Hasan-Âli Yücel'i yeniden anlamak

Yücel, Cumhuriyet tarihimizin aşılamayan milli eğitim bakanıdır. Tüm uğraşı ülkenin dağlarında, bayırlarında kendi kendine açıp solan çiçeklerin bırakılmamasına yönelik ilerici-hümanist bir eylemdi. Yücel, oğlu Can Yücel'in deyimiyle çağın en güzel maarif müfettişiydi. Unutulmadı, unutulmayacak.

Kemal Kocabaş* 

“Yurdunu sevmek solculuksa, Hasan-Âli Yücel, solcuydu tabii… Atatürkçülüğün halk ihtiyaçları temeli üstüne kurulu halkçı bir devlet anlayışı, ortaçağdan yeniçağa geçmemiz uğruna girişilen bir uygarlık savaşı bellemek solculuksa, Hasan-Âli Yücel solcuydu…Türkiye’yi, sularında çarşaflı balıkların yüzüştüğü bir kapalı havuz değil, insan oğluna yenilik uçaklarına açık, ışıl ışıl bir havaalanına çevirmek istemek solculuksa Hasan-Âli Yücel solcuydu… 2. Dünya harbinde Türkiye’yi bir SS kışlası kılmaya yeltenen ırkçıları dağıtmak solculuksa Hasan-Âli Yücel solcuydu… Evet; yurtta tek kişi aç, bakımsız, tek kişi okuyup yazmasız kaldıkça, rahat nefes almamacasına yaşamak solculuksa Hasan-Âli solcuydu… Sanatı devletin başı sıkıştıkça çığırtkanlık etsin diye aklına getirdiği, ya da “yar bana bir eğlence” kabili seyrandan seyrana andığı bir kırık dökük ufak tefek insanlar çevreltisi değil, insanoğlunun birlikte yaşama, daha iyilere, daha güzellere doğru özleminin en kökten, en içten belirtisi belleyip, tiyatrayı, operayı, edebiyatı, güzel sanatları, mimarlığı, musikiyi bir devlet meselesi genişliği içinde ele almak solculuksa Hasan-Âli solcuydu.”

1961 yılında yayınlanan İmece derginin ikinci sayısında Can Yücel, babası Cumhuriyetin aşılamayan, aydınlık, hümanist Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel’i bu ifadelerle tanımlar. Yücel, 1897 yılında İstanbul’da doğar ve 26 Şubat 1961 yılında da İstanbul’da vefat eder. Yücel, eğitim tarihimizde Milli Eğitim Bakanlığına liyakatıyla, birikimiyle, emeği ile gelen ve çok başarılı olan bir eğitim ve kültür adamıdır. Öğretmen, maarif müfettişi, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, Orta Öğretim Genel Müdürlüğü yaparak İzmir Milletvekili olmuş ve 1938-1946 tarihleri arasında tüm bu birikimlerle taçlandırılmış ışık saçan Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Yücel, yazdığı ders kitapları, eğitim ve kültür dünyamıza yaptığı katkılarla, ülkemiz insanlarının evrensel dünyaya açılımını sağlayan 64 yıllık onurlu bir yaşama imza atmıştır. Aramızdan ayrılışının 59’uncu yılında Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği (YKKED) şubelerimizde düzenlenen etkinliklerle Yücel’i günümüze onurla taşımaktadır. Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç beraberliğinin ortak aklı hayata geçirmek anlamında eğitim tarihimizde özgün bir yeri vardır. Onların beraberlikleri yoksul köy çocuklarının hayatlarını değiştirmiş, onlara eğitim hakkı penceresini açmışlardır.

UNESCO, insanlığın evrensel dünyasına katkı sağlayanları seçerek 100’üncü doğum günlerinde onların adını dünya yılı olarak ilan etmektedir. Ülkemizden de Mustafa Kemal, Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Nâzım Hikmet’i selamlamış ve son olarak 1997 yılını da Dünya Hasan-Âli Yücel yılı ilan ederek Yücel’i selamlamıştır. UNESCO karar gerekçesinde “Türkiye’de eğitim alanında reformlar yapan, kırsal kesimde okumaz-yazmazlığa karşı koymak için Köy Enstitülerini kuran, programlı bir şekilde Dünya klasiklerini Türkçeye çevirten, UNESCO Kuruluş Anlaşmasına üye ilk 20 ülke arasında bulunan, Türkiye adına imza koyan ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Kurucusu şair-yazar, eski Milli Eğitim Bakanı merhum Hasan-Âli Yücel’in doğumunun 100’üncü yıl dönümü olan 1997’de anılmasını kararlaştırmıştır.” ifadeleri yer almıştır.

