Salgın, korku, özgürlükten kaçış ve arayış: Temel gelir mi?

Savaş ve salgın iki büyük irade kırıcı, güvensiz kılan, değersizleştiren olgudur. Kuşkusuz, boyunduruk altına alıp, köleleştiren, sömüren ve servet/sermaye birikimini kolaylaştıran. Ve, sinsi politikaların ilmik ilmik örülüp, bir rızanın inşasında kullanılan.

Yüksel Akkaya*

Korku savaş, hastalık gibi ürkütücü sonuçları olan olay ve olgularda ortaya çıksa da sonuçları kişiler, toplumlar, ülkeler vb. açısında oldukça etkili olmaktadır. Bir devrim kadar olmasa da önemli yapıları sarsmaktadır. Bugün korona da yüzyıllar öncesinin yıkıcı salgını veba gibi çok korkulan ve asla yakalanılmaması gereken bir hastalık olarak algılanmaktan çok algılatılmaya çalışılmaktadır. Doğal olarak salgın hastalık insanlarda yaşamlarının sonunun geldiği düşüncesini yaratır. Böyle olduğu için, hastalığa yakalanmamak, hastalıktan kurtulmak için hastalananlardan uzak durulmaya, onlardan kurtulunmaya çalışılır. Bunun için bazen vebada olduğu gibi hastaların toplandığı büyük karantinalar oluşturularak onlar toplumdan tecrit edilerek, daha hızlı bir ölüme terk edilir; bazen koronada olduğu gibi nüfusun belli kesimleri hayattan tecrit edilir. Elbette, yüzyıllar önce, girdiği her yerde büyük kırımlara yol açan, bazen nüfusun yarısını, bazen üçte ikisini, bazen de tamamını yok eden vebanın toplumda yarattığı dehşet duygusu ve korkusu hiç unutulacak gibi değil.

Salgın hastalık karşısındaki çaresizlik, insanları en acımasız ama en kolay yola iter. Bir büyük korku oluşturulur. Özellikle emekçiler için salgın korkusu çalışma yaşamında işsizlik ve gelir kaybı nedeni ile korkunç bir hal alır. İşsizlik, gelir kaybı bir salgının büyük korkusu gibi işçi sınıfının üzerine çökerken, yaratılan duygu adeta sonuçları itibari ile bir güven kırma, değersizleştirme, kimliksizleştirme aracı da olur.

Artık kapitalistlerin yedek işgücünü, nispi artı nüfusu oluşturan işsizler ile çalışanlar arasında düşük maliyetli emek gücü için bir rekabete de ihtiyacı yoktur. Salgın zamanlarında ücretleri baskılamak, işçileri ve işsizleri kontrol altında tutmak için, onlar arasında yıkıcı bir rekabet yaratmak için kapitalistlerin her zaman ihtiyaç duyduğu işsize de gerek kalmamaktadır.

