Anneliğin kısa tarihi 5: Milletin, tayyörlerini bir zırh gibi kuşanan münevver anaları...

Cumhuriyet elitleri için kadınlar üzerinde ihtimamla durulan varlıklardır. Ataerkil sözleşme toplumunun tezahürü olan ulus/devlet yapılanmasında kadınlar yine denetlenir ancak bu sefer normları din ve gelenek değil, devlet belirler. Annelerin yetiştirecekleri evlatlarla, aile hayatının ıslahı olacağı fikri vardır.

Ceylan Akgün*

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye, eski devirlerinki gibi basit değildir.
Binaenaleyh kadınlarımız; hatta erkeklerimizden daha çok münevver,
daha çok feyizli, daha çok bilgili olmaya mecburdurlar,
eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa (M. K. Atatürk)

Türkiye’de kadının anne olarak ön plana çıktığı moment Batı’daki süreçle birçok yerde kesişir ama kendine has dinamikleri de vardır. Türkiye’deki modern annelik tahayyülünden önce, Osmanlı devlet yapısındaki annelik durumuna kısaca bakalım. Osmanlı’da üç kuşağın bir arada yaşadığı, üretim ve tüketim biriminin aynı olduğu bir hane yapısı mevcut. Üstte hane halkının altta babanın dükkanın olduğu aileleri hâlâ görebiliyoruz. Aile yapısı böyle olunca, mülkiyet araçları üzerindeki denetim de aile reisinde, babanın ve yaşlıların elinde toplanmakta… Çocuklarla vakit geçirme, eğitme, oynama gibi işler ise daha çok yaşlıların elinde. Gençlerin çocuklarına sevgi göstermesi utandıran bir durum ki günümüzün “görmüş geçirmiş” ataerkil ailelerinde sürdürülen bir gelenek. Bu bağlamda annelerin çocuklarıyla ilişkisini düşündüğümüzde, annenin çocuğuna sevgisini gösterip ilgilenmesi hoş görülmeyen hatta ayıplanan bir tutum olarak görülür. Çocuklar annelerden çok babaanne ve dedeler ile yakınlaşıp bağ kurar. Kadınların annelik sorumlulukları çocuğun doğumu ve emzirme sürecinin ardından cemaate teslim edilmesiyle büyük oranda azalır.

Osmanlı Türk modernleşmesinin başlamasıyla birlikte kadınların aile içindeki rolleri özellikle annelikle ilgili rolleri ön plana çıkmaya başlar. Tanzimat döneminde özel alanda tanımlanan kadın kamusallaşarak “milli aile” söylemi içine eklemlenir. Aile ve onun merkezindeki kadın, erkeklerin siyasi alanda yaptığı inkılabı, sosyal alanda gerçekleştirecek kişilerdir. Kadın nüfusunun eğitimli ve terbiye edilmiş olması toplumun modernliğinin bir göstergesi gibidir. Türk modernleşme sürecinde anneliğe dair oluşan tahayyülleri, düşünme ve karşılaştırma kolaylığı sağlaması açısından belli başlıklarda grupladım. Böylece bir önceki yazıda ele aldığım Batı’daki süreçle kesişme ve farklılaşma anlarının birlikte işleyişini görebiliriz.

Ekonomik söylem ve nüfus: Tıpkı Batı’da olduğu gibi nüfusun kalitesiyle ilgili kaygıların ortaya çıkması annelik durumuna bağlanır. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde yaşanan değişimler; kadınlık durumunun modern gereksinimlere göre yeniden kurulup tanımlanmasını gerektirmiş, bu da kadını, hane halkı için daha donanımlı kılmayı amaçlayan eğitim ve yayınları beraberinde getirmiş. Nüfus, askeri ve ekonomik olarak ulus/devletler için bir potansiyeldir. Bu durum devletin maternalist politikalara yönelmesini, anneliği milliyetçi ve militarist unsurlarla onurlandırmasını açıklar. Ulus/devletlerin güçlendirilmesini destekleyen ‘üstün uygarlık-üstün ırk’ söylemleri ile beslenen nüfus politikaları, kadınları her fırsatta doğuma davet eder. Pronatalist politikalar bir yandan istenen nüfusun artması, öte yandan istenmeyen nüfusun (arızalı, hasta ya da istenmeyen etnisiteler) kontrol edilmesini sağlayarak milliyetçi, öjenist bir görünüm kazanır.

