Duvar dergisi editörü Ali Çakmak: Dergi her zaman bir 'seçim' anlamına gelir

Duvar dergisi editörü Ali Çakmak ile dergicilik mefhumu üzerine konuştuk. Çakmak "Derginin temel kararlarından biri de yakın coğrafyada yazılan şiiri, öyküyü Türkçeye aktarmak" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Yayın hayatına Mart 2012 tarihi itibari ile başlayan Duvar Dergisi edebiyat ve sanat başta olmak üzere, pek çok alanda fikir tartışmalarının yapıldığı, teori ve pratik arasındaki ince ilişkinin göz ardı edilmediği bir alan yaratma konusunda güçlü bir anlayışla üretime devam ediyor. Derginin editörlerinden Ali Çakmak ile dergicilik mefhumunu, okur ve yazar arasındaki dergi aracılığı ile gerçekleşen iletişimi ve dergicilikte gelenek meselesini konuştuk.

Ali Çakmak

İlk olarak, bilimi, kültürü ya da sanatı konu edinen herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

Sorunuza yanıt vermeden önce bir konuya açıklık getireyim: Ad benzerliği nedeniyle Duvar dergisini Gazete Duvar’la karıştıranlar olduğu için belirtmek isterim. Matbu Duvar dergisi ile internet yayını olan Gazete Duvar farklı yayınlardır. Yayın kurulu üyesi olduğum Duvar dergisinin ilk sayısı 2012 Mart’ında yayımlandı ve o günden bu yana iki aylık periyotla yayımlanıyor. Şu anda 36. sayımızı hazırlıyoruz.

Duvar’ın çıkış yazısı “hayatın eleştirisine katkı” başlığını taşıyordu ve derginin adına da bir açıklık getiriyordu. Sözünü ettiğimiz plaza duvarları değil, kale ya da saray duvarları da değil, şehirdekilerin kullanımına bırakılmış tek alan haline gelen duvarlar; istinat duvarları, tren yolu duvarları, Diego Rivera’nın, Orozco’nun, Sinqueros’un ve yenilerden Banksy’nin duvarları. Tabii bir de Yılmaz Güney’in Duvar’ı. Öyleyse şehirde Duvar’a rastlamak, onunla karşılaşmak zor değil.

Dergiciliğin bundan diyelim yirmi yıl öncesine göre, hazırlanma ve işleyiş dinamikleri epeyce değişti. İnternet bu bağlantıyı herkes için kolaylaştırmış görünüyor ama bu karşılaşmanın mantığının ne kadar güçlü olduğu tartışmalı. Dergi sadece bir fikri yaygınlaştırmaz aynı zamanda onu örgütler de… Bu açıdan bakıldığında internet üzerinden gelen yazıların pek az olduğunu ama dergimizde yazacak insanlarla ilişkilerimizi ve karşılaşma alanlarımızı bununla sınırlamadığımızı söyleyebiliriz.

‘BİR DERGİ İDDİANIN ÜRÜNÜDÜR’

Duvar Dergisi, varoluş ve biçimleniş durumunu hangi felsefi temel üzerine şekillendirir? Düşünsel sürecinizin altyapısını hangi sözlerle anlatırsınız?

Bir dergi, kendisi zamanla ona layık olamasa da, bir iddianın ürünüdür. Duvar da gündelik hayatı tarihle, sanatı hayatla tamamlayan bir bütünlüğün peşindedir. Gündelik hayatımızı belirleyen parçalanma, kısmilik ve eksikliktir elbette. Duvar bunları aşacak sihirli bir formül sunamaz ama bunu aşmanın gerekliliğini savunmaktan da geri duramaz. Yalnızca tüccar ruhlular gündelik hayatı imkânlardan, fırsatlardan ibaret görürler. Duvar, yaşarken sahip olunanlar kadar kaybedilenlerin de tanığı olmayı hedeflemiştir.

İlk sayıda, çıkış bildirgemizde, yaşadığımız hayatın kötülüğü görünmez hale getiren dinamiğinden söz etmiştik: “Kötülüğü görünmez hale getiren bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin kendini ‘iyi’ zannettiği bir dünya bu. Aramızdaki, yanıbaşımızdaki, karşımızdaki kötülüğü söylemeye kararlıyız.”

