Kültürel zevk sınıfsaldır!

Pierre Bourdieu’un başyapıtı sayılan “Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi” yıllar sonra Türkçede yayınlandı. Kitap, sınıfsal konumlarla kültürel beğeni arasındaki bağlantıyı tartışıyor.

Artun Avcı

Pierre Bourdieu’un başyapıtı sayılan 1970’ler Fransız toplumunun toplumsal uzam çözümlemesi ile sınıfsal konumlarla kültürel beğeni arasındaki bağlantıyı tartışan “Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi”, Fransa’da basımından (1979) yıllar sonra Türkçede yayınlandı. Kitapta Avrupa Sosyoloji Merkezi tarafından desteklenen ve örneklemlere uygulanan soru formları ile oluşturulan ampirik araştırmalar, Bourdieu’un sosyolojik tutumu hakkında bilgi veriyor. Neydi bu tutum? Eleştirel teori ile ampirik araştırma karşıtlığını kırmaktı. Amerikan sosyolojisinde C. Wright Mills’in yaptığını Fransa’da yapıyordu Bourdieu. Verilerden yoksun bir kuramsal soyutlama ve kuramsız bir nicel çalışma mümkün olamazdı. Beşeri dünyanın mantığı ancak “tarihsel olarak konumlanan ampirik bir gerçekliğin içine dalarak” anlaşılabilirdi.ayrim

Kitapta değindiği Adorno ve Lazarsfeld arasındaki ünlü tartışmada sosyolojik tutumunu netleştirir. Her ikisi de “diğerinin eksikliğinin” farkındadır Bourdieu’ya göre. Adorno’nun temsil ettiği “tarihsel ve felsefi olarak spekülatif” Avrupalı kuramsal yaklaşım ile Lazarsfeld’in temsil ettiği kuramdan bağımsız ampirik doğrulamaya tabi Amerikan davranış sosyolojisi arasındaki karşıtlıkta Bourdieu her iki yaklaşımı da eleştirecektir. Ona göre “ampirik olanın mutfağında ellerini kirletmek istemeyen teorisyen kibri” ile “toplumsal düzene boyun eğen” Amerikan ampirizmi, “epistemolojik engellerin öncelikle toplumsal engeller” olduğunu unutur. Nesne üzerine çalışma, çalışmanın öznesi üzerine çalışmadan ayrılamaz. Çünkü bilgiye, sanat yapıtlarına, “meşru” kültür ürünlerine erişmenin gerektirdiği “aletler”, evrensel olarak dağıtılmamıştır. Bu aletleri ellerinde bulunduranlar “seçkinlik” ya da “saygınlık” payı elde ederler. Bu aletlere sahip olabilmenin koşulu, “zorunluluğun aciliyetleri”ne karşı mesafeli durabilmektir. Bilimsel, felsefi ya da estetik yatkınlık, “zorunluluk karşısında bir mesafe”, ayrıcalıklı bir konumun belirtisidir, her şeyden önce. Zorunluluk karşısında azade olmak, serbest zamana sahip olmaktır. “En yüksek pazar değerine sahip, en değerli ve en nadir olan şey”, zamandır. Serbest zamanı mümkün kılan ekonomik ve toplumsal koşulların varlığı, hukuk, bilim, sanat, ahlak, din vb. alanların da varlığını mümkün kılar. Bu alanlara girebilmenin koşulları -kuşkusuz- eşitsiz biçimde dağıtılmıştır.

OKUL İTİBAR SAHİBİ YAPAR

Kitapta kültürün aynen ekonomik sermaye gibi işlediğini belirtir Bourdieu. Kültür de birikim, mübadele, pazar ve tahvil stratejileri tarafından belirlenir. Kültürel beğeni, sembol ve pratiklerin tümü toplumsal ayrımların keskinleşmesine ve meşrulaştırılmasına katkıda bulunur. Eğitim sistemi ve okullar, kültür aracılığıyla kurulan tahakkümün işlevsel aygıtı olarak çalışır. Okul ve diploma, damgalar ya da itibar sahibi yapar. Okul aracılığıyla çocukluktan itibaren toplumsal hiyerarşi ve sınıflamanın ürettiği farklılıklar içselleştirilir. Okulun sağladığı unvanlara sahip olmayanların “cesaretini kıran” şey, pazara girişin koşulu olan ehliyetin kendilerine verilmemesidir. Eğitim sistemi, bu anlamda sınıfsal hâkimiyetin kültürel bir mekanizması olarak işlev görür.

Aile de tıpkı okul sistemi gibi kültürün edinilme biçimindeki farklılıkları “doğal farklılıklara” dönüştürür. Toplum üyelerinin aile içinde edindikleri yatkınlıklar (habitus), “alana kabul edilebilir” olmayı sağlar. Kolektif tarih boyunca oluşturulan bireysel olarak bedene işlemiş olan kalıp ve yatkınlıklar sistemini “habitus” olarak adlandırır Bourdieu. Habitus, bedenleşmiş sınıftır, yürüme, oturma, konuşma, adap, yemek yeme vb. jestlerde kendini ortaya koyar. Kültürel beğeni bedene işlemiş olan sınıflama sistemleri içinde oluşur. Öyleyse sınıflar yalnızca üretim ilişkileri içindeki konumu ile değil; algılanan varlığı ve tüketim pratikleri içindeki konumu ile de belirlenir.

Ayrım, Kant’ın (ve Schopenhauer’ın) “saf estetik ilkesi” nin sosyolojik bir eleştirisidir aynı zamanda. Damağın, dilin, boğazın, midenin, iç organlarla belirlenen duyuların hazzına indirgenmiş basit, çocuksu ve ilkel olan her şeyin ilkesel reddi olan Kant’ın “çıkarsız estetik kaygısı” (ve Schopenhauer’ın “saf öznenin temaşası” dediği şey) doğa olan, bedensel olan, avam olan her şeyi mahkûm eder. Bourdieu’ya göre kültür ile bedensel haz arasında kurulacak mutlak bir karşıtlık, aslında eğitimli burjuvazi ile halk sınıfları(eğitilmemiş doğa) arasındaki karşıtlığı ve ayrımı meşrulaştırır. Kitabın son bölümünde Kant’ın saf estetik beğeni ilkesine karşı Bakhtin’in adını anarak karnavalları, tüm hiyerarşik norm ve değerleri alt üst eden, düzenin sembolik ve geçici olarak ters yüz edilişi olarak yüceltir.

Ayrım’da vurgu, sınıfların üretim ilişkileri içindeki konumundan çok sembolik metaların tüketimi içindeki konumlarına ilişkin olsa da kitap, Marx’ın 1844 Elyazmaları ile örtüşür. Güzel olanın deneyimi, ancak toplumsal koşullar evrensel olarak dağıldığında evrensel olabilir. Halk sınıflarının Bach, Goya, Bruegel’den haz alabilmelerinin maddi koşulları yoktur. Çünkü Elyazmaları’nda belirtildiği gibi kapitalizm, “hayatın olabilecek en aşağı düzeyini yani varoluşu, genel bir standart sayar”. Yabancılaşmış varoluş(un) giderek büyür, (…) ne kadar az yer, içer, kitap okursan; tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen; ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim, eskrim yaparsan vb. o kadar fazla sermaye biriktirirsin… Ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun”.