Kırmızı Pazartesi ve kasım ayı üzerine bir şerh

Santiago Nasar cinayeti ve Kırmızı Pazartesi romanı üzerinden yıllar geçti lakin coğrafyamızda her daim yeni birtakım 'Kırmızı Pazartesi’ler ve 'Santiago Nasar’lar eksik olmadı. Kasım ayı da, bunların zirveye ulaştığı bir ay olarak hafızalarda kalmaya devam edecektir.

Abdulkadir Anğay

“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için saat 05.30’da kalkmıştı.”

Bu sözler, işleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsünden; Kırmızı Pazartesi romanının giriş paragrafından. Roman kahramanı olan Santiago Nasar’ın öldürüleceğinin daha ilk satırlardan okura sunulması, sonu belli olan bir cinayet romanından öte birtakım mesajlar verme gayesinin bir sonucudur. Okura verilen en önemli mesaj ise Santiago Nasar’ın öldürüleceğinin neredeyse tüm kasaba halkının bildiği lakin hiç kimsenin bu cinayeti engellemeye dönük bir girişiminin olmadığıdır. Herkesin büyük bir sessizlikle bu cinayeti izlediği aktarılır. Kasaba halkına göre namus uğruna işlenen bu cinayete sessiz kalmak toplum vicdanının bir gereğiydi.

Kırmızı Pazartesi, kuşkusuz ki sadece bir cinayet hikâyesi olarak değerlendirilemez. Gabriel Garcia Marquez, Nasar’ın yaşadıklarından yola çıkarak kendi toplumunun bir çözümlemesini yapmış ve sosyolojik çıkarımlarda bulunabileceğimiz bir esere imza atmıştır. Üstelik onun toplum çözümlemesi sadece kendi ülkesiyle de sınırlı kalamaz. Kitaptaki olaylar; bizim için uzak olan Kolombiya’da değil, pekala ülkemizde de geçebilirdi. Öyle ki kasaba halkının gelenek ve kültürel kodlara bağlı yaşayış biçimiyle, toplumsal olaylara verdiği tepkiler bize hiç yabancı gelmiyor.

Santiago Nasar cinayeti ve Kırmızı Pazartesi romanı üzerinden yıllar geçti lakin coğrafyamızda her daim yeni birtakım Kırmızı Pazartesi’ler ve Santiago Nasar’lar eksik olmadı. Kasım ayı da, bunların bir nevi zirveye ulaştığı bir ay olarak hafızalarda kalmaya devam edecektir. Kasım ayı, bizlerde oluşan “ne kadar çok eksilmişiz bu hayattan”  düşüncesi ile beraber geçti.

Tarihler 23 Kasım 2015’i gösterirken ülkenin adı konulamamış coğrafyasında yıllardır süre gelen çatışmalar şehir merkezlerine taşınmış, adına ‘çözüm süreci’ denilen dönem kapanmıştı.  Yeni çatışmalı dönem büyük yıkımlarını her alanda gösterdiği bir zamanda haber ajanslarına “Demirtaş’a suikast girişimi” başlığıyla bir haber düşer ve şu ifadelere yer verilir , “HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın makam aracının arka camında kafa hizasında mermi izi tespit edildi.”

Bu haber, dönemin koşulları düşünüldüğünde korkunç bir gözdağı mesajıydı, Demirtaş da buna atıf yaparak akşam saatlerinde Twitter’dan Kürtçe “Mirin bi emre Xwedé ye (Ölüm Allah’ın Emri ) mesajını paylaşır. Kendisini telefonla geçmiş olsun için arayan,  Diyarbakır Baro başkanı Tahir Elçi, konuşmasında Demirtaş’a hitaben “Bizler, başı yastıkta ölecek insanlar değiliz”  demiştir.

Tahir Elçi, bu konuşmadan birkaç gün sonra, Dört Ayaklı Minare’nin önünde, “Birçok medeniyete beşiklik etmiş bu kadim bölgede insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz”  dediği sırada “herkesin gözleri önünde” katledildi.

