Aysel Sağır: Vahşetin ilk yediği şey insandır

Geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları’ndan Kırgın Çocuklar Mevsimi isimli romanı yayımlanan Aysel Sağır, Hayata Dönüş Operasyonu’nu odağına alıyor ve gerçeklikten kopmadan kurmaca bir hikayeyi odağına alıyor. Mücadele, kimlik, katliam, şiddet ve ölüm sarmalında ilerleyen hikayenin üstünde durduğu temel mesele ise hafıza…

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – İnsan olarak kalmak, insan olarak yaşamak için ihtiyacımız olan şeydir, hafıza. Devletin, periyodik bir şiddetle devrimcileri, devrimci mücadeleyi silikleştirmeye ve yok etmeye çalıştığı zamanlarda, aklımızın bir kenarında, belki de tam ortasında yer etmesi gereken bir meseleyi anlatıyor Aysel Sağır. Bir önceki çalışması, Bizi Güneşe Çıkardılar’ın da ışığında, hafızayı, kurmaca metinde metaforları ve devrimci yazın meselesini konuştuk.

Klasik olarak başlayalım. Aysel Sağır kimdir?

Son derece ucu açık bir soru olduğu için yanıtlaması biraz zor olacak. Zira bir insan akan bir su gibidir ve kendisini tanımlarken de bir takım evrelerden bahsetmesi gerekir… Bu yüzden ben de yazıyla ilişkili olduğum evre(ler)den kısa da olsa bahsetmek isterim. Yazı derken, gazetecilik kısmını bunun dışında tutmuyorum. Benim gazetecilik hayatım doksanlarda başladı ve kesik kesik de olsa devam etti. Doksanların ortalarında bir oğlum olunca, üç yıl gibi bir süreyi tümüyle onunla geçirdim. Ardından -yarı zamanlı olarak- çalışmaya geri döndüm. Bu da bana mesafe kazandırarak tercihlerimde netleşmemi sağladı. Şimdiye dek bulunduğum gazete ve dergilerde –ağırlıklı olarak- kültür-sanat muhabiri ve editörü olarak yer aldım. Bunda edebiyat ve sanata olan yakınlık ve ilgimin rol oynadığını söylemeye gerek yok.

Bir yayın organında fiilen çalışmadığım dönemlerde kitap eleştiri ve tanıtım yazılarına ağırlık verdim. Ama bu çalışırken de -çok yoğun olmamakla birlikte- devam ettirdiğim bir şeydi. Buradan şunu anlatmak istiyorum; edebiyat benim için başka bir hayat işlevi gördü her zaman. Çocukluğumdan itibaren kitaplara düşkünlüğümün altında verili hayatın gri yüzü yatar. Bu griliği alt etmek için -başlangıçta- sezgisel yollarla yöneldiğim bir şey oldu edebiyat. Sonra da yazarak onunla daha samimi bir ilişki geliştirmiş oldum.

Uzun yıllardır gazetecilik yapıyorsunuz. Kırgın Çocuklar Mevsimi’ni de bir gazetecinin hikâyenin odağında yer alış biçimiyle kurguluyorsunuz. Hikâyenin ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek? Hayata Dönüş Operasyonu sırasında aktif gazetecilik yaptınız mı?

Hayata Dönüş Operasyonu esnasında sizin deyiminizle aktif gazetecilik yapmıyordum. Ben de herkes gibi olan biteni izleyip anlamaya çalışıyordum. Tabii, tüylerim diken diken olmuş bir vaziyette… Sonrasında neler yapabilirim diye düşündüğümde, onlarla röportaj yapmaya karar verdim. Bu esnada onlar tedavi için hastanelerde bulunuyorlardı. Birçoğuyla (yaklaşık on-yirmi kişi) görüştüm. Hastanelerle onların evleri arasında mekik dokuduğum bir görüşme oldu bu. Bir kaçıyla da birkaç kez görüşmek zorunda kaldım. Zira yanlarında fazla kalamıyordum. Sonraki görüşme de yarım kalan bir konuşmanın devamı niteliğinde oluyordu çoğunlukla. Ama maalesef sonuç istediğim gibi olmuyordu. Bir yazı dizisi olacaktı fakat hep eksik kaldığından ya da ben yeterince anlatamadığımı düşündüğümden erteliyordum. Aslında onların anlattıklarıydı yazıya dökülenler ama bu haliyle –nedense- yetersiz geliyordu bana. Dolayısıyla onlarla yaptığım röportajlar yayımlandan öylece kalmıştı. Sonra aradan yıllar geçti… Bir romana başlamıştım ve kafamda da bir kadının bireysel varoluşuna sürekli tuzak kuran toplumsal gerçeklik sorununu ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet sorununu irdelemek vardı. Hikâyeyi kurarken kalem beni gazeteci kimliği taşıyan bir kadına, oradan da vahşet tanımlamasını bile yaya bırakan yaşanmış olaylara götürdü… O kadın bendim ya da bir başkasıydı. Daha doğrusu benden çıkmıştı… Vahşetten arta kalan, herkesin kolaylıkla tanımlayacağı gibi sakatlanmış insanlar, bu insanların bir mağdur olma hali değildi. Yaşamı daha da zor ve içinden çıkılmaz hale getiren bir boyut oluşmuştu… Diyebilirim ki, Kırgın Çocuklar Mevsimi bu boyutun hikâyesidir.

