İklim değişikliğine karşı bahçıvanlık

Üzülmeye ve korkmaya devam ediyoruz. Kapitalizmden çıkışı değil talep etmek, hayal bile edemiyoruz. Halbuki artık kapitalizmle, yağmacı neoliberalizmle, insanları hiçleştiren, bitki hayvan demeden bütün canlıları yok eden ve bunu sadece ve sadece kâr için, para için, imtiyazlı bir sınıfın lüksü için yapan bir sistemle devam edemeyeceğimiz çok açık. Acilen dayanışma ağları kurmamız, bambaşka bir ekonomik sistem talep etmemiz, konuya duyarsız kalan insanlara benimseyebilecekleri bir gelecek hayali sunmamız lazım.

Aslı Biçen

Şehirler büyüdükçe büyüdü. Şehir sevgisiyle dolu insanları bile bezdirecek bir hale geldi. Mesela benim çocukluğumun geçtiği Bursa son otuz yılda altı kat büyümüş. Dünyanın en bereketli ovalarından birini ağır sanayisi, tokileri ve kirliliğiyle kaplayarak. Halbuki ben çocukken hemen karşımızda boş bir arazi, evin az yukarısında buğday ekilen gelincikli tarlalar ve içinde yabani hayvanların da olduğu küçük bir koru vardı. Şehirde yaşasak bile ağaçları, bitkileri görebiliyor, ayağımızı toprağa basabiliyorduk. Apartmanların bahçelerinde hâlâ üzerine üşüştüğümüz meyve ağaçları vardı. O dönemde pazara çevre köylerden gelen gıdalarla beslenirdik. Yani tam da şimdi iklimi korumak için yapmamız gerektiği şekilde. Gıdaların dünyanın bir ucundan bir ucuna taşınması sırasında muazzam karbon açığa çıkıyor çünkü. Hatta İngiltere’de tutulan balıkların Çin’e gönderildiğini, orada işlemden geçirildikten sonra dondurulup geri gönderildiğini okudum geçen gün. İnanılmaz bir israf, neredeyse kötülük. Aklı mantığı ne kadar askıya aldığımızın en güzel kanıtı.

Yine bundan otuz yıl önce yerleşim yerlerinin yakınlarındaki tarlalara, bağlara gidip sebze ve meyveyi dalından toplayabilirdik. O zaman yediğim enfes şeftalileri bir daha hiç yiyemedim. Büyük şehirlerimiz çoktandır sürdürülebilir olmaktan çıktı. Her gün taşınan tonlarca gıda olmasa yiyecek bir lokma ekmek bulmak imkânsız ama kimse bundan tedirginlik duymuyor. İklim krizini geçtim bir benzin kıtlığı olsa aç kalabileceğini kimse düşünmüyor. Bu tuhaf sistem o kadar kanıksanmış. Halbuki geçen yüzyılın ilk yarısında yazılmış romanlarda, denemelerde mesela İstanbul’un nasıl bir bağlar bostanlar şehri olduğunu görürüz. Taze yetişen gıdanız ya bahçenizde ya da hemen kapıkomşu bir bostanda sizi bekler. Yerli tohumlarla ve zehirsiz üretilmiş, besleyici, leziz gıdanız. Bir şehirde oturmanız kaliteli yiyecek bulmanıza, hatta yetişirmenize neden engel olsun? Bütün araziyi ranta ve yapılaşmaya ayırmadıktan sonra pekala mümkün.

Ama şehirlerden umudu keseli çok oldu. Herkes kapağı bir sahil kasabasına ya da bir köye atma hayalleri kuruyor çoktandır. Orada minicik bahçesinde zehirsiz, domatesini biberini yetiştirmek istiyor. Kendi gıdasının tümünü yetiştirmek, kendine neredeyse tümüyle yeterli olmaksa hayal bile edilen bir şey değil. Bunun çok çeşitli maddi sebepleri var tabii ama sistemin bizi alıştırdığı hazırcılık, sadece tüketici olarak şekillenmiş zihnimiz, hayalgücümüzün bile ele geçirilmiş olması epey önemli etkenler. Peki şehirde bile yaşasak, bir karış toprağa hasret bile olsak kendi gıdamızı yetiştirmeyi hayal edemez miyiz?

Uzun süredir iklim krizini fazlasıyla kafama takmış durumdayım ve bildiğiniz gibi nahoş tablo, bilim insanlarının tahmininden çok daha hızlı gelişiyor. 4 Şubat 2020 günü İspanya genelinde ölçülen en yüksek sıcaklıklar 25-30 dereceler arası değişiyordu. Ocak ayında Oslo’da sıcaklık hiç 0 derecenin altına düşmemiş ve kar yağmamıştı. Yaklaşmakta olan emsalsiz felaket karşısında dünya halklarının üzerinde öyle ciddi bir atalet var ki küçücük çocuklar geleceklerini kurtarmak için bir şeyler yapmaya çalışıyor. İklim konusunda hiçbir şey yapmayacaksak büyük ihtimalle önümüzdeki on yılda gıdayla ilgili ciddi sorunlar yaşayacağız.

Kıtlık, açlık ve susuzluk maalesef uzak ihtimaller değil ama buna karşı politika geliştirilmesini talep edemeyecek kadar pasif vaziyetteyiz. Kendi sonumuzun gelişini ağır çekimde izliyoruz. Ben de uzun süredir büyük bir çaresizlik ve dolayısıyla büyük bir kaygı hissediyorum. Daha kalabalık olmak, sesimizi duyuracak kadar yükseltmek gereği çok acil ama sadece oturup daha fazla felaket haberi okumakla yetiniyoruz.

