Bahçenin geçiciliği

Bahçeciliğin önemli bir yaratıcılık ve üretkenlik alanı olduğu memleketlerde bir bahçenin, bahçıvanı hayatta olduğu müddetçe canlılığını koruyacağına kesin gözüyle bakılır. Peki bizde durum nedir? Bir bahçe, sahibi ne kadar istiyorsa o kadar mı yaşar, yoksa devlet ve belediye ne kadar izin veriyorsa o kadar mı? Bizim çöl gibi susuz bir tepenin üzerine kurduğumuz, sığ topraklı, kuru bahçemiz çok uzun zaman alan büyüme sürecini daha ne kadar sürdürebilir mesela? Tam beşinci yılında nihayet büyüyecek galiba bu ağaçlar hissi vermişken bir sonraki beş yıl neler getirebilir? Bir kilometre yakınına bir taş ocağı yapılabilir mi?

Aslı Biçen  asli.bicen@gmail.com

Bahçe kalıcılığın ta kendisidir çünkü hep geleceği işaret eder ve ulaştığı yakın geleceklerde hep bir sonrakine yönelecek kadar sonsuz bir büyüme içerir. İnsanı dünya üzerinde bir noktaya bağlar. Bazı mevsimlerde iki üç gün bile bahçeden ayrılmak imkansızdır. Yoksa pek çok bitkiyi ve o sene verdiğiniz emeğin bir kısmını heba edersiniz. İnsan bir bahçesi olduğunda savaşların neden çıktığını, insanların toprakları için neden mücadele verdiğini anlayacak gibi olur. Verilen emek ve zaman öyle büyüktür ki hop diye bırakıp gidemezsiniz. Bakir bir arazinin verimli bir tarım arazisine dönüşmesi, toprak içindeki dengelerin oluşması nereden baksan beş yılı bulur.

Bahçelerin de farklı türleri var. Bir sebze bahçesi ya da çiçek bahçesi, yetiştirilen bitkilerin birkaç ayda olgunluğa ulaşması sayesinde hemen her yerde kısa sürede kurulabilir. Ama içinde ağaçlar ve çalılar olan bir bahçe 5, 10, hatta 20 yılda asıl şekline kavuşur. Hele özel bir etki hedeflenmişse, mesela belli yerlerde bitkilerden oluşan yüksek, yeşil duvarlar ya da orman ağaçlarından bir koruluk ya da bütün ihtiyacımızı temin edecek bir meyve bahçesi, o zaman bu hedefe ulaşmak için harcanacak emek ve zaman katlanarak artar. Bazen bir insanın ömrünü bile aşabilecek bir süre.

Bahçe insanı daima geleceğe taşıyan bir şeydir. En basit bir sebze, çiçek ekiminde bile en azından birkaç ay sonrasına maddi, manevi yatırım vardır. Ürün kaybı yaşayıp hüsrana uğranınca hep gelecek sene düşünülür, hatalardan çıkarılan derslerle ertesi yılın ekme dikme planları yapılır. Hele bir meyve ağacı ekince en azından üç dört sene sonrası beklenir. Bazen o da hastalanır, kurur, herhangi bir koşulu beğenmediği için nazlanır ya da aldığınızı zannettiğiniz fidan olmadığı için hiç istemediğiniz türde bir meyve ağacına mahkum olursunuz. Formuna özen gösterilmiş, dikkatle tasarlanmış, farklı ağaç, çalı ve çiçek türlerinden oluşan, gıdanızı da temin edeceğiniz bir bahçenin büyümesini, gelişmesini izlemekse insanın belki bütün yaşamına yayılacak bir süreçtir. Benim için de bizim bahçemiz, kendimi hayatımın sonuna kadar içinde hayal ettiğim yer.

