Şule Çet Davası: Mahkemeden takdir bekleyen sanık

Çağatay Aksu son duruşmada “Benim beynimle mi dalga geçiyorsunuz. Cezaevinde yöneticiler insanı gözünün içinden tanıyor. Ben cezaevinde iki tane ödül aldım. Beni tecavüzcü, katil diye yazıyorlar. Allah aşkına beni beraat ettirin” diye haykırdı. Diyeceksiniz ki nedir bu ödül? Biz de bilmiyorduk taa ki 2017 yılı şubat ayında karar duruşması görülen Yağmur Önüt davasına kadar... O davada da katil cezaevinde sözümona tüm cezaevi kurallarına uyduğu için takdir belgesi ile devlet tarafından ödüllendirilmiş, yargı ise karar aşamasında bu ödülü sebep göstererek cezada indirime gitmişti.

Sultan Gürbey*

Geçen yıl bu günlerde Şule uyuyor, uyanıyor, gülüyor, hayal kuruyordu. Çünkü yaşıyordu… Öldüğü güne ve hatta doğduğu güne dokuz gün vardı daha…

Yedi gün önce 15 Mayıs tarihinde ise Ankara 31’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Şule Çet davasının ikinci duruşmasını izledik. Davaya birçok kadın örgütü üyesi, milletvekili, birçok ilden avukat, gazeteci ve her iki tarafın yakınları katılmıştı. Ben de duruşmayı Kadın Meclisleri adına takip edenlerden biriydim. İlk dava bu yıl şubat ayının başında, olaydan yaklaşık dokuz ay sonra görüldü. Sanıkların iki kez gözaltına alınıp serbest bırakılmasının ardından, savcının değişmesi, kadın örgütlerinin ve kamuoyunun olaya sahip çıkması ve baskı oluşturmasıyla birlikte olaydan yaklaşık iki ay sonra tutuklandılar. Soruşturma ise yine kamuoyu baskısıyla ancak altı ay sonra tamamlandı. Savcılık makamı ”nitelikli cinsel saldırı ve hürriyetten alıkoyma” suçlarıyla sanıklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet ve 39 yıla kadar hapis cezası istemişti.

Şule’nin babası İsmail Amca; ”Takım elbise giydikleri ve kravat taktıkları için iyi hal indirimi almalarını istemiyorum, ağırlaştırılmış müebbet almalarını istiyorum” demişti. Sanıklar tam da onun dediği gibi takım elbise, kravatla geldiler. Elbette buna şaşırmadık çünkü takip ettiğimiz yüzlerce kadın cinayeti davasından biliyoruz ki; yargı tarafından şiddet uygulayan erkeklere öğretilmiş bir cezadan yırtma tekniği var artık.

‘CİPS, JELİBON YEDİK, LAPTOP’TA ŞARKI DİNLEDİK’

İlk duruşmada dinlediğimiz Çağatay Aksu ifadesine ‘’Önce Allah’ın sonra sizin vicdanınıza sığınıyorum. Üzerime atılan hiçbir suçu kabul etmiyorum” diyerek başlamıştı. Bu tarz davalarda ezber ettiğimiz bir ifade şekliydi elbette Allah’a, dine, kitaba sığınmak. Lakin somut deliller hiç de öyle masum olmadığını gösteriyordu. Olayı anlatırken şok geçirdiğini söyleyen Aksu’nun olaydan sonra izlediğimiz görüntülerde gayet sakin olduğunu anlıyorduk. Zira tanıklığına başvurulan Yelken Plaza’nın iki güvenlik görevlisi de Çağatay’ın çok rahat ve sakin olduğunu söylemişlerdi. Sanıklardan bir diğeri Berk Akand’ı dinlediğimizde de sanki o gün orada genç bir kadın öldürülmemiş de başka bir hikayeyi dinliyor gibiydik. Cips-jelibon yediklerinden, laptop’ta çalan şarkılardan, çocuklar gibi eğlendiklerinden, Facebook’a video çekip attıklarından ve mahkemede tanık olarak dinlenen Pınar’a o gece arka arkaya mesaj atarak (bir nevi taciz) onu o gece plazaya gelmesi konusunda nasıl ikna etmeye çalıştığından bahsediyordu. İlk duruşmada olay anında uyuduğunu söyleyen Berk’in ikinci duruşmada uyuyordum dediği zaman diliminde baz istasyonu verilerine göre uyumadığını ve telefonunun sürekli elinde olduğunu öğrendik. Her cümlesi birbiriyle çeliştiği gibi bu kez de ‘Uyuyorsam öyle yatak yorgan uyumuyordum içim geçmişti’ dedi.

