Yara Bende: Babanın oğula mirası

Abdullah Ataşçı'nın son kitabı Yara Bende Everest Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Bölgenin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini, bir belgesel seyreder gibi görünür kılınmasını sağlayan Ataşçı’nın, düşsel öğelerle, gerçeküstü ve masalsı anlatımla yoğunlaştırması son derece etkileyici.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Geçtiğimiz haftalarda Everest Yayınları’ndan Mehmet Said Aydın editörlüğünde, Abdullah Ataşçı imzası ile yayımlanan Yara Bende isimli kitap, edebi bir form olarak roman biçimini kullansa da, bir babanın oğluna anlattığı bir özyaşamöyküsü olma hissi taşıyor. Babanın, doğumu öncesinden başlayarak hikâyesini anlatmaya başlaması, çocukluğu ve ilk gençliği ile devam etmesi, serseri olarak nitelenip iş güç sahibi olmasına değin, umudunu, hüznünü, sevdasını, öfkesini, bir hışımda, tıpkı bir sohbette karşısındakine anlatır gibi anlatmasını, bölgenin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini, bir belgesel seyreder gibi görünür kılınmasını sağlayan Ataşçı’nın, düşsel öğelerle, gerçeküstü ve masalsı anlatımla yoğunlaştırması son derece etkileyici.

Abdullah Ataşçı

Elazığ’ın, devlet diliyle söylersek, “sorunlu” bir bölgesinde yaşayan bu insanlar, kentin diğer yakasında kalan insanlarla ve takdir edersiniz ki yöneticilerle her zaman kavgalı. Sürekli ötelenmekten, “başka” insanlar oldukları için öcü gibi görüldüklerinden yakınan bu insanlar, futbol üzerinden bir motivasyon alanı yaratmaya çalışsalar da, bu uğraşının açtığı alan darmadağın olur. Bölge insanları temsiliyet sahalarını değiştirip kitleselleşmenin yollarını tekrar bulsalar da, büyümenin çeşitli sorunlarıyla her daim haşır neşir olurlar. Büyüdükçe yalnızlaşır, yalnızlaştıkça ölüm korkusu tarafından çepeçevre sarınırlar.

YALANA İHTİYAÇ DUYMAK 

Bir doğrunun içinde yaşamaya çalışan bu insanlar, doğrunun sekteye uğramasıyla yalana ihtiyaç duyarlar. Ki doğrunun inandırıcı olması için bazen yalan şarttır. Ölen dedenin ruhunun onları rahatsız ettiğini, yeteri kadar kötü olanın, dedenin azabından kurtulacağına inanırlar. Korku, ruhu ele geçirirken köpekler dile gelir ve ritüellerin kültür üzerindeki etkisi iyice ayyuka çıkar. Bu kavramların hepsi romanda birer metafor olarak sunulsa da, yerel olanın güzel aktarıldığında ne kadar evrensel olacağına dair de işaretler taşır.

Yara Bende, Abdullah Ataşçı, 200 syf., Everest Yayınları, 2018.

Roman, giriş, gelişme ve sonuca doğruca uyan, bilinen yöntemlerden en kullanışlısı olan yaşamın hikayesini anlatıyor. Evet, insanlar doğar, büyür ve ölürler. Bir gün yaşayan bir bebeğin de hikayesi vardır, yüz yaşında ölen bir insanın da… Her yaşam bir hikaye barındırır. Ataşçı da, kentin öte tarafında doğan birinin hikâyesini odağına alıyor. Bu bağlamda da, dil devreye giriyor. Hikayenin anlatılış biçimi, hikayesi anlatılan kişinin yaşadığı evreye göre kendini sürekli yeniliyor. Çocukluğundan bahseden karakter, çocuklukta kullanacağı kelimelerle hikayesini anlatırken, büyüdükçe kullandığı kelimeler değişiyor. Yaşadığı olaya ve içinde bulunduğu yaşa göre hislerini yeni yeni kelimelerle anlatan karakterimiz, dilsel olarak yeni bir anlatım biçiminin örneğini de sunuyor.

 

Dokuz bölümle aktarılan hikayede, her yeni bölüm, karakterin içinde bulunduğu ruh haline uygun başlıklar taşıyor. Sadece başlıklardan yola çıkarak bile, metaforların ne denli yoğun ve yerinde kullanıldığını açıklamak mümkün. Aşkı, hüznü, umudu, öfkeyi ve ölümü kodladığı kelimeler, anlatıcının ruh halinin de eşsiz örneğini sunuyor. Romandan ziyade, bir belgesel- anlatı dinlediğinize kapılıyorsunuz. Finale doğru varan bu yolculukta ise, anlatılanların kime ve niye anlatıldığını kavramaya başlıyorsunuz. Ve kelimeler gözlerinizi açmaya başlıyor. Tıpkı babanın, oğluna aktardığı gibi…

Baba, görme engelli oğluna ses kaydı bırakırken, bir yandan da yazar ‘ağbi’sine, gelecek kuşaklara aktarması için hikayesini teslim ediyor. Her yaşam, bir öykü barındırır. Ve her öykü anlatılmaya değerdir. Yara Bende, bir baba-oğul arasındaki en güzel öykülerden birini okuyucuya sunuyor. Masalsı olanın gücünü yok saymadan, -ki romanın bir gücü de bu, çünkü her baba oğluna masal anlatır- gerçeği aşan hikayesini karikatürize etmeden anlatıyor.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.