Demirtaş da Tahir Elçi katledilmeden önce aralarında geçen bu konuşmayı teyit edercesine şunları söylüyordu; “Elçi, yatağında, yastığında ölmeyeceğini bilenlerdendi. Hepimiz böyle çıkmadık mı yola? Çocuklarımız torunlarımız yataklarında rahat ölsünler diye canımızı ortaya koyduk, bizi yıldıramazlar böyle.”

İŞLENECEĞİNİ SAĞIR SULTANIN BİLE BİLDİĞİ CİNAYET: AVUKAT ŞEVKET ÖZDEMİR

Şimdi ise Demirtaş’ın beyanıyla “canını ortaya koymuş, başı yastığında ölmemiş” birine daha uzanacağız. Hayatını Kürt halkının hak mücadelesine adamış, İnsan Hakları Derneği Tatvan sorumlusu Avukat Şevket Epözdemir, 25 Kasım 1993’te sabah gittiği ofisinden akşam saatlerinde eşine “Eve dönüyorum” diye telefon açtıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Ertesi gün gözleri bağlı ve yüzünden vurulmuş halde Güroymak ilçesi civarında yol kenarındaki bir kanalda bulundu. Faili meçhuller için mücadele ederken “faili meçhul” bir cinayetle katledildi.

Bulunduğu ilçenin, Tatvan Tugay Komutanı General K.T bölgede hak mücadelesi içinde yer alanlara karşı düşmanca bir tavır almıştı. K.T’nin tehditler savurduğu bir dönemde şüphesiz ki bundan nasibini alanlar arasında Şevket Epözdemir başı çekiyordu.

Ağabeyi Şakir Epözdemir şöyle anlatacaktı; “Şevket Hoca, barışsever ve demokrat bir insandı. Onun öldürüleceğini Bağdat’taki sağır sultan bile biliyordu. Yıllarca onu zorladım. ‘Ne olur gel Ankara’ya yerleş’ dediğimde bana o güzel gülüşü ile şöyle cevap veriyordu: Ben yanmazsam, sen yanmazsan, kim yanacak bu çaresiz halk için.”

YÜREĞİNİ HALKININ YÜREĞİNİN YANINA KOYMUŞ KÜRT AYDINI: MEDET SERHAT

12 Kasım 1994 günü, eşi Yurdanur Serhat ile bir düğünden dönerken açılan ateş sonucu yaşamını yitiren Medet Serhat, tavrıya duruşuyla, kibarlığıyla pek çok olumlu özelliği kişiliğinde toplayan bir Kürt aydınıydı. Birçok çevrede kendisine “Kürt Prensi” denilirdi.

Medet Serhat, hayatının büyük bölümünü halkı için mücadele ederek geçirmiştir. Bu mücadelesine çok erken yaşlarda başlamış, daha üniversite sıralarındayken  yaşanan; Kürtlerin, Türk mahkemelerindeki ilk resmi kamusal taleplerini açıkladıkları davanın, 49’lar Davası’nın sanıklarındandır. Yargılanan diğer arkadaşlarının beyanlarına göre davaya konu olan protesto eyleminin hazırlanmasında, Medet Serhat büyük bir pay sahibidir.