Biz kadınlar Şule Çet davasını olayın kendi örgüsünden bağımsız müspet bir olay olarak elbette ele almıyoruz. “Henüz sanıkların suçları kesinleşmedi” diyenlere de tavsiyemiz; gerçeği sorgulayan herkesin bilim, mantık, akıl ve somut deliller çerçevesinde sanık ifadelerini, otopsi raporlarını, bilirkişi raporlarını okumalarıdır. Fikir vermesi açısından Erciyes Üniversitesi Fizik Bölümü’nden alınan ön raporun içeriğine dair bir bölümü burada paylaşmak istiyorum:

“Düşme pozisyonunda yerle temas ile sol ayaktan fırlayan ayakkabının sağ dirsek altında kalma olasılığı bulunmadığından, ayakkabısının vücudundan önce yere düştüğü, intihar davranış ve sürecin olağan akışına aykırıdır.”

MAHKEME BAŞKANININ SORULARI: ŞULE O GECE İÇKİ İÇTİ Mİ?

Sanıkların ve sanık avukatlarının ortaya atmaya çalıştıkları Şule’nin annesini kaybetmesinden, ekonomik sıkıntı çektiğinden, sosyal medya paylaşımlarından ve psikolojisinin bozuk olmasından ötürü intihara sürüklenmiş olduğuydu. Bu iddiayı o kadar ileri taşıma cüreti gösterdiler ki, sanık avukatlarından Levent Ekmen ikinci duruşma öncesi Şule’nin babasının ”Kızıma her ay 500 TL harçlık gönderiyordum” beyanına karşılık dosyaya bir dilekçe sunarak gönderilen bu paraların dekontlarını talep etti. İlk duruşmayı izleyenler başka bir garipliği de hatırlayacaklardır. Mahkeme başkanı ifadesi sırasında Şule’nin babası İsmail Amca’ya;

”Şule öğrenci olduğu halde neden çalışmak istedi?” diye sormuştu. Sanki memlekette tüm öğrenciler bolluk, bereket, zevk, sefa içinde okuyormuş gibi… Çoğu öğrencinin hem çalışıp hem okuduğu bilinmiyormuş gibi… Bu sorunun sorulduğu ilk duruşmada, davayı birlikte takip ettiğimiz ve ilk kez bir kadın cinayeti davası izlediğini söyleyen gazeteci arkadaşım İrfan Aktan dönüp yüzüme baktı. Bu nasıl bir soru der gibiydi.

Heyet başkanının soruları devam etti. Şule’nin ev arkadaşına;
”Şule’nin erkek arkadaşı evinize gelip, gidiyor muydu?”
”Hangi saatlerde gelip gidiyordu?”

Ve sanıklara;
”Şule o gece içki içti mi?”
”Kaç bira içti?” diye dosya açısından zerre faydası olmayan sorular sordu. Bu soruların amacını biliyorduk.

Şule’nin dokuz parmağının tırnak altında Çağatay Aksu ve Berk Akand’a ait olduğu belirlenen dokular (deri kalıntısı) ve DNA bulguları tespit edilmişti. Berk Akand’ın “Belki tokalaşırken geçmiştir” ifadesinden ötürü, ”Şule ile nasıl tokalaştınız?” sorusu dahi sorulmuştu.

‘CEZAEVİNDE İKİ ÖDÜL ALDIM BERAAT ETTİRİN’

