'Çok acı var dayanamıyorum' ve Dicle Koğacıoğlu: Hukuk dünyasında hüzünlü bir çığlığın serüveni

Türkiye yargısı, gerçek hayatı “normatif” bir düzenek olarak çözümlemeye ezber etmişken kendi pratiğinde sayısız gerilim ve çelişkiler içinde boğulagelmiştir her daim. Fakat her nasılsa bu gerilim bir türlü hukukun, yargının ve dahi devletin sorgulanmasına kadar uzanmadan kıpırtısız ve sessizce dahil olunan bir “memur hayatı” ile idame ettirilebilmiştir. İşte bu geleneği yıkanlardan birisi Dicle Koğacıoğlu’dur.

Orhan Gazi Ertekin

Tam tamına 46 yıl önce, 13 Eylül 1972’de, Türkiye hukuk ve yargı tarihinin bence eşsiz isimlerinden birisi olan Dicle Koğacıoğlu, İzmir’de dünyaya geldi. Ve 9 yıl önce 2009 yılında bize “Çok acı var dayanamıyorum” diye seslenerek 37 yaşında hayata veda etti.

Türkiye’de yurttaşlığın, hukukun ve yargının bir hafızası olsaydı eğer ve azıcık kendine saygısı olan bir hukukçular dünyasına sahip bulunsaydık, bütün o kerli ferli hukukçuların arasından alenen ve kasten Koğacıoğlu’nu seçip doğum gününü kutlamadan geçemeyecektik. Onca çakalı ve takım elbiseli hukukçunun ve onca tarihin içinden niye mi Koğacıoğlu? Şimdilik şunu diyeyim: Türkiye yargısı ve hukukunun o büyük ve müebbet karanlığı ile kendi varoluşu ve yok oluşu yoluyla yüzleşen/yüzleşebilen ikinci bir kişi daha yok da ondan…

Dahasını da diyeyim size: Dicle Koğacıoğlu Kafka’nın romanındaki “davacı”dır bir anlamıyla. Yani hem hayatıyla hem de ölümüyle Türkiye’de hukukun gerçeği hakkında bize dersler veren bir roman kahramanı ve bir tragedya ozanıdır. Dersleri ve makaleleri ile öğreten bir hoca, kadınlardan travma yaşayan çocuklara, depremzedelerden işçi cinayetlerine ve sokak hayvanlarına kadar uzanan bir alanda madunlara sahiden dokunan bir aktivist, namus cinayetlerine, şiddet gören kadınlara ve onlar hakkındaki mahkeme kararlarına aylarını yıllarını vakfeden bir kadın ve “yasa” ile “gerçek hayat” arasındaki derin uçurum ve belirsizlik karşısında ölümü hayatının adil bir borcuna dönüştürmeye karar veren bir insan. Demem o ki bütün o hukukçular, yargıçlar, savcılar, avukatlar silsilesi ve gürültüleri arasında Dicle, Türkiye hukukuna ve yargısına sükunetle “ruh” üfleyen bir kadındı…

Esnaflıkla geçinen Türkiye hukukunun onu anmamasının ve dahi farkında bile olmamasının sebebi belli olmuştur herhalde…

Hadi hukukta Dicle’yi tanımaya çalışalım benim anlayabildiğimce…

HUKUK VE YARGI ALANINDA YENİ BİR EKOL

Türkiye yargısı, gerçek hayatı “normatif” bir düzenek olarak çözümlemeye ezber etmişken kendi pratiğinde sayısız gerilim ve çelişkiler içinde boğulagelmiştir her daim. Fakat her nasılsa bu gerilim bir türlü hukukun, yargının ve dahi devletin sorgulanmasına kadar uzanmadan kıpırtısız ve sessizce dahil olunan bir “memur hayatı” ile idame ettirilebilmiştir. İşte bu geleneği yıkanlardan birisi Dicle Koğacıoğlu’dur. O ne hâkimdir, ne savcıdır, ne avukattır ve dahi hukukçu bile değildir. Ama mevzu hem çok açık hem de çok derindir.

Şöyle anlatayım: Koğacıoğlu, hukukun “tecrübî” alanını sadece kendi vaatlerinde, yasa metninin içinde terk eden geleneksel “kanuncu” (jüridico) anlayışın soğukkanlı ve dar yaklaşımının tersine “bağlam” ve pratik alanına, geleneklere ve böylece bütün hukuksal kurumların içinde sakladığı eşitsizlik ve hiyerarşiye kadar taşıyarak yepyeni bir anlama ve sorgulamaya alan (jüridico-politik) açmıştır. Onunki basit bir ifşa değildir. Bunu Marksist sol rutin bir sobeleme oyununa dönüştürmüş ve politik içeriğinden koparmıştır zaten. O hem teorik hem de pratik bir yol açmıştır kendi akademik etkinliği ve dahi var oluşuyla. Örneğin doktora tezinde (Law in Context) hukuk soruşturmasını yasal alandan yurttaşlık pratiklerine taşımış ve özellikle de kent yoksullarına dönük çeşitli hukuk kurumları ve taşıyıcılarının pratiklerinin hiyerarşik ve eşitsiz geleneğin içinde saklandığını görmüş ve dahası bu keşfini “namus cinayetleri”nde devletin ve hukukun etkili rolünün altını çizmeye kadar götürerek gerçek “fail”ler konusunda esaslı bir müdahalede bulunmuştur. Böylece hukukun eşitlik vaatlerinin geleneğin eşitsiz güç ilişkilerinde nasıl usulcacık varlığını koruduğunu anlamış oluyorduk.

