Anneliğin kısa tarihi 3: Psikanalizde annelik

Psikanaliz literatürünün gelişmesiyle birlikte günümüzde bile oldukça geçerli olan bugün olup bitenlerden "geçmişteki anneye fatura çıkarma" eğilimi hissedilir olur. Bu durumun kadınlar arasında iki yönlü bir etkisi olduğu tartışılabilir. En başta annelik, hiç kimse tarafından ikame edilemez, çok özel ve değerli bir konuma yükselir. Diğer yandan bu denli kritik bir görevin kadınların omuzlarına yüklediği vicdani baskıyı gözardı etmemek gerekir.

Ceylan Akgün*

Annelik, biyolojik ya da içgüdüsel olanla toplumsal olanın, kültürle doğanın sınırlarının kesiştiği bir yerde konumlandığı için psikanalizin Rosetta taşı gibidir. Anneliğin içgüdüsel ve biyolojik olduğuna dair en güçlü argümanlar da psikanalizin içinden çıkar. O halde ilk olarak şunları sorabiliriz: Biyolojik veçhesi anneliği ne kadar bağlar? Annelik sadece biyolojik bir zorunluluk olarak açıklanabilir mi? Freud anatomi kaderdir demiş, gerçekten öyle mi? Bu noktada doğadan kültüre geçtiğimiz tarihi andan (Totem ve Tabu) (1) da yola çıkarak şöyle bir cevap verebiliriz: Biyolojik düzlemde kalarak, sürü dışında bir toplum üretmek mümkün değil. Eğer öyle olsaydı, tüm kadınlar içgüdülerinin tabiyetinde belli dönemlerde kızışarak çiftleşir ve doğururlardı. Kadın eşittir anne söyleminin ana teması biyolojinin kader olmasıdır ancak bu söylemin arka planında kadınlara karşı oluşturulan temel bir tahakküm gizlidir. Doğurganlığın kontrol edilebilir olduğu bir dönemde halen kadının doğasında annelik vardır söylemini kullanmak rasyonel görünmemektedir. En başta anneliğin doğurganlıkla gelen bir özellik olmaması bu argümanı çürütür. Yüzyıllardır varolan süt annelik kurumu ya da evlat edinme deneyimi, biyolojik zorunluluk söylemini dışlar. Bunun yanında çocuk sahibi olmayı reddeden, doğurduğu çocuğu kabul etmeyen ya da anneliği radikal bir şekilde reddeden kadınlar da var.

20’nci yüzyıla geldiğimizde annelere bir sorumluluk daha eklenir. Psikanaliz ve bilinçdışı keşfedilmiştir. Artık anneler çocuklarının ruhsal sağlıklarından da sorumlu hale gelmektedir. Psikanaliz literatürünün gelişmesiyle birlikte günümüzde bile oldukça geçerli olan bugün olup bitenlerden “geçmişteki anneye fatura çıkarma” eğilimi hissedilir olur. Bu durumun kadınlar arasında iki yönlü bir etkisi olduğu tartışılabilir. En başta annelik, hiç kimse tarafından ikame edilemez, çok özel ve değerli bir konuma yükselir. Anneliğin itibarı bilimsel verilerin ışığı altında hiç olmadığı kadar artar. Diğer yandan bu denli kritik bir görevin kadınların omuzlarına yüklediği vicdani baskıyı gözardı etmemek gerekir. Evlatlarının kaderlerinin, mutluluklarının tamamıyla kendi yaklaşımlarıyla ilgili olduğunu bilmek, kararlarının ve çocuklarına karşı tutumlarının hayati olduğunu öğrenmek kadınların suçluluk ve kaygılarını artıracaktır. Bu mekanizma, kadınlara kendi kendilerini cezalandıran bir vicdan inşa etmektedir. Bu işleyiş anne olmaya istek duymayanları bile kendilerini anne olmaya mecbur hissettirmekte, anne olmamayı bir eksiklik ve doğa dışı bir durum olarak tahayyül ettirmektedir. Giderek artan sorumlulukları altında özveri, fedakarlık kadın doğasının bir parçası haline gelmekte, hatta kadının doğasının mazohist olduğu, çocukları için çile çekmenin ona mutluluk vereceği söylenmektedir.

Psikanalizin çekirdek teorisini oluşturan Freud’a göre annelik, kadınların nihayet bir şeye, kendilerini tamamlayacak bir çocuğa sahip olmalarıdır. Böylece eksiklerinin üstesinden gelip tamlığa ulaşacaklardır (1932). Başka bir ifadeyle, kadın ancak anne olduğunda tam bir insan olur. Lacan ise, özneye mühürlü eksiğin hiçbir zaman ve hiçbir şekilde doldurulamayacağını şiddetle savunur. Anne olmak, kadını bir özne olarak tamamlamadığı gibi bu deneyim bazı kadınları daha sorunlu ve bölünmüş bir varoluşun içine hapseder.