Modernlik söylemi: Modernleşmeyi, Aydınlanma felsefesinin Türkiye’deki izdüşümü gibi düşünelim. Aydınlanma’nın ilerlemeciliği anneliği bir mesele haline getirir. Nitekim Cumhuriyet elitleri için; kadınlar üzerinde ihtimamla durulan varlıklardır. Ataerkil sözleşme toplumunun tezahürü olan ulus/devlet yapılanmasında kadınlar yine denetlenir ancak bu sefer normları din ve gelenek değil, devlet belirler. Annelerin yetiştirecekleri evlatlarla, aile hayatının ıslahı olacağı fikri vardır. İdeal şudur: Yeni anneler geleneği yıkacak ve modern çekirdek ailenin merkezinde yer alacak. Kadınlar birincil olarak anne ve eş olacak. Böylece, sevgi ve etrafında toplanan sadakat, fedakarlık değerleri özel alanı düzenleyen normlar haline gelir. Batı’nın Aydınlanma idealine göre yapılanan Cumhuriyet döneminde kadınlar yurttaşlar olarak kamusal alana çıkabilirler ama cinselliklerinden arınmak şartıyla. Bu yüzden annelik veya onun muadili olan öğretmen kimlikleri iyi bir sığınak olur. Kadınların yurttaş olarak kabul edilmeleri için sadece çocuk doğurmaları değil, milli bilinci onlara aktarmaları gereklidir artık. Devlet ideolojisi, iyi annelik ve yurtsever anneliği yani iyi vatandaşlar yetiştiren anneliği değerli olarak kurar. Kadınlar, ideolojiyi taşıyan ve üreten bedenler olarak tasarlanır. Modernlik söylemi yeni annelerin bir önceki kuşakla, geleneği temsil eden büyük annelerle ve onların kadınlık bilgileriyle bağların koparılmasını gerektirir. Bu yönüyle tıpkı muhafazakarlık ya da milliyetçilikte olduğu gibi çift değerlidir. Eskiyi hem reddeder hem de yeniden kurar.

Bilimsel söylem: Erken Cumhuriyet döneminde pronatalist nüfus siyaseti öjenik öğeler barındırır. Örneğin anne/bebek ölümlerinin ve düşüklerin durdurulması yönündeki politikalar bir ırk ıslahı projesi gibi yürütülmüş diyebiliriz. Çünkü, çok çocuk sahibi olma konusunda “sağlıklı ebeveynler” teşvik edilmiş, çocuk sahibi olmak istemeyenler ya da bebeklerin doğmasına engel olanlar cinayet ve vatana hıyanetle suçlanmışlar. 1930’lardan itibaren gebelik, doğum, çocuk eğitimi ve bakımı üzerine kapsamlı yayınlar hazırlanır. Hamile kadınların ne yiyip içeceğinden ne tip giysiler giyeceğine kadar çeşitlenen bilimsel tavsiyelerin uygulanması milli bir sorumluluk bilinciyle teşvik edilir. Böylece anne çocuk ilişkisinin bakım ve eğitim odaklı olarak rasyonalizasyonu sağlanır. Bilimden ve teknolojiden ilham alarak düzenlenen yeni “bilimsel annelik” için kız çocukların ve henüz anne olmamış kadınların eğitimi önemli bir meseledir. Örneğin “çocuk bakımı” derslerinin kız mekteplerinin müfredatına eklenmesi, kız enstitüleri içinde ev işleri, yemek ve terzilik işlerinin ekonomik ve modern hale gelmesi gibi düzenlemelerle terbiye edici anne tasavvuru ön plana çıkar. Annelik, bir yandan milliyetçi kalkınmacı hedeflerin diğer yandan Batılı gibi olma görünme azminin tezahürü olur. Hastalık ile özdeşleştirilen imparatorluk devri kapanmıştır. Kadınlar, sağlıklı bünye ile tasvir edilen yeni ulus/devletin nüfusunu yetiştirecek ve aynı zamanda Batı’ya modern, güçlü ve sağlıklı bir nüfus imajı çizmede vitrin olacaktır. Diğer yandan, bu modernist söylem, tecrübeye ve yaşlı kadınların yol göstericiliğine gözdağı verir. Annelik ve eğitim ile bağ kurulurken, gelenekten gelen kadın bilgisi, örneğin ebelik ve doğum bilgisiyle olan bağ modern tıp söylemiyle kesilir. İlginçtir ki, bu bağın kesilmesine en çok da dönemin feminist kadınları ön ayak olur. Böylece milliyetçilerin ve feministlerin yolu geleneği temsil eden anneannelerin veya doğum bilgisine sahip ebe kadınların yerinden edilmesi ve yeni kadının milli bilince sahip olacak evlatlar yetiştirmesi konusunda kesişir.