Hukuksal eşitlik derin bir eşitsizliği saklıyordu bağrında. Namus cinayetleri üzerine yazdığı makalesi de (Gelenek Söylemleri ve İktidarın Doğallaşması: Namus Cinayetleri Örneği) bu noktada önemli sorular ve tespitlerle doludur. Makalesinde “Namus cinayeti” fikrinin nasıl olup da şiddeti hukukun içinde “anlaşılabilir” hale getirdiği sorusunu sordu ve gelenek denilen o geçmişin fikri ağırlığının bugünü istila etmesinin nasıl olup da hukukun içinde bir hüküm alanına dönüştüğünü-dönüştürülmesinin kabul edilebildiğini sorgulamayı önerdi. Gelenek “ataerkil ve sömürgeci ögeleri” içeriyordu ve bütün bunların bize eşitlik ve özgürlük vaat eden hukuk ve yargı tarafından nasıl doğallaştırıldığını anlatıyordu Dicle. Kadın bedenlerinin “namus” kavramı üzerinden nasıl disiplinize edildiğine dair araştırması da çok verimli vurgularla doludur. Velhasıl Dicle’nin hukuk ve yargı içindeki serüveni bütün o yüzeysel ve rutin mesailerin içinde olağanüstü bir heyecan ve ısrar ile örülmüş, beklentisi yüksek bir mecrada yol almaya başlamıştı.

YASA VE GERÇEK HAYAT

Dicle, akademik alanda ilerlediği hattı aynı zamanda pratik sahada da takip ederek Türkiye hukuku ve yargısının gerçek sonuçlarını test edebilecek cesareti göstermiştir. O, bu nedenle, her daim “yasa” ile “gerçek hayat”ın sınırlarında gidip gelmiştir. Bu sınırın yarattığı ve önümüze sürdüğü her türlü kaygının onun üzerine bir yük olarak kalması şaşırtıcı değildir ve anlaşılabilir. 1999 depremi sonrası yaşanan travmaları takip etmiş, bizzat sahada bulunmuş ve gerçek hayat ile yüzleşmenin “yasa metni”nin steril dünyasından mümkün olmadığını belki de ilk kez müşahade etmiş olmalıdır.

 

Arkasından şiddet gören kadınlar ve kent yoksulları ile ilgilenmiş, onlarla aylar süren çalışmalar yapmış, hayatlarına girmiştir. Tıpkı travma yaşayan çocuklar, işçi cinayetleri ve sokak hayvanlarının durumlarıyla doğrudan pratik sahada ilgilendiği gibi. Bütün bunlar Dicle’ye yasa ile gerçek hayat arasında bir türlü teskin edilemez olan ve bir türlü doyurulamayan bir “adalet huzursuzluğu” yükü bırakmış olmalıdır. Nitekim, Dicle’nin, biz hukukçuların, hâkimlerin, savcıların, avukatların ve belki de yurttaşların ve asıl olarak da son yüz yıldır hukuk ve yargı alanını bir “esnaf faaliyeti” içinde yaşayan herkesin kısa ve kolay bir mesafe olarak yaşadığı yasa ve gerçek hayat gerilimini uzun ve kahır dolu bir çile yolu olarak yaşamasına yol açmış olsa gerektir.

Evet belliydi ki onun derisi sağlam değildi ve insanın eksikli hallerine dokundukça o karanlık ve izbe olmasına rağmen sorumsuzluğu ve huzurlu hayatı da doğallaştıran steril gelenekten kopması mümkün değildi… İşte insanın acısının ve yarasının hiçbir hukuk, hiçbir yargı ve hiçbir devlet tarafından kapatılamadığını tam da burada görmüş olmalıdır Dicle… Çünkü her şeyin “düzen”lendiği, bir yasaya dönüştürüldüğü bu dünyada gerçekte her defasında bir tek kez yaşanan ve bir daha geri gelmeyecek-gelemeyecek bir hayata dokunmak olduğunun anlaşılabileceği yer orasıdır. Dicle işte tam buraya dokunmuş olsa gerektir…

Dicle, 13 Eylül 1972’de doğdu. Ben ise bu dünyadan bir Dicle Koğacoğlu’nun geçtiğini ölümünden dört yıl sonra fark ettim bir arkadaşımın ikazıyla. “Dikkat et adalet ve adaletsizliği, hukukun bilgisi ve pratiğini, yasa ve gerçek hayatı yaşamın ve ölümün sınırlarında anlayacaksın” ikazıyla…

Koğacıoğlu’nun -öğrencilerinin dediğine göre- çok neşeli; aydınlatan ama eğlenceye de götüren bir şakıması varmış derslerinde. Hiç şaşırtıcı değil. Hukuk ve yargı alanındaki bütün o hak ve ihlal araştırmalarında da pek az insanda bulunan bir sahicilik ile ve ısrarla müdahil olmak ancak hayata bu kadar bağlı olan bir neşeli tabiattan doğabilecektir…

Son sözü söylemek bize düşmez kuşkusuz. Dostları ve sevdikleri vardır. Ama şu kadarını söylemek isterim. Dicle Koğacıoğlu Türkiye sosyal bilim geleneğinde hukuk ve yargı alanına hakkını vererek yaklaşan-yaklaşabilen nadir insanlardan-kadınlardan birisiydi…

Sadece yazdıkları ile yaşamıyla değil ölümüyle de bize hukuk ve adalet dersi verdi…

Artık uçmaya uçtu…


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.