Kötülüğün de kendini bir güzellik, estetik ölçütüyle gizlediğine tanık olmuştuk: Kendi tarihi, kimliği olan şehri yıkanlar da orada bir Toledo yaratacaklarını söylemişlerdi. Zulüm bir güzellik ölçüsüne sığınmak istemişti.

Duvar sanatı saf bir “güzellik” arayışı olarak gören tariflerin karşısındadır, onun yol açtığı tehlikelere de işaret eder. Tıpkı hayat gibi, yorgun işçiler, dövülen kadınlar gibi yıpranmış ve dünyanın tozuna, pisliğine bulaşmış güzellikten başka bir güzellik yoktur. Saf, temiz, ancak zekâ ve yüksek eğitimle ulaşılabilen güzelliği Platonov gibi biz de görmedik bu hayatta: “Yirmi yıldır yeryüzünde dolanıp duruyorum ve hiçbir yerinde şu bahsettiğiniz ‘Güzelliği’ göremedim. (…) Neden bahsediyorsunuz siz? Hangi güzellikten? Onu diline dolayanlar ölüler, yaşayan biri için çirkinlik yoktur.”

Duvar’ın ilk sayısında şiirlerini çevirdiğimiz Suriyeli şair Muhammed el Mağut gibi düşünüyoruz: “Tükürük bile şiirin konusudur, kime tükürdüğünü bilmelisin.” Yalnızca kendi ulusal sınırları içinde cereyan eden hayatı, neşeyi ve sevinci hissetmeye karşıyız. Derginin temel kararlarından biri de yakın coğrafyada yazılan şiiri, öyküyü Türkçeye aktarmaktı. Muhammed el Mağut, Çista Yesrubi, Goli Taraghi, Ali Eşref Dervişyan’dan, yakın coğrafyadan sayamayacağımız ama dertlerini çok yakın hissettiğimiz Pakistanlı yazar Saadat Hasan Manto’dan hikâyeler-şiirler çevirmeye bu yüzden önem verdik.

‘DERGİDEN İKİ YAYINEVİ ÇIKTI’

Dergicilikte editör-yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye yazı gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

İlk şiirlerini, öykülerini, eleştirilerini Duvar’da yayımlayan genç arkadaşlarımızın sayısı az değil. Arada sırada kaza kurşunu gibi metinler de gelebiliyor ama Duvar’a yazı ya da şiir gönderenler çoğunlukla ne yaptıklarını biliyorlar. Duvar bunu ne kadar yapabiliyor bilinmez ama bir dergi her zaman bir “seçim” anlamına gelir. O dergiye değil de buraya, o yazar hakkında değil de diğeri hakkında, öyle değil de başla türlü “yazmak”; bunların hepsi ister öne çıkarılmaya isterse belirsizleştirilmeye çalışılsın hep bazı seçimleri gerektirir. Dolayısıyla bize yazan başlangıçta bir seçim yapmış demektir, bize düşen de gelen metnin bizim seçimlerimizle ilişkisi üzerinde düşünmektir.

Reddettiğimiz bir yazı her zaman onun standartlarının düşük oluşu anlamına gelmez; bazen bir yazının üslubuyla, bazen kendi iç tutarlılığıyla ilgili kaygı duyarız ve bunu tartışırız. Unvana, seyirciye, arkasındaki kalabalığa prim vermeyiz, bu da bizi yeni seslere açık kılar. Hakan Yılmaz, Burak Demiryakan, Kaya Tanış ilk hikâyelerini-şiirlerini Duvar’da yayımlamış, ardından kitaplarını çıkarmış arkadaşlarımız. Bu arada Duvar’ın içinden iki de yayınevi çıktı: zoomkitap ve Edebi Şeyler. Edebi Şeyler’in hikâyesi Duvar’dan bağımsız başlamıştı ama şimdi onun da dergiyle iç içe geliştiğini söyleyebilirim.

Geçen seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Duvar onu çıkaran insanlar açısından iktisadi bir beklenti taşımıyor. Yayın kurulunun ortak çabasıyla yürütülüyor. Dergiciliği bir mücadele alanı olarak, kendi sözümüzü söyleme, değer verdiğimiz başka seslerin duyulmasına katkıda bulunma ihtiyacının somutlanması olarak görüyoruz. Bu durumda mücadele etmek, sözünüzü söylemek için en uygun şartların oluşmasını beklemezsiniz. Sert, kaba ya da boğuk çıkabilir ama sesinizi duyurmanın bir anlamı olduğunu düşündüğünüz sürece onun yolunu bulacak olan da sizsiniz. Sadece yakın tarih bile koşullar zorlaşınca dayanışmanın artması gerektiğini bu topraklarda herkese öğretmiştir herhalde. Dayanışma dediğimiz şey de zaten ihtiyacı olmayandan ihtiyacı olana doğru bir akış olmamıştır hiçbir zaman. İhtiyacı olandan, daha çok ihtiyaç duyana doğrudur dayanışmanın yönü.