Yücel, laik, demokratik eğitimden yana taraftır. Erken yaşta, öğrencilerin soyut işlem dönemine geçmeden din eğitimi verilmesini 1901 yılında, dört yaşındayken din eğitimi veren sıbyan okulunda yaşadıklarıyla değerlendirir. Bu süreci “Bir taraftan öğretme usulünün ilkelliği, diğer taraftan ne yaptığımızı ve ne okuduğumuzu hiçbir suretle bilmeyişimiz, küçük yaşta zekamızı ezmek, bilincimizi karartmak için yeterli sebeplerdi.” ifadeleriyle değerlendirir. Bu yorum, günümüzdeki eğitimin dinselleştirilmesi ile ilgili yoğun çabaya karşı pedagojik bir yanıttır. “Zekanın ezilmesi” demek çocuğun doğuştan getirdiği yetileri kullanamaması anlamına gelmektedir.

Yücel, 24 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet ile tanışır. O süreci de “Artık ben hürriyetin ne olduğunu anlamıştım. Sıra anlatmaya gelmişti. Önüme gelene ne olduğumuzu, hürriyetin ne manaya geldiğini açıklamaya başladım” diyerek anlatır. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecinde çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde Yücel için “hürriyet” kelimesi bir yaşam biçimi olur ve düşünsel iklimi şekillenmeye ve o yaşlarda kendini yaratmaya başlar. Önce hukuk, daha sonra felsefe eğitimi alan Yücel 1921 yılında iyi yetişmiş genç bir öğretmen olarak İzmir Erkek Öğretmen Okulu’nda öğretmendir. 2 Şubat 1923 İzmir’de Mustafa Kemal’in halka açık yaptığı bir toplantıda “Gelecekte bilim-kültür hayatımızda medresenin yeri ne olacaktır? Bugün fosil mevkiinde bulunan medresenin irfan hayatı bundan sonra nasıl olacaktır? Zatı alileri bu hususta ne düşünüyor, bunu öğrenmek istiyorum?” şeklindeki sorusu Yücel’in Mustafa Kemal ile ilk buluşması olmuştur. 1923’teki bu sorunun günümüzde tekrar güncel hale geldiği çok açıktır.

Cumhuriyetin eğitim bakanları 1926-1929 Mustafa Necati, 1931-1933 Dr. Reşit Galip, 1936-1938 Saffet Arıkan, 1938-1946 Hasan-Âli Yücel cumhuriyet eğitim devriminin bütünselliğini aynı inanç, duygu ve heyecan ile taşımışlardı. Mustafa Necati, cumhuriyet eğitim devriminin çatısını kurmuştur. Yücel, Necati’nin bakanlığını “Necati’nin eğitim bakanlığına atandığını duyunca sönük ve paslı eğitim ufuklarımızda beklediğimiz günün doğduğuna inandık. Onun bakanlığa geçişi bütün emellerimizin hakikat olacağı devrin başladığını göstermektedir” ifadeleriyle genç bir eğitimcinin duygu dünyasını yansıtıyordu. Dönemin önemli tanıklarından Rauf İnan, Yücel dönemini ve bütünselliği “…Necati’den yedi yıl sonra Milli Eğitim’de geniş gelişme ufukları açan Saffet Arıkan’la ondan sonra gelen Hasan-Âli Yücel’in büyük başarılarında Necati’nin payı vardır. Onlar, Necati’nin müsteşarı Nafi Atuf Kansu’nun yardımıyla buldurulup bakanlığa aldığı değerli kişilerdir” ifadeleriyle bize taşır. Yaşar Nabi Nayır’ın “Hasan-Âli Yücel aklıyla Batı’da, gönlüyle de Doğu’da bir düşünürdü” olarak değerlendirdiği Yücel, 1930’lu yılların başında “Mevlana’nın Rubaileri, Goethe, Bir Dehanın Romanı ve Türk Edebiyatına Toplu Bakış…” başlıklı kitaplarını yayınlar.

