'Öteki' artık her yerde!

Mitoloji ve vahiy gibi akılcı olmayan açıklama yollarından vazgeçildiğinde, insanların aralarındaki farklılıkları çözümlemenin tek yolu güç kullanmaktı. Aydınlanma’nın kalbinde siyasi terör yatmaktadır; bugünlerde bir tür gelenekçilik kılığına bürünmüş olarak yeniden açığa çıkmakta olan siyasi terör.

Abdurrahman Aydın  abdurrahman.dede@gmail.com

DUVAR – Alain Touraine, modernliği akılcı bir tarzda ortaya konulmuş bilimsel, teknolojik ve idari etkinliğin ürünlerinin yaygınlaştırılması olarak tanımlıyordu. “Modernlik fikri, toplumun merkezindeki Tanrı’nın yerine bilimi koyarak, dinsel inançlara -en iyi olasılıkla- ancak özel yaşam dâhilinde yer bırakır.” Modernlik fikri akılcılaştırma fikriyle sıkı bir biçimde bağıntılıdır. Böylelikle bilginin olanağı olarak da insanın anlama yetisi ve elbette aklı giderek artan bir önem kazanacaktır. Akılcılığa tanınan temel rol ise yerini zamanla daha geniş bir fikre, akılcı bir toplum fikrine bırakacaktır.

Touraine modernleşmeyi, akılcı bir toplumun yaratımı olarak ele alan bu modernlik yaklaşımını şöyle betimliyor: “Bu yaklaşım, toplumu, kimi zaman hesap üzerine kurulu bir düzen, bir mimari olarak düşünmüş, kimi zaman aklı, bireylerin çıkarları ve zevklerinin hizmetine sunulmuş bir araca indirgemiş, kimi zaman da dinsel otoritenin ezmiş olduğu bir “insan doğası”nı azat etmek için tüm iktidarlara karşı eleştirel bir silah olarak kullanmıştır. Ama her halükarda bu yaklaşım, akılcılaştırmayı, dünyevileştirme, yani “nihai erekler”in her tür tanımından kopma izleğiyle bağlantılandırarak kişisel ve kolektif yaşamın tek örgütlenme ilkesi haline getirmiştir.”

Touraine’in bu harika özeti, hesap fikriyle Hobbes’a ve İngiliz ampiristlerine, aklın indirgenişi fikriyle Voltaire’e ve piyasacı iktisatçılara, insan doğasının özgürleştirilmesi konusuyla da Rousseau’ya işaret eder. Kimi zaman birbirlerinden radikal bir biçimde ayrılan bu düşünürlerin hepsini birden kuşatan/kesen çizgi akılsallık çizgisidir.

Alain Touraine

BÜYÜ BOZUMU

Büyü bozumuyla birlikte doğa artık gizemli güçlerin bulunduğu bir yer olmaktan çıktığına göre, “anlam arayışını bırakma ve doğa ile dünya üzerinde etkili olmaya çalışma” modernleşmenin ve aydınlanmanın temel karakteristikleri arasında gösterilebilir. “Aydınlanma boş inançlardan, mitolojiden, korku ve vahiyden arınmış ve çoğunlukla matematiksel ‘gerçekliği’ temel alan, hedefleri araçlara uyumlu hale getiren ve bu nedenle teknolojik olan ve sorunlara nesnel olarak doğru çözümler bulmayı uman akıl yürütmeye, ‘akılcılığa’ bel bağlar” diyor Dorinda Outram. Bu yeni akılsallık fikri, “aklın, hiçbir kazanımı kabul etmeyip, tersine bilimsel türden bir kanıtlamaya dayanmayan tüm inançlara, toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimlerine sil baştan (tabula rasa) yapması” (Touraine, 25) nedeniyle beraberinde devrim fikrini de getirmiştir. Mitoloji ve vahiy gibi akılcı olmayan açıklama yollarından vazgeçildiğinde, [insanların] aralarındaki farklılıkları çözümlemenin tek yolu güç kullanmaktı. Aydınlanma’nın kalbinde siyasi terör yatmaktadır; bugünlerde bir tür gelenekçilik kılığına bürünmüş olarak yeniden açığa çıkmakta olan siyasi terör.