1990 yılında, bir grup Kürt aydını ile birlikte, KÜRT-KAV, yani o günkü adıyla “Kürt Hak ve Özgürlük Platformu’nu kurdular. 1991 yılında “Barış Derneği” davasında avukatlık yaptı. Ekim 1994 tarihinde Ankara DGM’de yargılanmış olan, kapatılan DEP milletvekillerinin avukatlığını da üstlendi. Serhat Bucak şöyle anlatır arkadaşı Medet Serhat’ı: “1980 darbesi döneminde ‘Barış Derneği’ davası nedeniyle aranır duruma düşünce yurt dışına çıktı. Sürgünlüğü pek uzun sürmedi. İstanbul’a döndükten bir müddet sonra Doğu Devrimci Kültür Dernekleri (DDKD) davası nedeniyle gözaltına alınıp rahmetli Behçet Cantürk ile birlikte işkenceye tabi tutuldu. En önemli özelliklerinden birisi de dedikoduyu sevmemesiydi. Hiç kimse onun bulunduğu mekânda dedikodu yapmaya cesaret edemezdi. Kendisine suikast düzenleyen tetikçinin meşhur itirafçı ülkücü Tevfik Ağansoy olduğunu eşi teşhis etmişti.”

4 Kasım 1993’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “PKK’ya yardım eden iş adamlarının ve sanatçılarının listeleri elimizde. Devlet PKK’yla olduğu gibi, PKK’ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir” açıklamasının üzerinden kısa bir süre sonra Behçet Cantürk, Medet Serhat ile birlikte adlarının bu listenin başında olduğunu öğrenir. 12 Ocak 1994’te Behçet Cantürk faili meçhul bir şekilde katledilir. Aktüel isimli dergide bu cinayetten sonra çıkan bir yazıda, sıradaki hedefin Medet Serhat olduğu bildirilir.

Görüldüğü gibi cinayetler, kamuoyunun gözü önünde ve büyük kesimin zımmi bir desteği ile gerçekleşir. Tansu Çiller’in; “Biz her biçimde mücadele edeceğiz” diyerek muhtemel cinayetlere bir meşruiyet zemini hazırlamıştı. Kırmızı Pazartesi romanında, Vicario kardeşler mahkemede cinayeti meşru müdafaa gereği işlediklerini beyan ederler. Böylece hem halk nezdinde hem de adalet önünde suçsuz sayılacaklarını umarlar. “Onu bilinçli olarak öldürdük, ama masumuz” demeleri kendilerini aklama gayretinin ürünüdür. Bu ifadeler Medet Serhat’ı ve şoförünü katledenlerin muhtemel ifadelerinden uzak olmayacaktır.

ARA BİR NOT OLARAK KÜRT HAK HAREKETİ

Medet Serhat’ı , Tahir Elçi’yi ve Şevket Epözdemir’i anlamak ve Kürt hak hareketine değinmekte fayda görmekteyim. Kürt hak hareketi üzerine çalışmaları ile bilinen hâkim Orhan Gazi Ertekin ve Av. Muhammed Neşet Giresun’a göre hareket Cumhuriyet dönemine dayanıyordu. Hareketin kurucu kuşağında yer alacak Nurettin Yılmaz, Şerafettin Elçi ve Medet Serhat gibi isimler, Türkiye’de hukuk ve yargı tarihinde başlıca ekol ve ‘eksenlerinden birisi olacak hareketin ilk temsilcileriydi.

1950’li yıllarda kamuoyuna “Türkiye Kürtleri” kavramını ısrarla hatırlatarak başlayan Kürt Hak Hareketi günümüze kadar devam eden bir ‘hak ve itibar talebi’ geliştirdi. Bu hareket aynı zamanda siyasi bir bagaja da sahipti; “dava” ve “Kürtlük” temelinde kurulan bağlam bize bunu gösteriyordu. Kürt avukatlığının doğduğu ortam ise Cumhuriyetin dayattığı ‘Türklük Hakkı’na karşı verilen mücadeleydi. Bizler “Türklük Hakkı” derken, Türkiye’nin modernleşme hareketi veyahut Türk modernitesinin üzerine kurulmuş olduğu zeminden bahsediyoruz. Türk modernitesi; Ulus devletleşme ile beraber eşit ve özgür bireylerin yaşadığı homojen bir toplum yaratma ideali ile yola çıktı. Ancak Ulus devlet, ulusal eğitim vb. aygıtlar, egemen kimlikleri üstün ve makbul kılmak, azınlık gruplarını ise dışlamak, asimile etmek, baskılamak işlevi gördü. Bununla beraber gelişen, ‘Türk’ olmanın merkeze alındığı yurttaşlık tartışmalarının esası kamusal yaşamda ‘Türklük’ ve vatandaşlığın özdeş kılınması girişimiydi. Bunun yanı sıra bu girişim, diğer grupların taleplerini ve haklarını hukuk içerisinde birer suça dönüştürüyor, Türkler ve diğer gruplar arasında hiyerarşik bir düzen inşa ediyordu. İşte Kürt Hak Hareketi bu hiyerarşik düzenin tam da karşındaydı.