‘HAYAT YAŞANIRKEN KATEGORİLEŞTİRİLMEZ’

Aysel Sağır

Bir sanat eserinin tanımlamasını ya endüstri ya akademi yapar. Bu kodlama ihtiyacının temel sebebi o eserin pazarlaması için yapılır. Bu bağlamdan uzakta tutarak soruyorum: Eserinizin tanımlamasını nasıl yaparsınız? Bu bir tarihi roman mı, aşk romanı mı, politik roman mı? Ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Bu türden kategorileştirmeye zaman zaman takarım. Ama şimdi yazdığım metin söz konusu olunca daha ciddi düşünmeye başladım. Yazdığım metni sıraladığınız tanımlamaların hepsi olarak nitelendirmem doğru olur, diye düşünüyorum. Zira hayat yaşanırken kategorileştirilmez… Dolayısıyla bir metin de çerçevelenemeyecek kadar dinamik bir şeydir. Bir zihin, bir metinle buluştuğunda, o metin hangi amaçla yazılmış olursa olsun başka bir şeye dönüşür. Şimdi bu metne söz konusu kodlardan yola çıkarak birçok kişi “politik roman” diyecektir. Oysaki bir vahşet nerede, ne şekilde yaşanırsa yaşansın ilk yediği şey insandır. Yani gümbürtüye giden bir bireyin aşk(lar)ı, rutini, değerleri, yaşamla olan ilişkisi, kurduğu dengelerdir. Eğer bir yerde kıyım, adaletsizlik yaşanmışsa orada bir oyuk oluşmuştur. O oyuğa da en çok bütün bunların dışında olduklarını düşünenler düşer.

Hikâyeyi iki bölüme ayırmak mümkün diye düşünüyorum: İlk bölüm olay örgüsünün ağırlıklı olduğu bir yapı üzerine kuruluyken, ikinci bölüm psikolojik bir biçimleniş üzerine kurulu. Size göre bu yapının hissel karşılığı nedir? Okuyucunun romanın ilk ve ikinci bölümünde ne hissetmesini istediniz?

Hep böyle değil midir(!?) Bir olay yaşanır biter ve biz hiçbir şey olmamış gibi davranırız. Bunu bilinçli olarak yapmayız aslında. Olayların üzerimizdeki etkisini sonradan fark ederiz. Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz şeyin şiddetine göre üzerimizdeki etkisi de farklı olacaktır. Artık eskisi gibi değilizdir. Bilinçaltımızın bazen bizi ele geçirmesinde yaşadıklarımızın etkisi vardır. Travmanın da işin içinde olduğu bu etki durumunun ruhsal- zihinsel dünyamızda yaptığı tahribatlar ya da köklü denilecek değişiklikler günlük yaşamımızla kurduğumuz ilişkiyi de biçimleyecektir. Metne dönersek, gazeteci kadın Suna, başlangıçta vahşetin içinden çıkanlarla karşılaştığında yaşadığı küçük şoklardan etkilenmemiş gibiydi. Ama zamanla kendisinde yaşadığı değişimlerle yüz yüze gelmek zorunda kaldı. Çocukluğundan itibaren bastırdığı ne varsa harekete geçerek, dinlerken seyreder gibi olduğu yaşamlarla kendi yaşamı arasında paralellik oluşturdu. Bahtin de, kendimizi ancak başkasıyla gördüğümüzü söyler.

‘ADALETSİZLİK VE KIYIMIN YAŞANDIĞI TOPLUMLAR EROZYONA UĞRAR’

Kırgın Çocuklar Mevsimi, bana göre çok temel bir mefhumu odağına alıyor: hafıza. Hem karakterlerin karşılaştıkları olay ve olgular, hem de katliamın toplumda bıraktığı ya da bırakmadığı etki üzerine önemli bir başlık diye düşünüyorum. Hayata Dönüş Operasyonu’nun odağında olduğu bu hikâye, hafıza mefhumun toplumda ve sanatta yarattığı etki ne oldu sizce?

Gerçekten de metnin odak noktasını yakalamışsınız! -Aslında yukarıda parça parça da olsa bu soruya yanıt verdiğimi sanıyorum-. Siz tanımlamalar sıralamasında “politik roman” mı diye de sormuştunuz ya, işte işin özü burada. Adaletsizlik ve kıyımın yaşandığı toplumlar erozyona uğrar. O toplumun bireyleri de… Mutluluk, anlam, değer üreten bir yaşam için öncelikle bu kıyım ve adaletsizliklere karşı duyarlı olmak gerekir. Tabii ki, hayattan yana olan hiç kimse bunların olmasını istemez. Ama bunun için de bir şeyler yapmak gerekir. Bir toplumun ve onun bireylerinin altını oyan haksızlıklığı, yok ediciliği görmezlikten gelmek ve unutmak, yaşamın hakikatini de kaçırmak anlamına gelir. Böylesi bir bastırmanın yaşandığı toplumlarda gerçeklikten bahsedilemez. Sanat zaten hakikatin derinliğidir, hep gerçeği arar.