Peki bir bahçıvan öldükten sonra bahçesine ne olur? Tabii bizde bahçecilik pek tutkuyla ve fikirle yapılmadığı için daha bu tür konuları dert etmeye, konuşmaya bile başlayabilmiş değiliz. Bahçeciliğin önemli olduğu memleketlerde bir bahçıvan öldüğünde bahçesinin de onunla birlikte öldüğü kabul ediliyor genelde. Çok muazzam ve olduğu gibi korunmak istenen önemli bir bahçe değilse mülkün yeni sahibinin insafına kalıyor. Sonuçta bu da bir zevk meselesi, kimisi daha doğal bir çayır görünümünü seviyor, kimisi aşırı simetrik ve geometrik hatlardan hoşlanıyor, kimisi kendini doyurmayı önceliyor, kimisi çiçeklere bayılıyor… Yeni gelen kişi belki o 30 yıl önce ekilmiş, bin bir ihtimamla büyütülmüş ağacın çok gölge yaptığını düşünüp kesecek, belki çalıları kazıyıp bir yüzme havuzu yapmak isteyecek, belki bahçenin nasıl bir şey olduğuna dair bir fikri olmadığı için dümdüz çim yapacak, belki geniş alanlarına beton dökecek, belki bahçeyi çok cılız bulup bol bol yeni bitkiler ekecek… Bahçe bahçıvanıyla birlikte ölür çünkü bahçe sonuçta bir fikrin ürünüdür ve ancak onu üreten zihnin dinamikliği içinde hayatiyet kazanır, değişir, dönüşür, gelişir, büyür. Onu yaratan zihin olmadığında bahçe de ister istemez başka bir şey olacaktır.

Bahçeciliğin önemli bir yaratıcılık ve üretkenlik alanı olduğu memleketlerde bir bahçenin, bahçıvanı hayatta olduğu müddetçe canlılığını koruyacağına kesin gözüyle bakılır. Peki bizde durum nedir? Bir bahçe, sahibi ne kadar istiyorsa o kadar mı yaşar, yoksa devlet ve belediye ne kadar izin veriyorsa o kadar mı? Bizim çöl gibi susuz bir tepenin üzerine kurduğumuz, sığ topraklı, kuru bahçemiz çok uzun zaman alan büyüme sürecini daha ne kadar sürdürebilir mesela? Tam beşinci yılında nihayet büyüyecek galiba bu ağaçlar hissi vermişken bir sonraki beş yıl neler getirebilir? Bir kilometre yakınına bir taş ocağı yapılabilir mi? Ülkemizde 85 bin küsur taş ocağı ruhsatı verildiğine göre her bahçenin, hatta her yerleşimin bir iki kilometre yakınına bir taş ocağı yapılması pekala mümkün.

Kirazlıyayla’daki gibi ağaçları kesen, göleti kurutan, tarlalara giden yolu kapatıp buğday hasadını engelleyen bir maden tesisi de kurulabilir, yüzde 79’una maden ruhsatı verilen Kazdağları’nda olduğu gibi hektarlarca alandaki ağaçları traşlayan, su havzasını zehriyle tehdit eden bir altın madeni de açılabilir, Konya’nın Ilgın köyünde olduğu gibi tarlalara acele kamulaştırmayla el koyulup kömür ocağı da yapılabilir, Artvin’in Pilarget köyünde olduğu gibi HES yapılarak derelerine, su kaynaklarına el de konabilir. Şu anda ülkemiz üzerinde kurulmuş ya da kurulacak bir bahçenin geçici olma ihtimali kalıcı olma ihtimalinden çok daha büyük. Hasankeyf’in betona gömüldüğü bir ülkede üç beş bağın, bahçenin, tarlanın ne önemi olabilir?

Ülkemiz hiçbir zaman iyi yönetilmedi, ülkemizde hiçbir zaman halkın refahı ve mutluluğu düşünülmedi yine de 80 öncesine kadar ülkenin doğal ve tarihi varlıklarını korumaya çalışan bir devletten bahsedilebilirdi. Şu anda memleketin delik deşik dağlarına, dev otellerle betonlaşan kumsallarına, tek bir yeşil alan bırakmayacak şekilde plansızca yapılaşan şehirlerine, gittikçe azalan orman varlığına baktığımızda sefil bir sömürge ülkesi görüyoruz. Devletimizin çok uluslu şirketlerin ya da iktidara yakın müteahhitlerin ve iş insanlarının kolluk gücü olarak hizmet verdiği, vatandaşın en değerli varlıklarının, topraklarının, sularının, ormanlarının bir anda buharlaşıverdiği, hiçbir kuralın olmadığı, hukukun her an çiğnendiği bir sömürge ülkesi. Bizde de, bütün dünyada da doğaya ve halka bu ihaneti yapan milliyetçi muhafazakâr iktidarlar.