CESARET SABIR VE BİLGELİK: TAHİR ELÇİ

Hareketin içerisinde mücadele pratiği ve yaşamıyla özgün bir kişilik olan Tahir Elçi’ye değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Çocukluğunun geçtiği köyün boşaltılması, zorluklar ve baskı döneminin hâkim olduğu yıllar içinde geçen eğitim döneminin yanı sıra, bir PKK itirafçısının beyanları üzerine 11 arkadaşı ile beraber gözaltına alınması ve otuz gün kadar işkence altında geçen üç aylık bir cezaevi süreci yaşamıştı. Bu deneyim, onun kişisel yaşamında hem bir nevi dönüm noktası hem de insan hakları mücadelesinde bir motivasyon kaynağına dönüşmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra çok öfkeli olduğunu söyler. Bunun sebebini soran yakın bir arkadaşına; “Okuyup çok iyi bir avukat olacağım. İşkence ile mücadele edeceğim. Bana insanlık dışı işkenceler yapıldı. Başkalarına yapılmasın. Hala geceleri bana işkence yaptıklarını görüp uyanıyorum. Ne kadar kanun, yasa, bilgi varsa okuyup öğreneceğim. Donanımlı bir avukat olacağım. Özellikle gergin yattığım zamanlar işkencede yaşadıklarımı yeniden yaşıyor gibi çığlıklarla uyanıyorum. Bu hikâye hiç unutulmayacak. Beynimizin bir yerinde hep kalacak. Onun yarattığı öfke de kalacak” demiştir.

Elçi’nin cesareti ve yaşananlar karşında geliştirmiş olduğu bakış açısı onu farklı kılıyor, tüm yaşananlara rağmen legal alanın önemine ilişkin her daim koruduğu sabrı, farkını ortaya koruyordu.Cizre’de avukatlığa başladığı dönemde 6 kişinin gözaltında kaybedilmesiyle ilgili almış olduğu “Cülaz  ve Diğerleri” dosyasının 25 yıla yakın bir zaman boyunca takipçisi olması onun hem sabrını hem de “fikri takip” meselesindeki ısrarını anlatmak için gayet iyi bir örnektir. Bir ulusal kanalda katıldığı programda beyan ettiği sözler ve sonrasında aldığı ölüm tehditlerine karşı; “… Sizden korkan sizin gibi korkak olsun. 1990’lı yıllardan bugüne JİTEM’ci ağababalarınıza ve generallerinize, boyun eğmedim size de eğmem” sözü onun hem cesaretini gösteriyordu hem de Kürt hak hareketin 1990’lı yıllarda maruz kaldığı baskıya dair birer delil niteliğindeydi.

ENTELEKTÜEL SINIFA VE TÜRKİYE HALKLARINA BİR SALDIRI

Ölümünden sonra Orhan Pamuk’un; “Korkunç bir eylemdir, çünkü barışçıl bir adama, Kürt meselesinin seçkin bir temsilcisine karşı işlendi. Aynı zamanda entelektüel sınıfa bir saldırıdır” sözleri onun aydın ve entelektüel kimliğine işaret ediyordu. Elçi’nin Türkiye halkları için önemini onun yakın çalışma arkadaşı Orhan Kemal Cengiz şu şekilde aktarıyordu ; “Hrant, Ermeniler için ne idiyse Tahir de Kürtler için oydu; her ikisi de bu ülkede halkların barışabilmesi umudunu temsil ediyorlardı; her ikisi de ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilecek insanlardı… Tahir de aynen Hrant gibi, bir cümlesi cımbızlanıp, hayatı boyunca durduğu yer, temsil ettiği değerler göz ardı edilip bir nefret nesnesi haline getirildi…”