“Temel gelir”, “vatandaşlık geliri” ile ilgilenenler, bu konuda politika üretenler kendi içinde değerlendirildiğinde iki, biraz zorlandığında üç ana kamptan temsilcileri olduğu ileri sürülebilir. İlk kamp, piyasa yanlısı neo-liberalcilerin yaklaşımı. İkincisi, sosyal demokratların. Üçüncüsü de Marksizmden beslenmiş, ama Marksizmle arasını açmış arayış içinde olan sosyal demokrasinin daha solundaki kesim. Her üç kesim de devrime karşı olmakla birlikte, ilk iki kesim açıkça meseleye kapitalist bir toplumun tahkimi açısından bakarken, üçüncü kesim, devrim yerine temel gelir aracılığı ile kapitalist toplumun sosyalist topluma evrilebileceğini düşünür ve devrimci yaklaşımlara da mesafeli durur. Bu üçüncü yaklaşımın en iyi temsilcisi E.O. Wright’tır. Bu nedenle bu üçüncü yol üzerinde durulmayacaktır. Sadece, devrimi ret eden, Leninist yaklaşımdan kaçınanlara, iyi bir referans olabileceğini belirtmekle yetineceğiz. Sol adına, bir önceki yazıda kısaca değindiğim liberal piyasacı yaklaşıma bir kez daha dikkat çekip, sosyal demokratların yaklaşımları üzerinde duracağım. Roebroek ve Bergman temel geliri değerlendirirken bu politikanın açmazlarına, sakıncalarına da dikkate değer en önemli eleştirileri yapmaktadırlar. Bu nedenle olsa gerek, bu iki araştırmacının değerlendirmeleri A. Buğra-Ç. Keyder derlemesinde kendisine yer bulamamıştır. Roebroek 1993 yılında yayınlanan makalesinde temel geliri ören piyasa yanlısı liberallerin asıl amacının sosyal devlet harcamalarını azaltmak, vergi sistemini sadeleştirmek, bürokrasiyi azaltmak, piyasaya dayalı çözümleri güçlendirmek olduğunu belirtmektedir. Kuşkusuz, bu durum devletin emek aleyhine güçlendirilmesi, sermaye adına zayıflatılması, tüketim aracılığı ve devletin elindeki kaynaklar aracılığı ile sermayenin daha güçlü olarak beslenmesi, emekçiler için bütçeden harcanan kaynakların kısıtlanarak bu finansmanın sağlanmasından başka anlam taşımamaktadır. Zira, temel gelir uygulaması, sosyal güvenlik, sosyal yardım gibi temel sosyal politika önlemlerini de gereksiz kılacak, böylece, bu güne kadar piyasa dışı kalmış pek çok sosyal politika konusu piyasada alınıp satılan mal ve hizmetlere dönüştürülecektir. Yani, temel gelir, sermayeyi yeniden yeniden beslerken, tüm halkı bir gelir elde etmesine karşın bir kez daha yoksullaştıracaktır. Ki, bu kapitalizmin temel yasalarından biridir. Bu nedenle, piyasacı liberallerin temel gelir, vatandaşlık geliri gibi yeni politikaları önermesi anlaşılırdır, sistemin doğasına uygundur. Bir taş ile iki kuş vurulmaktadır. Bir, kapitalizmin herkese bir gelir verebileceği yanılsamasını yaratmaktadır; iki, temel harcamaları azaltıp, sosyal politikanın önemli harcama kalemlerini piyasaya açarak yeni kâr olanakları yaratmaktadır; üç, tüketimi besleyerek sermaye cephesinin önemli bir sorununu çözmektedir; dört, kapitalist düzene karşı biriken büyük bir öfkeyi emerek, sistemle bütünleşmeye aracılık etmektedir. Bu hali ile temel gelir, vatandaşlık geliri kapitalist sistemi tahkim eden politikalar olmakta; adeta Dünya Bankası’nın yoksulluğu yönetme politikası ile örtüşüp, hatta onu aşmaktadır. Böylece, dünyanın ezilenleri, sömürülenleri kadar işsizleri, yoksulları da kapitalist düzen ile “mutlu” olmaya davet edilmektedir. Herkesin bir temel gelir, vatandaşlık geliri elde ettiği yerde, bunu sunan kapitalist bir toplumda sendikal örgütlenmeye, sol partilere ihtiyaç var mıdır? Soru önemlidir. Yanıt ise çok basittir: uzun ya da kısa bir zaman için temel gelir/vatandaşlık geliri yaklaşımı solu ve sendikaları “marjinal” kılacaktır. Kuşkusuz, marjinalleştirilen bu kesimlerin yokluğunda kapitalist düzen kendisini bir daha tahkim edecektir; dünden kalan, kan ve isyan ile elde edilen ne varsa hepsini “düzledikten” sonra gerçek yüzünü gösterecektir. “Ceza Endüstrisi” hapishane tarihinin yeni bir kavramı olmaktan çıkıp, bir toplumun, kapitalist toplumun bizatihi kendisini açıklayan bir olgu olacaktır. Kuşkusuz, bir de aşırı dinsellik gerekecektir, uyuşturmak, bir lokma bir hırka ile yetinilmesi ve çok şükür denilmesi için. Marksizmle tanışmış, ama marksizmi aşmaya çalışan, “yeni” arayışlar içinde olan E.O. Wrightgilleri bir kenara bırakırsak, sosyal demokrasi adına kapitalizmi bir kez tahkim eden hümanistlere devrimciler, sosyalistler, Marksist-Leninistler olarak daha temkinli yaklaşmak zorundayız. Piyasacı liberaller ile hümanist sosyal demokratlar kapitalist madalyonun iki yüzünü temsil etmekte, biriken devrimci öfkeyi bastırmaya çalışmaktadırlar. Ne yazık ki, burada sol adına yola çıkanlar ne Gorz’u ne de Wrightgilleri anlamaktadır. Önerimiz, Dünya Bankası’nın yoksulluğu yönetme taşeronluğuna soyunmuş olanlara bizim söylediklerimize olmasa da A. Tonak’ın yazdıklarına bakıp, bir daha düşünmeleridir. Temel gelir/vatandaşlık gelirini savunanların en solunda olan E.O. Wright bir devrime, devrimci duruma karşı ise devrimcilere ve sosyalistlere düşen bu yeni “şeye” oldukça temkinli yaklaşmalarıdır.

Neden?

Soru hem çok basit, hem çok zor!..

Öyleyse tarihe bakmak, biriken derslerden çıkarabileceğimiz deneyimlere bakmak gerekir.