Üzülmeye ve korkmaya devam ediyoruz. Kapitalizmden çıkışı değil talep etmek, hayal bile edemiyoruz. Halbuki artık kapitalizmle, yağmacı neoliberalizmle, insanları hiçleştiren, bitki hayvan demeden bütün canlıları yok eden ve bunu sadece ve sadece kâr için, para için, imtiyazlı bir sınıfın lüksü için yapan bir sistemle devam edemeyeceğimiz çok açık. Acilen dayanışma ağları kurmamız, bambaşka bir ekonomik sistem talep etmemiz, konuya duyarsız kalan insanlara benimseyebilecekleri bir gelecek hayali sunmamız lazım.

Şu anda bunu yapmak için pek bir hareket görünmüyor maalesef. Herkes içine bulunduğu görece rahatlığı muhafaza etmekle meşgul. Rehavet devam ediyor. Kimse alıştığı düzen bozulduğunda neler olabileceğini tam olarak kestiremiyor. Eskinin korkunç yıkıcılığı, yeninin belirsizliğine tercih ediliyor. Herkes bir adım atmak için gerçekten aç kalacağı, susuz kalacağı, o adımı atmaktan başka çaresi kalmayacağı anı bekliyor. İklim öyle son anda atılacak adımlarla değiştirilebilecek bir sistem, hatta varlık değil maalesef. Bu iş için 50 yıl geç kaldığımızı söyleyenler var. Büyük hayvan çiftliklerinin derhal kapanması gerektiğine dair fikir birliği var çünkü en büyük salımı onlar yapıyor. Şu anda yoğun ağaçlandırma kampanyaları yapsak 40 ila 100 yıl içinde atmosfere saldığımız karbonun üçte ikisini ağaçların hapsedebileceğini söyleyenler var.

Konvansiyonel, endüstriyel tarımı bırakırsak, toprağı her sene derin kazmazsak, normalde toprağın içinde korunan karbonu atmosfere salmayacağımız için karbon salımını anlamlı miktarda azaltacağımızı söyleyenler var. Ama sonuç itibariyle insanlık olarak bitki yetiştirmekten tutun, seyahat etmeye, hangi gıdaları yiyeceğimizden tutun onların nasıl saklanacağına ve satılacağına, gündelik hayatımızın içine işlemiş türlü alışkanlık ve konforlardan vazgeçmemiz gerekiyor.

İklim krizinin yaratacağı felaketleri korkuyla bekleyen ve aşırı kaygılandığı için konudan uzak durmaya çalışan pek çok kişi olduğunu da gördüm sosyal medya sayesinde. Peki hepimiz bu fazlasıyla çalkalanmakta olan gemide şelaleye doğru ilerlerken ben ne yapabilirim, diye düşündüm. Belki burada son beş senedir ne yaptığımızı biraz anlatmalıyım. Biz şehirden kaçıp bir köye yerleşeli beş seneyi geçti. Maksadımız olabildiğince bütün gıdamızı, en azından meyve ve sebzeyi kendimiz yetiştirmekti. Aslında tarım için çok uygun olmayan bir yer seçmişiz ama bu suyu kıt, toprağı sığ arazide bile meyve ağaçlarımızdan yavaş yavaş ürün almaya başladık. Sebzemizi de büyük ölçüde kendimiz yetiştiriyoruz. Bitki bakımı, sıfırdan bir bahçe kurmak, kırda yaşamak konusunda bir miktar tecrübe biriktirdik. Elbette biz de iklimdeki değişikliklerin bütün emeğimizi silip götürmesinden korkuyoruz ama yine de burada küçük ölçekte bazı tedbirleri almak daha kolay.

Öncelikle örgütlenmemiz ve yepyeni bir hayat biçimine geçmek için bir şeyler yapmamız lazım ama onu yapana kadar kendi balkonumuzda sebze yetiştirmeyi, belki şehirlerin çevrelerindeki hobi bahçelerinden faydalanmayı, gerilla bahçeçiliği yapmayı, apartman bahçelerinden çimleri söküp yerine sebze ekmeyi, on on beş kişi bir araya gelip bir tarla kiralamayı ve kendi emeğimizle kendi gıdamızı yetiştirmeyi, kazanç elde edemediği için tarım yapmayı bırakmış çiftçilerle anlaşarak sağlıklı tarım uygulamalarıyla gıdamızı yetiştirtmeyi düşünebiliriz. Bu sonuncuyu özellikle tüketici kooperatifleri etrafında örgütlenerek yapmak mümkün. Ekeceğimiz her ağaçla, doğru tarım uygulamalarıyla yetiştireceğimiz her sebzeyle gezegene de katkıda bulunacağız. Ayrıca her sene alacağımız tohumlarla iklime yavaş yavaş uyum sağlayan daha dayanıklı yerli türler geliştirme imkânı da bulacağız. Bundan sonraki haftalarda bitki yetiştirmek konusunda pratik bilgilerle herkesi yeniden kendi yiyeceğini yetiştirmeye, gıda ve çevre politikaları konusunda taleplerde bulunmaya davet etmek istiyorum. Bir sonraki yazımda balkon bahçeciliğinden bahsetmek niyetindeyim.