YARINLAR İÇİN BİR SÖZ: NAMUS AŞKTIR

Kırmız Pazartesi’de Santiago Nasar’ın öldürüleceğini nerdeyse tüm kasaba halkının bildiği ama kimsenin buna ses çıkarmadığı vurgulanır. Kasabalılar, namus uğruna işlenecek bir cinayeti karşısında sessiz kalmanın toplum vicdanını rahatlatacağını düşünürler. Ayrıca Vicario kardeşler bu yolla erkekliklerini de kanıtlamış olacaklardır. Santiago Nasar’ı öldürdükleri anlaşılan Pablo ve Pedro Vicario kardeşler, ifadelerinde namus uğruna cinayet işlediklerini belirtirler. Ablaları Angela Vicario’nun namusu, yakın arkadaşları olan Nasar tarafından kirletilmiştir. Kutsal alana zarar veren kişi cezalandırılmalıdır;  çünkü “Namus, aşktır”. Medet Serhat’ın, Tahir Elçi’nin ve Şevket Epözdemir’in katledilmelerinden hemen önce kamuoyuna “terör destekçileri” olarak servis edilmelerinin altında; “terör, yok edilmelidir” mesajı yatıyordu. Söz konusu olan bir nevi “devletin namusuydu” ve “devlet erkekliğini” Tansu Çiller’in deyişiyle “her biçimde” gösterecekti.

Kırmız Pazartesi romanının anlatıcısı kasabasına 23 yıl sonra dönen bir gazetecidir. Olayı baştan sona kadar araştırmaya girişir. Roman boyunca Santiago Nasar’ın masum olduğuna inanan tek kişi odur. Nasar’ın beyaz kıyafetler giymesi, rüyasında incir ağaçları görmesi gibi imgeler; onun masumiyetini simgeler. Bu suçsuzluk alametlerine rağmen Santiago’nun başına gelenler, onun toplum karşısında bireyin tek başınalığına ve çaresizliğine dikkat çeker denebilir. Tüm kasaba halkı bir araya gelerek onun sonunu hazırlamıştır. Bu hususu anlamak için Medet Serhat, Şevket Epözdemir ve hafızalarda tazeliğini koruyan Tahir Elçi’nin kamuoyu nezdinde nasıl tek başlarına bırakıldığını anımsamak yeterli olacaktır.

Türkiye de Kürt Hak Hareketinin mücadele alanlarının başında cezasızlık gelmektedir. Medet Serhat ve Şevket Epözdemir dosyaları maalesef tüm çabalara rağmen cezasızlığa mahkûm edilmiş ve “faili meçhul” şekilde bırakılmıştır. Tahir Elçi’nin katledilmesinin üzerinden yaklaşık 4 yıllık uzun bir süre geçmesine rağmen herhangi bir gelişmenin olmaması, bu cinayetin de cezasızlıkla “faili meçhul ”kalabileceği ihtimalini akla getiriyor.

Şüphesiz ki bedenler ölmeye mahkûmdur, ancak mücadele ve düşünce var oldukça insan yaşamaya devam edecektir. Tahir Elçi’nin deyimiyle “Bu hikâye hiç unutulmayacak. Beynimizin bir yerinde hep kalcak. Onun yarattığı öfke de kalacak.” Başı yastıkta ölmeyecek olanlara, evine dönemeyenlerin veyahut bu çaresiz halk için canını ortaya koyan güzel insanların anısına saygıyla, ruhları şad olsun.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.