniz gereken şeyler var, diye fısıldıyorlar. Arıyla çiçeğin karşılıklı alışverişine baktığımızda, adaleti keşfedebilirmişiz gibi geliyor bana. Arı çiçekten bal üretmek için poleni alır, ama bunu yaparken de aynı anda tozlaşma yoluyla o çiçeğin meyveye durmasını sağlar. Bundan daha adil bir alışveriş olabilir mi?

‘O KİTLE UMUT VERMİŞTİ BANA…’

Kitaplı dinlere olan tutkumuza rağmen –farkında olarak ya da olmayarak- Şamanizm geleneklerini sürdürüyoruz. Bunun izlerine “Arı Fısıltıları”nda da rastlıyoruz. Bu, doğayla doğal bağımızı koparamadığımız anlamına mı geliyor?

Aslında Arı Fısıltıları’nda geleneğin çok güçlü hissedilmesinin nedeni hikâyenin konusu olan ölüm biçimleri. Ölüm karşısındaki çaresizliğimiz gelenekleri, toplu ayinleri de gerekli kılıyor, toprağa yakınlaşmayı beraberinde getiriyor. Benim en azından son yıllarda cemevinlerine gitmem, bir camiden ya da kiliseden içeriye girmem cenaze merasimleriyle oldu. Üstelik sadece kendi tanıdıklarımın, yakınlarımın cenazeleri değildi bunlar. Son birkaç yıldır hep beraber tanık olduğumuz genç ölümler, patlamalar, kurulan taziye evleri… Berkin Elvan’ın cenaze törenini hatırlayalım. O törende İstanbul adeta bir helallik meydanı gibiydi ve şimdi geriye dönüp baktığımda o kitle umut vermişti bana.

Dört yıl önce yayınlanan Ağıtın Sonu romanımdan sonra niyetim soyu tükenen bir kraliçe arının hikâyesini yazmaktı ama sonra kendimi bir Anadolu köyüne doğru yol alan Derviş adlı bir adamı ve onun tanık olduğu cenazeleri yazarken buldum.

Soruya dönecek olursak yeniden: Arı Fısıltıları’nda Şamanizm’in izlerini taşıyan ritüelleri bunlara kısmen yabancılaşmış olan şehirli insanın üzerinden anlatıyorum aslında. Çünkü bence yavaş yavaş unutuyoruz bunları. Öte yandan bunlar doğayla, toprakla iç içe yaşamış olan insanın geleneği. Doğaya yakın bir hayat kurmaya karar vermiş olan Derviş’e sorular da soruyorum aslında: Doğadan kopmuş olan insan ona modern araç-gereçlerle geri dönerken saygıyla, minnetle yaklaşabilecek mi?

İnsanın doğmadığı hatta büyümediği bir yere aşık olması, vatan ve memleket kavramlarıyla fazla özdeşleşmiş bizler için alışılmadık bir duygu. Olcay’ın kendini aslında hiçbir bağı olmayan o köye ait hissetmesi neyin sonucu?

Aslında Olcay’ın seçtiği yer köyün kendisi değil, köye hükmeden heybetli dağlar silsilesi. Olcay’ın bu seçimini ben “beyhudelik” sözüyle de açıklayabilirim. Olcay, insanın temelinde var olduğuna inandığım boşluğu yaşamda doldurmayı bilememiş olan insanlardan. Böylesi bir boşluğa dayanamayan, doğanın gücünü keşfeden insanın bütünün bir parçası olma, onda erime arzusunu anlatır Olcay. Zaten yüzü dağlara dönük olmadığı sürece kimseye rahat vermez, Derviş’in huzurunu kaçırır ve böylece romanın sonunda dilediğine kavuşur Olcay.

‘İNSANI, İNSANIN VİCDANINA TESLİM EDEMEYİZ’ 

Arı Fısıltıları, Menekşe Toprak, 204 syf., İletişim Yayınları, 2018.

İnsanların din ve ulus gibi kimliklere acı verici düzeyde bağlanmaları sadece sosyal bir varoluş sancısı mı? Bir insan sosyal tüm kimlikleri reddedip sadece insan, arkadaş, çocuk ya da ebeveyn olarak neden yaşayamaz? Sizin tahayyül ettiğiniz köyde, biraz bu eşiğe gelinmiş gibi hissediyorum, yanılıyor muyum?

Ben birbirlerine ruhen ve kültürel olarak yakın olan insanların kurabileceği düzenin üyelerine iyi gelebileceğine inanıyorum. Çünkü böyle bir bağ bir seçimdir. Belki lise yıllarımdan itibaren gerçek anlamda anne babayla yaşamadığım için inanıyorum buna. Ama burada anlattığım topluluğun, özellikle Derviş’in etrafında toplananların bir arada olma nedenleri olağanüstü bir durumdan kaynaklanıyor. Ölüm ve ölen kişinin arkasında acı çeken insanların Derviş gibi bir adama emanet edilmesi söz konusu burada. Yıllar sonra doğduğu köye, şehirden ve bankacılık işinden kaçmak için geri dönen, badem yetiştirmek için arıcılığı aklına sokmuş olan Derviş aslında için için bir dağın karşısında oturup dinlenmek isteyen biri. Ama göz ardı ettiği bir şey var: Şehirden kaçan sadece kendisi değil.

Bunca senelik siyaset tarihinde, devlet ve iktidar kavramı neden hep kötülükle özdeş? Devletli olan ya da iktidarı ele geçiren, neden diğer insanların yokluk içinde yaşamasına, can vermelerine göz yumar?