Katliam sırasında ana karakterlerden biri olan ve o sırada koğuşta bulunan Ali üzerinden, kurban metaforunu kodlayıp, katliam sırasında öldürülenlerin kurban olduğunu söylüyorsunuz. Sizce kurban mefhumunun, toplumda nasıl karşılığı var? Devrimciler periyodik olarak öldürülürken, toplum bu kurbanlara sahip çıktı mı?

Açıkçası bu metafor kendiliğinden geldi. Kurban olma durumu daha çok kişinin güç karşısında hiçbir şey yapamaması, bu gücün aşırılığı karşısında onun ellerinin -kollarının bağlı olmasıdır. Ali ve onun temsil ettiği diğerlerini düşündüğümüzde, birikmiş haksızlıkların bir gün gelip birilerinin üzerinde patlaması gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Yani bir toplum düşünün, ezilmiş ve tüm bireyleri umutsuzluğa kesmiş. Bu toplum içinden birileri -doğru yanlış fark etmez- bütün bunlara çözüm bulmak için ortaya çıkıyor. Bu zaten kaçınılmaz bir şey değil mi? Toplumsal tarih zaten böyle bir şey. Tabii bu çok uzun bir konu… Sahip çıkma meselesi de uzun. Zira egemen düşünce sistemi, farklı düşünenleri karalayıp aşağılayan bir yalan mekanizması olarak fazlasıyla etkili olduğundan yanıt da güçleşiyor.

Kırgın Çocuklar Mevsimi, Aysel Sağır, 2018

 Bizi Güneşe Çıkardılar isimli kitabınızda da devrimcilerin odağında bir çalışma yapmıştınız. Devrimci mücadelenin hayatınızda nasıl bir karşılığı var? 12 Eylül sonrası artan devrimci yazın biçimi ile ilgili ne söylersiniz?

Hazır çalışmalarımdan bahsederken, Karşılaşmalar’a haksızlık etmek istemem. Yani benim Karşılaşlamalar adlı bir eserim daha var. Bizi Güneşe Çıkardılar’dan sonra yayınlandı. Bizi Güneşe Çıkardılar’a gelince, bir fotoğraftan yola çıktım. 12 Mart döneminin tutsak ettiği kadınlar ve onların cezaevi avlusunda çektirdiği bir resimden. O kadınların birçoğuyla röportaj yaptım. Bir tür sözlü tarih çalışmasıydı. Devrimci mücadele konusuna gelince; her şey değişim ve dönüşüm halindedir, toplumlar da öyle. Bir gün gelir bulanık durgun su gibi algılanan uzun bir süreç değişimini ilan etmek için öznelerini yaratır. Rollere ihtiyaç vardır ve birileri de bu rolleri üstlenir. Rolleri üstlenenler temsil ettikleri toplumun bütün çelişkilerini üzerlerinde taşırlar. Bu aynı zamanda onların alt-üst oluşları demektir. Bu alt üst oluşlarda öyle çok trajedi gizlidir ki… Sonrasında da zamanın üzerlerine yüklediği misyon tamamlanır. Bu zaman aralıkları benim çok ilgimi çekiyor. Bir şeyler yapma adına rol üstlenenler yani. Bu hareketli anlardan geçmişin acı veren tüm olayları, bireylerin kaderleri etkisiz ve miyadını doldurmuş küçük şeyler olarak görünür… Siyasallaşmış kişi ve süreçler bu anlamda hep ilgimi çekmiştir. Bize dair oldukça fazla olanak sunarlar.

“Devrimci yazın biçimi”nin nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir fikrim yok. Bildiğim çok kıyıcı ve yoğun bir dönem yaşandı ve bu da edebiyata yansıdı. Zaten yansımalıydı ama buradaki sorun başka galiba. Bir kere ne yaşanırsa yaşansın, insanın çelişkili yapısını, zaaflarını, karanlık yanlarını, değişkenliğini, savrulmalarını görmeden tek boyutlu bir yaklaşım sergilemek bir metni ve yazın türünü kısırlaştırır. Basit bir anlatımla, ‘bizden olanlar iyidir’ yaklaşımı tehlikeli bir şey…

Aysel Sağır bu aralar neler yapıyor? Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı?

Evet, yeni bir çalışma var, yani neredeyse bitirdiğim bir çalışma. Ama biliyorsunuz bittiği sanılan bir şey hep yeniden başlar. Bir metin de öyle. Tabii ben okumaları da çalışma denilen şeye dâhil ediyorum. Okumak da yazmak kadar çok meşakkatli bir şey… Okuduklarım ve yazdıklarımla ne kadar çok buluşma yaşarsam o kadar çok sevinç duyuyormuşum gibi geliyor bana.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.