Hasan-Âli Yücel, 1938-1946 arası “ilköğretim, halk eğitimi, köy eğitimi, sanat eğitimi, teknik eğitim, güzel sanatlar, yayın, yüksek öğretim seferberliği” ve pek çok alanda önemli çalışmalara imza atmıştır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile beraber ürettikleri ve evrensel eğitbilim dünyasına armağan ettikleri kazanım, köy enstitüleri aydınlığıdır. Bu kazanımın arkasında cumhuriyet eğitim devrimine inanç ve tutkuyla bağlı yurtsever iki aydının yaşamlarının örtüşmesi önemli dinamiktir. CHP içi ve TBMM’deki dengelerde Yücel, uygulamalarda ve enstitülerin kuramının oluşturulmasında Tonguç işbirliği içinde enstitüleri var etmişlerdir. 1936 eğitmen kursları deneyiminin yarattığı olumlu çıktılar, köy öğretmen okulu deneyimi ve Tonguç’un “Canlandırılacak Köy” projesi Yücel’in 17 Temmuz 1939 tarihinde yapılan 1. Maarif Şurası’ndaki şu söylevi; “…Memleketimizde okuma yazma öğrenmemiş tek vatandaş bırakmamak için alınması gereken acil tedbirler vardır… Köy öğretmenini, köyde doğmuş, büyümüş, köy hayat şartlarını yakından duymuş gençler arasından seçip köy hayat şartlarının canlı olarak yaşadığı öğretmen okullarında yetiştirmeyi prensip olarak ele almış bulunuyoruz…” enstitülere giden önemli bir kilometre taşı olmuştur. “Biz imamın yerine devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik. İşte köy enstitüleri fikri böyle doğdu” ifadeleriyle Yücel düşüncelerini paylaşıyordu. Aynı yıl içinde 1-3 Mayıs tarihleri arasında “Birinci Neşriyat Kongresi” yapılarak aydınlanma ve kültür devriminin tuğlaları üst üste konuyor, Mustafa Kemal 1940’lı yıllara taşınıyordu. 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM’de 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası görüşülürken meclis kürsüsünde toprak ağalarına karşı direnen ve yasasının geçmesi için mücadele eden bir milli eğitim bakanıdır. Konuşmasında “…Köy enstitüleri ilkesi, bu pratik ilke tamamıyla bizimdir. Taklit değildir. Türkçe buluştur. Benzersizdir. Çünkü millet sevgisi gibi bir kaynaktan ilhamını almıştır. Pedagoji kitapları yazmaz, klasik pedagoji bilmez. Bilmezler, çünkü bir eğitim kuramı değil, ulusal bir kalkınmanın temel ilkesidir ve onun gerçekleşmesi, hayata geçmesi atılımıdır” ifadeleriyle enstitüleri anlatır.

Yücel, 1943 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin açılış töreninde “ “…Bilmeliyiz ki, her türlü hurafeleri silip, süpürecek olan bereketli yağmurlar, pozitif bilimlerin yaşatıcı ve besleyici bulutları içerisindedir. Iskolastik ve bizim tarihimizdeki adıyla medresecilik zihniyeti, ancak pozitif bilimlerin prensiplerine ve deneyimlerine inanmakla ortadan kalkabilir” ifadeleri akıl ve bilimi temel alan bir düşün dünyasının yansımasıdır. Yücel, demokratik, özerk bir üniversiteden yanadır. Hazırladığı 1946 üniversite yasa tasarısını “ Ana prensip üniversitelerin özerk olmasıdır. Bu özerklik, yönetimde, öğretimde ve mali alanlardadır. Üniversitelerin özerkliği bir oluşun, erginliğin ifadesi olduğu zaman değerlidir. Biz, üniversiteyi oluşturan fakülteleri kendi örgütleri içerisinde bağımsız ve ondan oluşan üniversiteleri aynı suretle muhtar, özerk birer kurum halinde bu kanunla yeniden düzenliyoruz.” ifadeleriyle meclise sunar. Yine Yücel dönemi ülkede opera ve konservatuvarın kurulduğu, müzeciliğin yaygınlaştığı bir döneme karşılık gelir.