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Sosyal medya okurun tepkilerini hızla ve doğrudan iletmesini sağlıyor, kimi zaman da sansürsüz bir şekilde. Bunun değeri konusunda çelişik duygulara sahibiz. Düşünce üretmeyi, eleştirel bir analizi hızın türevi olarak görmek mümkün değil, belirli bir süreyi ve kavramlar-olaylar arasında gidip gelen bir doğrulama-mukayese ilişkisini gerektiriyor.

Öte yandan itirazın gerilimin en yüksek olduğu anda, olayın sonuçlarını etkileyebilecek bir sürede yükseltilmesinin siyasal bir değeri olduğu da açık. Bu ikisi arasında salınan bir dengede gidiyoruz sanırım, ama elbette sesimizi daha etkili ve daha sık çıkarabilmeyi (diyelim aylık periyotta) isteriz. İnternetin hızı ve mesafeyi ortadan kaldıran yönü dergi çıkarmayı epeyce kolaylaştırıyor elbette, ama aylık bir periyot henüz mümkün görünmüyor.

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Sayının artışını içerikten bağımsız olarak değerlendirmek ve başlı başına bir meziyet ya da musibet olarak değerlendirmek doğru değil. Söylenen sözün eleştirelliği, mecraların kontrol ve denetimi gibi unsurları da değerlendirmek lazım. Tartışmanın sadece artışa, çoğalmaya odaklanması bu hususları gözden kaybetmeye yol açıyor. Sayının artışı bir sözün yaygınlaşmasını, örgütlenmesini hızlandırabilir ama onun değerini sadece bunlarda arayamayız. Sonsuz sayıda yinelenen ama başka düşüncelerle, seslerle anlamlı bir ilişki kurmayı başaramayan bir içeriği her şeyden daha fazla önemseyemeyiz.

Yazın dünyasının özellikle Gezi Direnişi ile beraber insanların politikleşmesi sonrası, talep görmesinin dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Bu durum üretiminizi nasıl etkiledi?

Gezi Direnişi’yle birlikte konuşma, bir araya gelme sürecinin daha hızlı işlemeye başladığına, buna duyulan ihtiyacın daha çok ifade edildiğine tanık oluyoruz. Bu sürecin bir ürünü olduğu ya da ondan hayli etkilendiği söylenebilecek bir dergi türünün ortaya çıktığı, yaygınlaştığı da görülüyor. Ot’la başlayan ve hem içerik hem de mizanpaj bakımından birbirine çok benzeyen bir dergicilik pratiğinden söz ediyoruz. Bu dergilerin yüksek sayılabilecek tirajları da belki bir ihtiyacın kanıtı olarak görülebilir. Ancak hitap ettikleri kitle, hâkim olan üslup, meseleleri ele alış tarzları ve edebiyat pratiğinde işgal ettikleri yer bakımından bu dergilerin daha fazla eleştirilmeye başladıklarını da görüyoruz. Bu eleştirilerin önemli bir bölümüne katılıyoruz.

Öte yandan Gezi direnişinin neyi temsil ettiği, siyasal bir miras ya da izlenecek bir siyasal hat oluşturup oluşturmadığı konusunda da büyük bir açıklık olduğundan çok emin değiliz.

‘YAZARA ÖZGÜVEN VERDİĞİ SÖYLENEBİLİR’

Yazın dünyasını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını matbu bir mecrada ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Derginin yazara bir özgüven verdiği söylenebilir. Biz ortaklık duygusunu daha fazla önemsiyoruz, birlikte müdahale etme, karşı çıkma ve belirli bir düzeyde de bir direnç oluşturma duygusunu. Duvar orada yazacak olanlara sözünü tahrif etmeden duyurma, kendi düşüncesini başka düşüncelerle ilişki içinde kurabilme olanağı sunuyor diyebilirim. Yazardan da bunları bekleriz. Özgüven edebiyatın, düşüncenin zorunlu ya da tek koşulu sayılamaz; bazen sıkışmışlıktan, gerilimden, noksan hissetmekten de parlak düşünceler çıkabilir. Kaynağı belirsiz, ölçüsü anlaşılamayan, hedefi olmayan bir özgüvenin de fazlasıyla yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Bu eğilime katkıda bulunmak, isteyeceğimiz son şeylerden biridir herhalde.