Milliyetçi söylem: Devletin ontolojik önceliğine göre düzenlenen kadının “annelik vazifesi”nde en çok ön plana çıkan; milliyetçi değerlerin aktarımı olur. Kadınların iffetleri ile ailenin ve ulusun namusu arasında sıkı bağlar kurulurken, Batıcılık, ulusçuluk ve İslamcılığın alaşımı olan bir söylem içinden kadınlara seslenilir. Bu üç söylemin kendi içindeki gerilim ve çelişkileri en çok kadınların denetiminde kendini gösterir. Batıcıların modernleşme ve kadının kamusal alana çıkması taleplerine karşın milliyetçi ve İslamcıları buluşturan bazı kaygılar vardır. Mesela Cumhuriyetin resmi ideolojisine göre kadınlar kamusal alana çıkmalı, meslek sahibi olmalı ama bunu dişil özelliklerinden arınarak, bir nevi erkeksileşerek ve milli bir kimliğe bürünerek yapmalıdır. Ama aynı zamanda özel alanda dişilliğe dair anaçlık, şefkat, fedakarlık ve feragat gibi toplumsal cinsiyet rollerini de muhafaza etmeyi başarmalıdır. O zaman şunu diyebiliriz: Türk modernleşmesi kadınları pek çok alanda özgürleştirmekle birlikte, bir o kadar da fedakarlık isteyerek yeni sorumluluklar yüklemiştir. Anneler “iyi eğitimli”, “akıllı”, “sinirsiz” mütevazı”, “temiz ve düzenli”, “kocasına ve diğer hane halkına karşı müşfik”, “aile büyüklerine hürmetkar”, “vatanına milletine sadık” olmalıdır. Aksi takdirde annenin menfi huyları çocuğuna geçip nesli bozabilir. Annenin feminen özelliklerinin ön planda olması ile lüks tüketime eğimli olması, hafif meşreplik ve şehvet düşkünlüğü arasında kurulan yakın ilişki dönemin edebiyatından yansır. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Kiralık Konak gibi eserlerde kadınsılığı ön planda olan karakterler aileyi yıkıma götürür.

Kadınlara ulusun biyolojik yeniden üreticileri, ulustan sorumlu kişiler olarak annelik görevleri her fırsatta tekrarlanıp hatırlatılır. Kadın/toprak metaforu dönüşüme uğrayarak doğurganlık ve vatan toprağına doğru evrilir. Toprak yabancıların tecavüzüne uğramış, onu kurtarıp himaye edecek ve sınırlarını koruyacak erkek kahramanla birlikte arınacak dişil öğe olarak sembolleşir. Cumhuriyet döneminde devletin bekası dişilleşip milli dava haline gelir, kadınlar ise “anneler” olarak bu davanın nesnesi olur. Cumhuriyet dönemindeki siyasi yapılanma, erkeğin temel vatandaşlık görevini savaşmak, kadınınkini asker evlatlar doğurup yetiştirmek olarak benimser. Türk kadını “vatan uğruna ölümü göze alacak, kocasını, oğlunu bile bile ölüme gönderebilecek ve erkeğin yokluğunda tüm işleri üstlenecek kadar fedakardır. Oğlu şehit düşen anne üzüntüsünü vatan aşkı ile içine gömecek ve gururlanacak derecede de vatansever olmalıdır. Şehit annelerini şanslı addeden ve onları manevi vaatlerle donatan militarizmin hayaleti bugün de üstümüzde dolaşmakta…

Özetlersek, Cumhuriyet dönemi anneliği yüceltir ama sadece basit bir üreme işlevi olarak değil. Kadının en ulvi görevi; ulusun ölümsüzlüğünü sağlayacak olan çocuklar doğurmaktır. Kadının ülkesine hizmet etmesi için en uygun yer; evliliği, ailesi ve anneliğidir. Tüm bu dinamikleri birlikte değerlendirdiğimizde, babalar “asıl ekmek kazananlar” olarak değer yaratan pozisyonuna yükselirken, kadınlar ev işleri ve çocuk bakımından yedi gün 24 saat sorumlu hale gelir. Üstelik kadınların yaptıkları işler fedakarlık ve sevgi temeline dayalı olduğundan emekleri ekonomik karşılık görmez. Tüm tahakküm ve denetime rağmen kadınlar, bazen bir sığınak olarak, bazen de sosyal alanda başka güçler kazanmanın bir yolu olarak anneliğin gücünden yararlanır. Anneliğin toplumda idealize edilen bir konum haline gelmesinin ve kültürel olarak anneliğe mistik bir boyut eklenmesinin kadınların güçlenmesi açısından olumlu tarafları da var bence. Örneğin çocukların yetiştirilmesi, sağlıkları, ev içi sistemin işleyişi hakkında iktidarlarının olması güçlendirici bir faktör aslında. Ya da bir takım şerhlerle de olsa kamusal alanda görünür olmaları hiç yoktan iyidir diye düşünmekteyim.

*Psikolog

DEVAM EDECEK

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.