Ne ilginçtir ki insanlık tarihi bir bakıma korkunun da tarihidir. Bu korku kendisini iki temel olayda açıkça ve yaygın olarak açığa vurur: Savaş ve salgın hastalık… İkisi de iradeyi teslim alan, korunma ve yaşama kaygısı ile her şeyi kabule hazır ve rızayı “gönüllü” inşa eden “süreçlerdir”, istisna gibi görünse de, istisnayı kurallaştıran.

Salgın ve savaş toplumu “düzleştirici” iki önemli “araçtır” bir korkunun, kaygının, belirsizliğin ve kuşkusuz her şeye rağmen yaşamak isteyenin kaynağı olarak. Kuşkusuz, hem bireysel, hem toplumsal ve elbette sınıfsal.

Roma İmparatorluğu sona erdiğinde kısa bir süre özgür hayat yaşayan köylüler, barbarların yağma ve kırımlarından kurtulmak için güvenli, korunaklı alanlar aradılar; özgürlüklerinden vazgeçip feodallere sığındılar. Korku, kaygı ve belirsizlik… Ve, özgürlükten kaçış, yaşamak için iradi düşünüş ve eylemden vazgeçmek, arayışı unutmak…

İkinci büyük özgürlükten kaçış dalgası, tarihin bir ironisi olarak bu kez, sığınılan bu feodal güvenlik kalesinden kapitalizmin daha konforlu, görkemli görünen kentlerine kaçış oldu. Köylüler, özgür bir hayat için, emek güçlerini satmak için yığınlar halinde imalathanelere, fabrikalara birer eza/ceza evi olarak koştular… Kökleri beş yüzyıl kadar öncesine gitse de yağın salgın hastalık olarak geçmişi yaklaşık iki yüzyıldır. İradesini teslim etmiş, güveni kırılmış, günübirlik yaşayan bir “kalabalık”…

Kuşkusuz diyalektiğin de çağrısı vardır, karşıtını yaratmak için. Son iki yüzyıl, işçi sınıfının aynı zamanda bir arayış içinde olduğu, kimliğini aradığı, prangasını kırmak istediği, korkuyu yenip güvenle, inatla özgürlüğü aradığı dönemdir de. Tıpkı, Lyon ve Paris Komünleri gibi. 1848 devrim arayışları gibi… Elbette Ekim Devrimi gibi, Çin Devrimi gibi, Küba Devrimi gibi kendisini yenileyerek, geliştirerek, uyarlayarak. Geriye kalan, iradeyi kıran, güveni sarsan, kimliksizleştiren, karaktersizleştiren her büyük korkuyu yenme isteği ve deneyimidir.

Savaş ve salgın iki büyük irade kırıcı, güvensiz kılan, değersizleştiren olgudur. Kuşkusuz, boyunduruk altına alıp, köleleştiren, sömüren ve servet/sermaye birikimini kolaylaştıran. Ve, sinsi politikaların ilmik ilmik örülüp, bir rızanın inşasında kullanılan.

İçinden geçtiğimiz korona günleri de bir kez daha sermaye cephesi için bir salgın aracılığı ile toplumun daha kalın zincirlerle prangalanmasının, özgürlük düşüncesinin unutturulmasının, sadece yaşamak uğruna büyük “fedakarlıkların” yapılmasının istendiği bir zaman dilimi olmaktadır.

Kavramlar ve sözcükler düşünmek için vardır. Bu nedenle, başkasının değil kendimizin kavramları ve sözcükleri ile düşünmeye çalışmalıyız. Özellikle bu korona günlerinde. Temel gelir mi, kapitalist sisteme yeniden can suyu mu? Yoksa korkuyu yenip, büyük özgürlüğe koşuş mu?

Yeni bir hayat için korkuyu yenip, güvenle, ısrarla yeni bir arayış içinde olmalıyız… Bu “kapatılma” günlerinde sanal dünyanın somut araçları ile fizik mesafeyi koruyup siyasal mesafeyi omuz omuza kılacak kadar daraltarak yeni bir sınıfsal mücadelenin olanaklarını yaratıp, araçlarını oluşturup yeni Ekimler aramalıyız.

A.Tonak, “E. O. Wright’in ‘Sosyalizmi’ , Birgün, 23.11.2007

Barbara R. Bergman, “A Swedish-Style Welfare State or Basic Income: Which Should Have Priority?”, Politics&Society, Vol.32, No. 1, Mach 2004.

Joop M. Roebroek, “Images of the Future: The Basic Income Challenge”, Policy Studies Review, Sprin/Summer 1993, 12:1.

*Prof. Dr., Hacı Bayram Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sosyal Politika çalışma alanı


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.