Amaçlanan şey apaçık ortadaydı. Öldürülen bir kadına makbul olmayan kadın profili çizmeye çalışıyorlardı. Öldürenlerin değil, ölenin suçlanmaya çalışıldığı bir yargılama şekliyle daha muhataptık. Yargı eliyle neredeyse katillere ödül gibi verilen cezaların bir benzerinin bu dosyadan da çıkabilmesi için neredeyse tüm ayrıntılar düşünülmüş, ince ince işleniyordu. Çağatay Aksu’nun son duruşmada “Benim beynimle mi dalga geçiyorsunuz. Cezaevinde yöneticiler insanı gözünün içinden tanıyor. Ben cezaevinde iki tane ödül aldım. Beni tecavüzcü, katil diye yazıyorlar. Allahaşkına beni beraat ettirin.” diye haykırışı da tam da bu türdendi. Diyeceksiniz ki nedir bu ödül? Biz de bilmiyorduk taa ki 2017 yılı şubat ayında karar duruşması görülen Yağmur Önüt davasına kadar… O davada da katil cezaevinde sözümona tüm cezaevi kurallarına uyduğu için takdir belgesi ile devlet tarafından ödüllendirilmiş, yargı ise karar aşamasında bu ödülü sebep göstererek cezada indirime gitmişti.

Şule o gece ev arkadaşını arayıp ”Beni ara ve acil eve gelmem gerektiğini söyle” demişti. Daha sonra ise arkadaşına ”Buradan çıkamıyorum, bu adam bana takmış” diye mesaj atmıştı. Mahkeme somut delil kabul edilmesi gereken bu kayıtlar üzerine durmaktansa Şule’nin o gece kendi rızasıyla binaya girdiği görüntüler üzerinde durdu. Evet, kendi rızasıyla girmişti binaya. Rızasıyla girmiş olması, tecavüzü nasıl olur da aklayabilir?

SANIK: SEN DE KIZINA SAHİP ÇIKSAYDIN!

Suçlunun bilinçaltı onu ele verdi. Duruşmanın orta yerinde sanıklardan Çağatay Aksu, Şule’nin babasına “SEN DE KIZINA SAHİP ÇIKSAYDIN!’’ dedi. Tanık olarak dinlenen Çağatay Aksu’nun annesinin; tecavüz edip 70 metre yükseklikten attıkları, kırılmamış kemiği kalmayan Şule’nin babasının önünde, “Ben oğlumu olayın ardından ertesi gün gördüm. Çocuğumun elini öyle görünce dünyam başıma yıkıldı” demesi ise vicdansızlıktı.

Katiller bilsin ki bir tek babası değil hepimiz Şule’nin davasına sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Tam bu noktada ”KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR” dememizin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha tecrübe ediyoruz. Bugün intihar süsü verilen onlarca davayı takip ediyoruz. Şule’nin yakınları ve örgütlü kadın mücadelesi bu davaya sahip çıkarak ağır aksak işleyen yargı sürecini harekete geçirmeseydi bugün yargılanan o iki sanık belki şimdi çoktan yurt dışında olacaklardı ve gerçeğe ulaşmak şimdikinden çok daha zor olacaktı.

Eril erkek zihniyetinin toplumun en aşağıdan, en yukarıya doğru ve hatta yargı sistemine dahi sirayet ettiği bu toplumda o gün o mahkeme salonunda biz kadınların örgütlü mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu tekrar ve tekrar anladım. Sanık avukatlarının iki lafından biri bizlerin bu olayı nasıl sahiplendiği ve mahkemede olanları sosyal medya üzerinden kamuoyuna taşımamızdı. Bundan o kadar rahatsızlar ki…

10 TEMMUZ’DA YİNE ANKARA ADLİYESİ’NDE OLACAĞIZ

Tek istediğimiz gerçeklerin açığa çıkması ve adaletin hızlıca yerine gelmesi. Şule ve yaşam hakkı elinden alınan tüm kadınlar için mücadeleye etmeye, her gün o duruşma salonlarına gitmeye, “Kadın cinayetlerini durduracağız!” demeye devam edeceğiz.

O gün birlikte olduğumuz, duruşma salonunu doldurup saatlerce hem içeride hem dışarıda bekleyen yüzlerce kadın 10 Temmuz’da yine Ankara Adliyesi’nde olacağız.

Son olarak davanın ertesi günü Ankara’dan ayrılmak için otogara giderken Yelken Plaza’nın önünden geçtim. Arabanın camından kafamı kaldırıp Şule’nin düştüğü yere bakmadan edemedim. O an aklımdan geçen tek şey gerçeğe, adalete Şule kadar kendim için de, diğer kadınlar için de ihtiyaç duyduğumdu. Bu yazıya başlayıp, bitirene kadar dört kadın daha en yakınları tarafından öldürülmüştü.

*Kadın Meclisleri Üyesi