Bilim insanlarına göre dünya tarihindeki altıncı kitlesel yok oluş başladı bile. Son kırk yılda dünya üzerindeki vahşi hayvan nüfusu yüzde 60 azaldı. Böcek ve arı türlerindeki keskin düşüş endişe verici. Önümüzdeki yıllarda özellikle sıcakların artmasıyla şu anda pandemiden ölen insan sayısından daha fazlasının sadece sıcaklardan ölmesi bekleniyor. Tabii yoksul ülkelerin, yoksul insanları daha ciddi tehdit altında. Bütün iklim modelleri Akdeniz havzasında kış yağmurlarının yüzde 10 ila yüzde 60 azalacağını tahmin ediyor. Özellikle bizim de bulunduğumuz doğu Akdeniz havzasında. Güneyimizdeki ülkelerdeki bitmeyen huzursuzluğun ve savaşların bir süredir devam etmekte olan bu kuraklıkla bağlantılı olduğu düşünülüyor. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde bildiğimiz anlamda medeniyetin sona ereceği hatta insan soyunun bile tükenebileceği konuşuluyor. Ve bütün dünya, yaklaşan bu felakete faşist-kapitalist liderlerle koşuyor. Zira kapitalizmin kendini sürdürmek için faşizmden başka çaresi kalmadı. Peki bizim dünyayı sermayedarlara yağmalatmak dışında çaremiz yok mu?

Dünya bizi ve başka milyonlarca canlıyı doyuran ve dinlendiren bahçemizdir. Değil bizim küçük küçük bahçelerimiz, hayatımızı mümkün kılan bu koskoca bahçe bile gözden çıkarılmış durumda. Dünyayı yöneten faşistler, hoşlarına gitmeyen birtakım fazlalıklardan, yoksullardan, azınlıklardan kurtulacaklarını ve bu büyük felaketi para kuvvetiyle atlatacağını zanneden para babalarıyla yollarına devam edeceklerini düşünüyorlar muhtemelen. Şu anda sürdürülmekte olan hem çevre politikaları hem de bu salgından sonra benimsenen sağlık politikaları, bu nefret dolu faşist kafaların insanlığın büyük bölümünü gözden çıkardığını gösteriyor. O gözden çıkarılan kesimlerse maalesef bu faşist yöneticileri en çok destekleyen kesimler.

Bir yandan da saldırı altındaki herkes bahçesini korumak istiyor. Bütün ülkede insanlar cansiperane doğayı ve topraklarını korumaya çalışıyor. Köyümüze yapılması planlanan taş ocağı vesilesiyle bunu görme imkânı bulduk. Konu toprak olduğunda, kötülüğe karşı ortak iyi savunulduğunda farklı siyasetler birlikte davranabiliyor. Gerçek tehdit, insanların hayatlarına gelip dokunduğunda ayıltıcı bir etkisi olabiliyor. Kimse doğasının bozulmasını, tarımsal üretimin elinden alınmasını, yaşamının sağlıksız ve tatsız bir hal almasını istemiyor. Şehirler zaten bu intihari sistemin yeniden üretilmesi üzerine kurulu, muhtaçlığın bir yaşam biçimine dönüşmüş olduğu yerler. Ama kırlarda hâlâ anlamlı bir üretim faaliyeti mümkün. Şu anda Türkiye’nin onlarca yerinde köylüler aslında bu anlamlı yaşam şeklini korumaya çalışıyor. Çok yaşlanmış olsalar da, sayıları çok azalmış olsa da.