HERKESİN HERKESLE REKABETİ

Alain Badiou Eleştirisi – Burjuva Dünyasına Hapsolmuş Bir KomünizmNuyi Duniya, Raymond Lotta, K. J. A., çev: Barış Şannan, Selen Göbelez, 192 syf., Patika Yayınları, 2014.

Modernleşmeyle birlikte ortadan kalkan aşkın referanslar ve dışsal dolayımlar, geride aslında ortak bir insanlık nosyonunu kuşatıcı bir biçimde oluşturabilecek bir değerler bütünü ve elbette bir ontoloji bırakmadan çökmüşlerdir. Böylelikle “çatışma” kaçınılmaz hale gelmiştir: Akla karşı aklın oluşturduğu çatışma. Bunun iki nedeni söz konusudur. Birincisi zincirlerinden boşanmış aklın “sınırsız” bir biçimde kullanılışı iken, öbür nedeni Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde daha berrak bir biçimde görmek mümkündür. Hegel’in çatışmayı öne çıkaran ve modern özneyi mükemmel bir biçimde kristalize eden yorumu şu biçimde özetlenebilir: “Her bir özne, etkin evrenselliğin biricik merkezi olmayı istemektedir.”

Kant da “Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi” başlıklı metninde, toplumdaki antagonizmadan söz ederken bunu şu biçimde ifade ediyordu: “Fakat onda [insanda] birey olarak yaşamak, kendisini başkalarından ayrı tutmak için de güçlü bir eğilim vardır; çünkü o kendisinde toplumdışı bir özellik, her şeyi kendi düşüncelerine göre yönlendirme isteği bulur.” Ya da Alain Touraine’e başvurursak, “Fransız Devrimi, ulusu akılla, yurttaşlığı da erdemle özdeşleştirerek bu evrimi iyice ileriye götürür, onu izleyen tüm devrimler de yurttaşlara, giderek daha baskıcı ve sonunda “kişinin putlaştırılması” sonucunu doğuran görevler dayatırlar” (Touraine, 31).

BİRBİRİNİ KURAN ÖZNELER

Sokrates’ten beri kabul gören ve erdemle bilgiyi birleştiren görüşün çöktüğü bir zamandır bu. Her türlü ontolojiden vazgeçilir; ya da iddia budur (hatta Heidegger’in büyük (!) itirazı da buna yöneliktir; Allah’ın sağcısının). Artık insanlar arasında geçerli olabilecek ve tüm insanlığı tüm-geçerli bir biçimde kuşatacak bir dolayım, ancak insanların birbirleriyle ilişkileri içerisinde tesis edilebilecek bir şeydir. Ya da daha felsefi bir ifadeyle “özne parçalanmıştır.” Romantik Yalan ve Romansal Hakikat başlıklı çalışmasında, bu sürece ilişkin olarak edebiyat metinleri üzerinden bir açıklama çerçevesi oluşturan Rene Girard, bir arzulayan özne, bir arzulanan nesne ve bu ikisi arasında bir aracılık konumunda bulunan bir dolayımlayıcıdan oluşan üçlü bir ilişkiden söz eder.

Cervantes’in Don Kişot’unda, yani modernliğin hemen öncesinde, arzunun dolayımlayıcısı olarak Don Kişot’un hep kendisine öykünmekte olduğu hayali şövalye Amadis’i gösterir. Bu, dışsal bir dolayımlayıcıdır. Don Kişot, arzu ettiği nesneleri kendisi seçmiyor, onun adına Amadis yapıyordur bu işi. Fakat Stendhal romanlarına geldiğimizde işin seyri değişir. Artık Girard’ın tabiriyle kibirli kişiyi, bir nesneyi arzulamaya ikna etmek için, aynı nesnenin belli bir itiabrı olan bir üçüncü kişi tarafından arzulanmış olması yeterlidir. Artık arzunun dolayımlayıcısı aynı zamanda bir rakiptir.

