Nükleer santraller 40 yıl sonra da Ege'de...

Kapatılan bir uranyum madeninin, 40 yıl sonra bile halkı nasıl zehirlediğini, gözlemlere, bilim insanlarının değerlendirmelerine de yer vererek titiz bir araştırmayla ortaya çıkaran Özer Akdemir, kitabın kırk yıl öncesinden gelen acı bir dersi önümüze serdiğine dikkat çekerek, başta ülke politikalarına yön verenler olmak üzere herkesi, Hiroşima’ya-Nagazaki’ye atılan nükleer bombalardan sonra yazılan “çocuklar öldürülmesin/şeker de yiyebilsinler” mısralarının değerini bilmeye davet ediyor.

Nurettin Öztatar

Bergama köylülerinin altın şirketlerine karşı yürüttüğü yaşam mücadelesinden bugüne çevre konusuna hem muhabir hem de aktivist olarak katılan Özer Akdemir’in üçüncü kitabı çıktı. Yeni İnsan Yayınları’ndan çıkan kitapta, şirketlerin ve devletlerin ekonomik çıkar söz konusu olduğunda yapmayacakları “çılgınlık” olmadığı anlatılıyor. Yaptığı haberlerle maden şirketlerinin hedefi haline gelen ve hakkında davalar açılan Akdemir, “Anadolu’nun ‘Altın’daki Tehlike/Kışladağ’a Ağıt” ve “Kuyudaki Taş/Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği” adlı kitaplarından sonra, nükleer çılgınlığının sonuçlarını anlattığı “Uranyum Uğruna- Dilsiz Çocukları Ege’nin”de halk sağlığının nasıl önemsizleştiğini, nasıl bir çevre felaketiyle yüz yüze bırakıldığımızı anlatıyor.

Bir bölümü Evrensel gazetesinde ve Hayat Televizyonu’ndaki Çepeçevre Yaşam programında yayınlanan haberlerden oluşan kitapta, Türkiye’nin uranyum macerası mercek altına alınıyor.

GERÇEKLER GİZLENDİ

Uranyum Uğruna – Dilsiz Çocukları Ege’nin / Özer Akdemir / Yeni İnsan Yayınları / syf. 176 / 2017

ABD’nin 1954 yılında nükleer savaşa hazırlığın ilk adımı olarak gündeme getirdiği “Barış İçin Atom” Projesi kapsamında Türkiye’nin 5 Mayıs 1955 tarihinde bu ülkeyle ilk anlaşma imzalayan devlet olmasıyla başlayan nükleer çılgınlığın sonucunda MTA’nın, 1974 yılında Manisa Köprübaşı bölgesinde, Amerikan şirketleri ile yeni bir pilot tesis kurarak 1975 yılında ilk sarı pasta üretimini gerçekleştirmesini ve sonuçlarını ele alan Akdemir, hiçbir denetim yapılmadan hatta gerçekler gizlenerek başlanan bu üretimin sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın “Türkiye’nin nükleer enerji ve silah sevdasının kırk yıl önceden başlayıp günümüze kadar devam eden ilk sancılarının ibretlik öykü” olarak nitelendirdiği kitapta, halkın normalden 500 kat fazla radyasyona maruz bırakıldığının kanıtları ortaya seriliyor.

Kapatılan bir uranyum madeninin, 40 yıl sonra bile halkı nasıl zehirlediğini, gözlemlere, bilim insanlarının değerlendirmelerine de yer vererek titiz bir araştırmayla ortaya çıkaran Akdemir, kitabın kırk yıl öncesinden gelen acı bir dersi önümüze serdiğine dikkat çekerek, başta ülke politikalarına yön verenler olmak üzere herkesi, Hiroşima’ya-Nagazaki’ye atılan nükleer bombalardan sonra yazılan “çocuklar öldürülmesin/şeker de yiyebilsinler” mısralarının değerini bilmeye davet ediyor.

HEPİMİZİ BEKLEYEN TEHLİKE!

Çevrenin, doğanın, kentlerin-köylerin, tarım alanlarının son çeyrek yüzyılda hiçbir kurala bağlı kalmaksızın kirletildiği bir dönem yaşadık. Milyonlarca yılda oluşan doğa, kapitalistlerin ve devletlerin çıkarlarına feda edildi ve bu süreç bütün acımasızlığıyla devam ediyor.

Doğanın her tahrip edilişi, dolaysızca canlı yaşamını, bu arada insanı da olumsuz etkilediği, yaşam alanlarını yaşanmaz hale getirdiği halde, başta madencilik faaliyetleri olmak üzere, kirli enerjinin hammaddelerini elde etmek için yapılan ekonomik faaliyetlerden vazgeçilmiyor.

Bunun kapitalist modelin doğasına uygun olduğu biliniyor ancak toplumun genelinin bu konuda yürütülen mücadelelerden ve tahribatın boyutundan haberdar olduğu söylenemez.

Mersin’de, Sinop’ta yapılacağı açıklanan nükleer santrallerin nelere yol açabileceğini anlamak için Akdemir’in kitabını okumak gerekiyor. 40 yıl öncesinden maden bölgesinde öylece bırakılan atıkların nasıl insanları ve doğayı zehirlemeye devam ettiğini ve başta TAEK olmak üzere yetkili kurumların nasıl üç maymunu oynadığını gösteriyor Akdemir. Halkın payına hastalıktan başka bir şey düşmüyor bu nedenle.

İhtiyacımız olan ise, “Bulutlar adam öldürmesin, çocuklar dilsiz olmasın diye” diye önce halktan gizlenen gerçeklerin öğrenilmesi …