Türkiye’de dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin hayatla olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Duvar’ı 2012 yılında çıkarmaya karar verenlerin neredeyse tamamı yazar ve okur olarak Edebiyat Dostları’yla kendi edebi düşünceleri arasında bağ kurmuş kişilerdi. Yayın kurulumuzda bulunanların bir kısmı bu dergiye katkıda bulunmuştu, ben ve birkaç arkadaşım da yayımlandığı 1980’li yılların sonlarında Edebiyat Dostları’nı beğenen, takip eden öğrencilerdik.

Edebiyat Dostları hedefini her zaman bulamamış, eleştirisinin yönünü ve şiddetini tayinde sorunlar yaşamış olabilir ama onun bugün de önemseyebileceğimiz tutumu, “tavır almayı” öne çıkarmasıydı. Bir başka sorun da eleştirilerinin ve sanat anlayışının somutluk kazandığı edebi pratiğinin zayıflığı, ürünlerle desteklenmemesiydi. Duvar bu yanıyla Edebiyat Dostları’nın eleştirelliğini önemseyen bir dergidir. Edebiyat tarihini reddetmek, tümüyle yoksaymak çocukçadır ama onun bütün firelerini, falsolarını üstlenmek de açıkgöz bir vârisin tutumudur. Başlangıçtan itibaren tavrımızı sadece eleştirinin sertliğiyle değil aynı zamanda çeşitli türlerdeki ürünlerle de somutlamak zorunda olduğumuzu hissettik. Bunu ne kadar başardığımız elbette tartışılır.

Başka dillerden, diyelim Kürtçe, Arapça ve Farsça’dan, şiir ve hikâye çevirmeyi başından beri derginin temel bir yönü olarak belirledik. Burada da, bu dillerden şiirler, hikâyeler çevirmekle birlikte, derin bir yetersizlik hissi içinde olduğumuzu açıklıkla söyleyebiliriz. 1970’lerin başında Halkın Dostları’nda Ahmede Xani’nin ve Hovhannes Tumanyan’ın şiirleri, bu topraklara ait olan dillerden değil Rusçadan çevrilmişti. Politikayla iç içe ilerleyen edebi gelişmeye bakıldığında bugün bunun ne kadar yetersiz olduğunu söylemek kolay ama edebiyat dergilerinde Kürtçe ve Ermeniceden şiir-hikâye çevirilerinin hakkıyla ve “yeterince” yapıldığı söylenebilir mi? Duvar’ın yetersizliklerinden birini de söylemiş olduk böylece.

Burada başlangıçta aramızda olmayan ama katkılarıyla Duvar’ı zenginleştiren insanları da konuşmalıyız. Artıkişler Kolektifi ve çevirmen Makbule Aras bunların başında gelir. Artıkişler adından da anlaşıldığı gibi bir grup, çektikleri belgeseller ve video-eylemleriyle biliniyorlar. Kameranın insanların acısına, neşesine asla “nesnel” bakamayacağına, bunun üzerinde kılı kırk yarmak gerektiğine ve eleştirel bir uyanıklığın zaruretine dair uyarılarda bulunuyorlar.

Makbule Aras ise Farsçadan yaptığı çevirilerle, bu ülke edebiyatı hakkındaki (esasen Sadık Hidayet ve Furuğ arasında sıkışıp kalmış) bakışımızı zenginleştiriyor. Çista Yesrubi’yi (yakında bir kitabı zoomkitap’ta yayımlanacak), Goli Taraghi’yi, Gulam Hüseyin Saedi’yi, Ali Eşref Dervişyan’ı onun sayesinde tanıdık.

İki yüz sene, zamanı iktisadi ya da politik ölçütlerle bölmeyi seven iktisatçılar ve tarihçiler için bile “uzun dönem” sayılır. Herhalde o zaman yaşayanlar için biraz naif ve çok da arkaik görülürüz. Yine de yaşadığımız hayatı hem edebi ürünlerle “büyülemeye” ve hem de büyüden ibaret bir hayat kavrayışını eleştirmeye çalıştığımız anlaşılsın isteriz elbette.

 


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.