Tek bir karış toprağımızı, tek bir ağacımızı, tek bir tarlamızı, tek bir bahçemizi bu akıl dışı üretim faaliyetine kurban etme lüksümüz kalmadı ama kırlarda hepimizin bahçesi olan dünyayı savunan bir avuç insan genelde yalnız. Bu yalnızlık dirençlerini azaltmıyor ama yenilmelerini kolaylaştırıyor. Bu ülkede toprağını, doğasını savunan yaşlı köylü kadınlara biber gazı atılıyor ama güçlü bir itiraz oluşturamıyoruz. Bizi bitirecek şey, müesses nizamın “bu hayasız akını” değil kendi “hayasız umursamazlığımız” olacak maalesef.

Altı yıldır her gün en az iki, çoğunlukla 4-5 saat çalışarak ektik, biçtik, çöl gibi bir yerde, aşırı olumsuz koşullarda bir bahçeyi yeşerttik. Bu susuzlukta meyve randımanı çok düşük olsa da sene boyunca sebzemizi büyük ölçüde bahçede yetiştirmeyi başardık. Geleceğimizi burada görüyoruz. Taş ocağının yapılmaması için bütün köyle birlikte mücadele veriyoruz. Elimiz fazla zayıf sayılmaz, umudumuz var. Şayet burada yaşamayı imkânsız hale getiren bir gelişme olursa yine başka bir yere gidip sıfırdan bir bahçe kurmayı düşünüyoruz. Belki bu sefer geçiciliği de hesap ederek.

İşte bizim bu mikro ölçekte yaşadığımız şey şu anda bütün dünyada makro ölçekte yaşanıyor. İnsan türünün budalalığıyla tetiklediği 6. kitlesel yok oluş başladı. Dünyamızı kaybediyoruz. Çaresiz değiliz ama çaresiz olduğumuzu düşünmek pasifliğimiz içinde bizi rahatlatıyor. İngilizce bir deyim var “I can’t be bothered” bunu tam çeviremiyorum. Hiç kendimi sıkamam, hiç kendimi üzemem, hiç kendimi zorlayamam gibi bir şey. Bütün bunları aç kaldığım zaman düşünürüm, bütün bunları susuz kaldığım zaman düşünürüm, bütün bunları etrafımda insanlar sıcaktan sinek gibi ölürken düşünürüm, bütün bunları daha yaşanır bir yer bulma umuduyla çıktığım göç yollarına çıkıp sınırlara yığıldığımda düşünürüm ama şu anda hiç kendimi sıkamam. Tüketimimi hayatta azaltamam, alışkanlıklarımdan asla vazgeçemem, bir çevre hareketini bile destekleyemem, bir imza bile atamam, bir paylaşım bile yapamam. Halbuki hepimizin yapabileceği şeyler var. Kalın kafalı bir tanıdığımıza bütün bunları tane tane anlatıp bizi nelerin beklediğini ve bunun nelerden kaynaklandığını anlamasını sağlamak bile önemli bir başlangıç olabilir.

Evet her şey geçici, biz bütün canlılar zaten ölümlüyüz, bahçe de canlı ve geçici. Her gün can yakan böylesi bir yozlaşmaya gırtlağımıza kadar batmışken çoğumuz umutsuzca “yok olalım daha iyi” diyoruz bazen. Yapılacak şeyler olduğu halde yapamadığımız, yapmadığımız için böyle berbat bir sona kendimizi mahkum etme fikri bana çok koyuyor. Aklı çalışan herkesin görebildiği bir çıkış var buradan. Kapitalizmden vazgeçilebilir. Bu konuda ciddi ciddi düşünen insanlar yazdıkları kitaplarla bize yol gösteriyor. Basit bir planlamayla durum hızla değiştirilebilir. Propagandayla insanlar böyle aptal ve gereksiz canlılara, kaba ve sevimsiz canavarlara dönüştürülebildiyse pekala aksi de mümkün. Yeni bir başlangıcı konuşmanın zamanı geldi. Yeni bir başlangıcı istemenin, nasıl yapılacağını anlatmanın, dünyayı kurtarmak için adımlar atmanın zamanı çoktan geldi. İnsan doğasına uymayan, insanı çürüten ve doğayı yok eden bu sistemden kurtulmanın zamanı geldi. Belki küçük bir köylü hareketine destek vermekle, dünyayı savunanların arkasında kalabalıklaşmakla işe başlanabilir.