Freud’u eleştiren Chodorow’a göre, kadınların annelik ve bakım vermeyle ilişkilendirilmesi kültürün, sosyal yapı ve pratiklerin hiç durmadan devam eden üretim süreciyle ilgilidir. Ebeveynliğin toplumsal organizasyonu cinsiyet kimliklerinin gelişimini çevrelemekte, toplumsal ilişkiler ve hiyerarşi, akrabalık vasıtasıyla kurulup devam ettirilmektedir. Kültürün içinde kadının maruz kaldığı ezilme, aile kurumu içinde üretilip devam ettirilmektedir. Chodorow, tarihsel süreçte kadına atfedilen ev içi rollerin pekiştirilmesi ve anneliğin yalnızca kadın cinsine özgü bir pratik olarak şekillenmesini toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı ebeveyn ilişkilerine bağlar. Millett, Cinsel Politika’da Freud’un cinsiyet ayrımında biyolojik ve kültürel olan farkların silindiğine dikkat çekerek, psikanalitik kuram içinde kadının daima eksik ve pasif olarak resmedilmesini eleştirir.

Lacan’ın eleştirisi ise Kristeva’dan gelir. Kristeva, anneliğin çift yönlülüğünü “tutku” üzerinden ortaya serer. Annelik tutkusu, kendini ötekine adayabilmeyi gerektirir. Anne ve çocuk arasındaki ilişki tutkuludur ve bu yüzden aynı anda hem aşk hem nefret içerir. Nefret içerir çünkü, bu tutku özellikle doğumun ilk günlerinde anneyi bebeğin hizmetine vermeyi gerekli kılar. Bebek, annenin öznelliği üzerinde tahakküm kuran, bedeni üzerinde gebelikten itibaren hak sahibi olmaya başlayan bir “öteki” olarak tasvir edilir. Kadın, hem kendi yaşamını bebeğin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeli hem de doğumdan itibaren içinden dışarıya fırlattığı “öteki” ile ilişki kurmalıdır. Anne bu çift yönlü ilişkiyi başarabildiğinde, biyolojik olan annesel içgüdü tutkuya dönüşür. Kristeva’nın buradaki içgüdüden tutkuya doğru olan dönüşümü vurgulaması önemli bir ayrımdır. Çünkü içgüdü doğal olarak ve kendiliğinden tutkuya dönüşmez. Anne bir özne olduğu ve bebeğine bakmayı, onu kültüre kazandırmayı seçtiği için içgüdü tutkuya dönüşür. Bu da anneliği özcü ve verili tanımlarından koparır. Anneliğin paradoksu da bu tutkunun içinde yatar. Çünkü annenin çocuğuna olan tutkusu ne kadar güçlüyse onun o kadar özgürleşmesini ister. Tutku arttıkça, anne çocuğunu iter ve dış dünyaya gönderir. Bu ikili süreç anneyi özgürleştirir, ona daha katmanlı bir öznellik kazandırır. Kristeva’nın annelik tutkusu, sadece kendi çocuğunu sevmeye yönelik değildir. Tutkulu annelik kavrayışı ötekine şefkat ve merhamet duymayı, öteki için tasalanabilmeyi de içerir. Fransız postyapısalcılar için annelik deneyimin bizatihi gerçekliğinden ele alınmalıdır. Kadın/doğa yakınlığını olumladıkları için doğumu ve anneliği olumlu bir değer olarak ele alırlar. Ataerkil düzen içinde erkeklere benzeyerek eşitlenmek yerine yeni ve yapıcı bir kadın dili kurmayı önerirler.

Annelikle ilgili farklı bir bakış açısı da Carol Gilligan’dan gelir. Gilligan, cinsiyet farkının içgüdüsel açıklanamayacağını; çünkü bütün hayatın, bilimin, sanatın, edebiyatın erkek bakış açısından oluşturulduğunu düşünür. Adalet kavrayışında toplumsal cinsiyet farkını araştırırken anneler ve çocuklarının ilişkileri üzerinden “özen etiği” kavramını geliştirir. Buna göre kızlar anneleriyle büyüdükleri için erkeklere oranla çok daha ilişkiseldirler. Ancak bu fark biyolojiden değil, anne/kız ilişkisinden ileri gelir. Böylece annelik deneyimi kadınlarda daha bağlamsal ve ilişkisel bir etik gelişimine yol açmaktadır. Erkeklerin ahlaki yargıları evrensel iken, kadınların moral gelişimleri daha fazla sorumluluk alma ve kişiler arası ilişkileri değerlendirerek yargıya varma yönünde gelişir.

Şimdi psikoterapinin gerekliliği ve yararlılığının kadrini kıymetini bildiğimi son söz olarak söyleme mecburiyeti hissediyorum. Buradaki amacım koskoca bir psikoloji ya da psikanaliz literatürünü yok saymak değil, hakkını teslim ediyorum. Ancak terapi odasına giren kadınların bu tarihi art alanın ve bilimin her alanına nüfuz eden eril bakışın da farkında olması gereğine inanarak sözlerimi bitiriyor, feminist psikoterapilerin yayılmasını umut ediyorum.

(1) Totem ve Tabu derken, Freud ve Lacan’ın kavramsal çerçevesini kastettim. Aynı konu elbette Evelyn Reed gibi feminist kuramcıların gözünden bambaşka bir şekilde yorumlanabilir.

*Psikolog

DEVAM EDECEK


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.