2018’de ülkenin içinde bulunduğu ağır koşulların izlerini Yücel’in 1946 seçimleri öncesi bakanlıktan ayrılmadan önceki gözlemlerinde görebilmekteyiz. Yücel gözlemlerini: “…DP’nin yaptığı propagandaları görüp dinledikçe endişe ediyorum. Çünkü demokratik bir parti propagandası değildi. Yer yer gericilik tahrik ediliyordu. Atatürk ve eserlerini yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. İnönü’ye bu demokrasi filan değil, düpedüz gericilik dedim. Fakat İnönü çok partili demokrasi rejimine gönül vermişti bir kere… Politikadan ayrılmaya karar vermiştim…” şeklinde aktarır. Yücel, 1946-1961 arasında yazmaya, düşünmeye, düşüncelerini söylemeye devam eder. Ülkedeki gelişmeleri endişeyle izleyerek “Şimdilerde cemiyetimiz eskiye pek daldı. Bugünden üzüldükçe, gerilere gitmeye, saadet devirlerini, tarihe karışmış anlarda aramaya pek düştü. Bu gidiş ve arayış, bizde tarih bilincini uyandırıcı bir tecessüs hissinden ziyade sıkıntılı ruhlar için bir nefes alma, sığınak bulma duygusu oldu. Bu fena!… Bu fena!.. Çünkü geride yaşayarak ileri insan olma imkânlarını azaltmaktadır. Eskiyi ve geçmişi bilme başka, eskide ve geçmişte yaşama başka şeydir. Ölmüş günlere bağdaş kurarak, ses hızını geçen uçak devrinde mazi afyonkeşliği etmek, uyumak değil, ölmektir. Ölemeyiz, yaşamaya mecburuz.” ifadeleriyle günümüze yönelik hâlâ geçerli olan uyarılarını onurla yaptı. Yücel 1950’li yıllarda İş Bankası Yayınları’nın başına geçtiğinde 1959 yılında yayınlanan Alman faşizminin zulmünü anlatan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri “ adlı kitabın önsözünde “Biz de hayatına doyamadan ölen bu zavallı kızcağız gibi insanlığın iyi geleceklerine, aralarında Kabiller bulunsa da Habil kadar temiz ruhlu olanlarının da her zaman var olacağına inanıyoruz. Dileğimiz şudur ki, Habiller’in çokluğu Kabiller’in ortaya çıkmasına mani olacak kudrette bulunsun” ifadeleriyle faşizme karşı duruşunu ifade eder.

Yücel, 26 Haziran 1960 tarihinde yol arkadaşı İsmail Hakkı Tonguç’un kaybı sonrası 7 Temmuz 1960 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “Çilekeş Tonguç” yazısında “Bu satırları gözyaşlarımla yazıyorum. Kırk yıllık dostum ve uzun yıllar çalışma arkadaşım İsmail Hakkı’yı Cebeci’nin susmuşlar diyarına bırakıp döndüğüm şu anda, mezarının başında yüreğimden gelenleri dökerek konuştuğum gibi derin bir acı içinde kalemimi kalbimden taşan duyguların akışına bırakıyorum… Üstünden ve altından uğradığı vefasızlıklara karşı gösterdiği sabır, Tonguç’un ne kuvvetli bir adam olduğunun delilidir… Tonguç, Türk eğitiminin Pestalozzi’sidir. İsviçre’li Pestalozzi, yoksul ve kimsesiz çocukları okutup eğitmek için çalışmıştı. Tonguç, aynı acıyan ruhla köy çocuklarımızı bilginin ışığına kavuşturmak için çabaladı…” ifadeleriyle Tonguç’a veda eder.

Yücel’in kaybı sonrası onu yakından tanıyan Sabahattin Eyüboğlu “Her düşüncesi, her savaşı yeni ve mutlu bir Türkiye’ye çevrikti. İnsan olaraksa dünyaya hiç sınır tanımayacak kadar açıktı… Yücel bu memlekette, kelimenin cömert, su götürmez anlamıyla iş görmüş adamdır… Taşkın diriliği, gürbüz kahkahası ve hele yalın, keskin bakışlı, sağlam renkli gözleri ölümü kovar gibiydi çevresinden. Ölümün bir fiskeyle yıktığı Yücel, gürül gürül yaşayan bir insandı” cümleleriyle Yücel’i anlatır.

Yücel, Cumhuriyet tarihimizin aşılamayan milli eğitim bakanıdır. Tüm uğraşı ülkenin dağlarında, bayırlarında kendi kendine açıp solan çiçeklerin bırakılmamasına yönelik ilerici-hümanist bir eylemdi. Yücel, oğlu Can Yücel’in deyimiyle çağın en güzel maarif müfettişiydi. Unutulmadı, unutulmayacak. Aramızdan ayrılışının 59’uncu yılında anısına saygıyla…

*Prof. Dr. 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.