Belki de gücün kendisinde, her ne pahasına olursa olsun iktidarı koruyabilmenin koşulunda vardır bu kötülük. Demokraside ısrar etmemizin nedeni bu kötülüğün önüne geçme isteğinden başka bir şey değil. Devletsiz toplumlar bilindiği gibi insanlığın barbarlık dönemi olarak kabul ediliyor. Ama devletin kontrolsüz bir iktidara teslim edilmesi halinde başka bir keyfilik başlar: Polis devleti, tek adam rejimi, diktatörlük, adını ne koyarsanız koyun, vatandaşını koruması gereken devlet ona kötülük yapan bir aygıta dönüşür. Hâlbuki liselerde bile demokrasi ile ilgili öğretilen temel bir şey var: Devlet güçler ayrılığı ilkesiyle iktidarının işlevini farklı organlar yardımıyla yürütür ve temel hak ve özgürlüklerin kamu gücü tarafından ihlali halinde, vatandaş hakkını bağımsız yargı üzerinden arar. Bu yüzden, bu ülkenin vatandaşı olarak, kendimiz ve çocuklarımızın çıkarı için demokraside, bağımsız yargı konusunda ısrar etmeliyiz. Kötülük her zaman olabilir, var. Öyleyse insanı insanın vicdanına teslim edemeyiz, denetimli akla ve akıllara ihtiyacımız var.

Yakın zamanlardaki deneyimlerimiz bize gösterdi ki Türkiye, yaşanan katliamlara ve ölen onca çocuğa rağmen tepkisiz kalabiliyor. Bunun üzerine devlet ve devletseverler bir de insanların acıları üzerinde tepiniyor. Bu acımasızlık, kültürle ya da gelenekle açılanabilecek bir durum mu yoksa insan her yerde acımasız mı?

Her toplumun devletsever ya da devleti kan bağıyla, ten rengiyle tanımlayarak ona tapan toplulukları olabilir. Öte yandan azınlıkta da olsa buna karşı durabilen bir muhalefet de var. Sanat ve edebiyat var. Örneğin Yahudi soykırımının hiç gerçekleşmediğini savunan yani Holocost’u inkâr eden Neonazilerin olduğunu biliyoruz ve bunların sayısı hiç de az değil. Almanlığı bir ırk bağı üzerinde tanımlayan aşırı sağ parti AFD Federal parlamentoda ana muhalefet konumunda. Ama bunun karşısında Almanya’ya varmak için yolda yaşamlarını kaybeden Suriyeli göçmenlerin cenazelerini Berlin’e getirtip defnetmiş olan ZPS adlı aksiyoner bir sanat kolektifi de var. Ya da sayıca az da olsa boş odalarını evsiz göçmenlere açmış olan, bir zamanlar savaşı ve göçü yaşamış yaşlı Almanlar var. Doğru, kötülük var. Geniş kitleler iktidarda olanın kötülüğüne de tapabilir ama ben sanatın, edebiyatın, edebiyat okurunun ve vicdanlarıyla hareket edebilen bazı insanların bu tapınca karşı koyabildiğine, kötülükleri unutmaması gerektiğine inanıyorum.

‘YÜZDE 60’I SEÇİMLE İLGİLENMİYOR’

Seçimlerin arifesindeyiz. Siz aynı zamanda Almanya’da yaşıyorsunuz. Gurbetçi oylarının önemli bir kısmının iktidardan yana çıkması, Türkiye’deki muhalif seçmen için anlaşılması en güç konulardan biri. Bu sonucu siz nasıl yorumluyorsunuz?

Sadece Türkiye’deki muhalifler değil, Alman kamuoyu da bunu anlamaya çalışıyor. Hatta yıllardır her seçim öncesi ve sonrası medya adeta bu konuya kilitleniyor diyebilirim. Tabii oradaki tartışmanın özü buradakinden biraz daha farklı: Kabaca, Türkler entegre olamadı, bu yüzden AKP’yi seçiyor gibi genel bir kanaat var. Ama bir şey hep göz ardı ediliyor, o da şu: Almanya’da Türkiye vatandaşı olup oy kullanabilenin ancak yüzde 40’ı sandığa gidiyor. Yani seçmenin yüzde 60’ını Türkiye seçimleri ilgilendirmiyor. Buna bir de Alman vatandaşı olduğu için zaten seçmen sayılmayan ciddi bir Türkiye kökenli kitleyi daha eklersek, bu tartışmanın gerektiğinden fazla alevlendiğini düşünüyorum. Ama şunu da kabul edelim: Erdoğan’ın desteklenmesinin sebebi Anadolu’dakiler için neyse, dışarıdakiler için de aynı şey. Çünkü onlar da Türkiye’nin tek tip medyasını takip ediyor, aynı haberleri izliyor, buradaki seçmenden farklı olarak da yaşadığı ülkede her geçen gün biraz daha dışlandığını, istenmediğini hissediyor. Ama Berlinli seçmenlerin hakkını vermem lazım, çünkü yüzde elliye yakını iktidarı desteklemiyor.


Nida Dinçtürk kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunu. 2008 yılında Dünya gazetesinde editörlük ve muhabirlik yaptıktan sonra TRT Türk’te yayınlanan Açık Şehir programında içerik üreticisi ve koordinatör olarak yer aldı. Bu sırada İyi Kitap Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi'nin yanı sıra Milliyet Kitap Eki için kitap tanıtımları yazmaya başladı. Son olarak Sputnik Haber Ajansı’nda yine muhabir ve editör olarak görev yaptı. Kapalı devre bir yayın sisteminde içerik üreticisi olarak emek veriyor; İyi Kitap, Milliyet Kitap Eki ve Agos'un yanı sıra Gazete Duvar'da edebiyat yazıları yazmayı ve söyleşiler yapmayı sürdürüyor.