“Cervantes’te dolayımlayıcı erişilmez bir gökyüzünde taht kurmuştur ve sadık izleyicisine dinginliğini biraz olsun aktarır. Stendhal’de dolayımlayıcı yeryüzüne inmiştir.” Büyük Öteki’nin siyasal ölümüdür bu. Malumu ilan edecek olan Nietzsche’dir. Modernleşmenin Ethos’u ne kadar bir tür akılcılık fikrine bağlanıyorsa, Pathos’u da insanlararası ilişkilerin, “hem dolayımı hem de hasımı bir başka insan olarak” konumlandıran yapısına bağlanmaktadır.

Romantik Yalan ve Romansal Hakikat – Edebi Yapıda Ben ve Öteki, René Girard, çev: Arzu Etensel İldem, 256 syf., Metis Yayınları.

ÖZ -ZEHİRLEME

Pathos’a yönelik inceleme şunu söyler: “Nesneye yönelen dürtü, aslında dolayımlayıcıya yönelen dürtüdür ve içsel dolayımda bu dürtü, bizzat dolayımlayıcı tarafından engellenir. Kendi uyandırdığı arzuyu engelleyen durumundadır dolayımlayıcı. Ve ondan nefret ederiz. Ama bu nefrette bir hayranlık saklıdır. Nefret eden kişi, bu hayranlığı gizlemek için, dolayımlayıcısını yalnızca bir engel olarak görmek ister. Böylelikle aslında Büyük Öteki’nin yerine ikame edilmiş olan dolayımlayıcı, kutsal bir biçimde taklit edilen rolünü gizler.” Tutkulu bir hayranlık hissi ve rekabet isteği… Bunun sonucu Max Scheler’in tarifiyle psikolojik bir öz-zehirlemedir.

Bir dolayımlayıcı olarak “öteki” artık her yerdedir. Dinselliğin gökten yere bir aktarım içerisinde tesis etmiş olduğu ötekilik, iktidarın ve siyasallığın dinle açıklandığı dönemin sona ermesiyle, yani modernleşmeyle birlikte öyle ortadan kayboluvermiş değildir. İçsel dolayımlayıcı, büyük ötekinin yerine ikame edilmiştir. İktidarın insanla aynı seviyeye taşınmış olmasına işaret eder bu. Her ne kadar metafizik anlamda bir ontolojiden vazgeçilse de iktidarın insanla aynı seviyeye taşınması, insanın kendisiyle kendisinin ontolojik temeli arasında doğrudan bir erişimi olanaklı kılan bir başka düşünce çizgisinin belirmesini de beraberinde getirir. “Dünya madem inşa edilen bir şeydir; madem varlık inşa edilmektedir; o halde kendimiz ile inşa ettiğimiz dünyamız, yani ontolojik zeminimiz arasında dolaysız bir ilişkiyi de olanaklı kılabiliriz” biçiminde bir sapma…

Bunca gevezeliği, içinden geçtiğimiz koşulların geleneğin ya da dinselliğin değil modernliğin bir sonucu olduğuna işaret etmek için yapıyorum. Yukarıda tarif edildiği biçimiyle bir öz-zehirleme durumu, ancak modern dünyada mümkün. Mevcut durumu ‘dinin siyasal geri dönüşü’ olarak okuma eğilimi gösteren herkese yanıtım şudur: Din bir yere mi gitmişti ki geri gelsin? Mevcut durum geleneğin geri dönüşü de değildir; çünkü gelenek katılığıyla gelenektir, yıvış yıvışlığıyla değil. Modernlik diğer yüzünü gösteriyor artık: Pathos’unu.