Tedavi edilmesi gereken bir kentiniz oldu mu?

Herkes aynı sokağa bakıyor. Ölümcül bir hastalığı kente yayıyor gibi barikatlarla karantinaya alınmış sokak. Daha önce yıllarca bu sokaktan geçtim. Hemen solda, sabahları kapısında onlarca kedinin bulunduğu, bir kebap evi, karşısında, telaşla yürüyen öğrencilerin ayaklarının altından geçmeye çalıştığı Dört Ayaklı Minare... Sokak biraz ileride sağa kıvrılırdı bir zamanlar, şimdi bilmiyorum.

Ömer Aydeniz

min navê xwe kola li bircên Diyarbekir,
gava ku stêrk li esmana stûxwar…

Rojen Barnas

Aylardır bir şeyleri kaybetmenin telaşıyla dolanıyorum ortalıkta. Tekrar tekrar üstümü yokluyorum, bedenimi, gözlerimi; düşürmemişimdir diye ama nafile…

Kalır mı sizde de bir şeyleri kaybetmenin hüznü? Beni büsbütün bir boşluğa çeviren bu hüzün düşürüyor yollara, bu hüzün alıp götürüyor hep aynı yerlere…

Nerede bulaştı bu hüzün kestiremiyorum… Ağızda çürüyen bir dişi söker gibi, evleri tek tek sokaklardan söktükleri zaman mı? Bazalt taşları ve çocuk seslerini birbirlerinden ayırdıkları zaman mı? Kimliklerin içinden, dillerin ve ağıtların içinden, sevdaların ve kelimelerin içinden, zamanın içinden gelip geçerken tam da yaşadığım bu kısa anda önümde vurulan burçlardan mı bulaştı?

Sahi bir sokak nasıl bulaştırır hüznü, bir bazalt taşı ya da soğuk bir kapı?

Garip sorular bunlar, kendime örtünüyorum. Bugünlerde en değerli şey örtünmek, susmayı bilmek; uzun ve rahat yaşamayı vaat ediyor. Gizlenmek en temel ihtiyaç gibi ceplerde taşınıyor, görünmez olmak istiyor herkes… Bunu duyu organları ile temel gereksinimleri arasına bıraktığı korkuyla yaptığını sanıyor. Evet sanıyor… Çünkü bir diyet gibi kentin her yerine bulaşıyor bu hüzün. Saçını okşadığımız çocuğa, yüreğine sığındığımız sevgiliye, büyük ve sıcak evlerimize, caddelere, ağaçlara, dokunduğumuz her şeye bu hüzün bulaşıyor… Ve bulaşmakla kalmıyor kemirip, başkalaştırıyor.

Tedavi edilmesi gereken bir kentiniz oldu mu?

Hayır caddelerin asfaltlanmasından, yeni evler yapılmasından bahsetmiyorum ya da masallar okuyan, şarkılar söyleyen insanların sokak sokak gezinmesinden de. Uçurtmalar uçuran çocukları o mekanlara bırakmaktan da… Her nesne anı biriktirir ve o nesneler silinip gitseler de anıları oralarda sonsuzluk yolcusudur. Bazıları bu anıları dev silgilerle silmek ister, bazıları hendeklerle içine gömmek ister, bazıları silahlarla ve kanla, bazıları ise sadece sırtını çevirip o nesnelere, onlardan uzaklaşarak…

Aynı anda binlerce insanla birlikte bir şeylerinizi kaybettiğiniz oldu mu?

Herkes aynı sokağa bakıyor. Ölümcül bir hastalığı kente yayıyor gibi barikatlarla karantinaya alınmış sokak. Daha önce yıllarca bu sokaktan geçtim. Hemen solda, sabahları kapısında onlarca kedinin bulunduğu, bir kebap evi, karşısında, telaşla yürüyen öğrencilerin ayaklarının altından geçmeye çalıştığı Dört Ayaklı Minare… Sokak biraz ileride sağa kıvrılırdı bir zamanlar, şimdi bilmiyorum. Şairlerin, yazarların isimleri yazılıydı köşe başlarında. Yıllarca onca emekle inşa edilen heybetli bir kilise az ileride karşınıza çıkardı, arada bir oturur çay içerdik bahçesinde. Anılara tutunarak yürümeye devam ediyorum. ama başka sokaktayım. Tümseklerle dolu bir yol burası. Arkamda keçi burcu… Terk edilmiş elektrik direkleri ara ara dizilmiş yol üstüne. Altında torbacılar duruyor. Her tümsekte frene basıyor arabalar ve elden ele değişiyor hayaller. Yıkılmış burçlara yaslanan evlerden kadınlar çıkıyor, çocukluğumun kadınları… Her sabah evlerinin önünü süpüren kadınlar, anılarımdan tutup çocukluğumdan geçiriyorlar. Yine başka bir sokakta buluyorum kendimi. Çocuk sesleri geliyor. Kucaklarında bir tepsi tandır ekmeğiyle kentin işlek caddelerine doğru yol alan küçük kızlar geçiyor önümden. Elleri kirlenmiş, her yerde her bakışta hor görülen çocuk işçiler yürüyor. Tek katlı evlerin şirinliği kapatmıyor yoksulluklarını ama yaşıyorlar işte ne güzel.

Birden Süleyman Nazif İlkokulu’nun yan bahçesine fidanlar dikip büyüten Ali Abinin bahçesinde otururken buluyorum kendimi. Koca bir baykuş bakıyor uzaktan… Elleriyle yemek veriyor kuzusuna Ali Abi. Öğretmenler çıkıp geliyor yan kapıdan, zil sesleri ve çocuk kahkahaları seyyar satıcıların bağırışlarına karışıyor. Ne güzel diyorum yaşıyorlar işte… Kurşunlu Camisi’nin önünde bisiklete binenleri görüyorum. Kapkaççı bir genç elindeki çantayla hızlıca kayboluyor dar sokaklardan. Bir hayat kadınının önünden geçiyorum, sigara istiyor. Elindeki sigaradan derin bir nefes alan yaşlı adam öksüre öksüre yürüyor. Örtünmüş kadınlar hayaller çiziyor pencerelerden, evinin etrafını çitlerle ören başka bir kadın tavuklarını yemliyor. Oh ne güzel, yaşıyorlar işte diyorum. Oh ne güzel yaşıyorlar diyor biri; sesim sesine, anılarım anılarına karışıyor birden. Anılarımızla iniyoruz sokaklarına kentin… Bazen bir başkasının anılarıyla yürüyorum o sokakta. Benim anılarımla küçük çocuklar yürüyor. Anılarımın gidemediği yerlere bir başkasının anılarıyla gidiyorum. Herkes kimin anısıyla ilerlerse ilerlesin, sonunda “ne güzel yaşıyorlar işte” diye mırıldanıyordu. Mırıldanıyorduk o sokağın başında… Zaman durmuştu. Solucan deliği, kara delik veya süper nova değildi durduran zamanı. Simyacılar, büyücüler, masal artığı kelimeler de değildi.

Sokaktan kente doğru yayılan hüzün durdurmuştu zamanı…

Herkes o hüzünle birlikte bir şeylerini kaybetmişti o sokaklarda… Eşlerini kaybeden kadınların gözyaşları ile yürüyenler, öğrencilerini yitiren öğretmenlerin çığlıklarına basanlar, toprakla yüz binlerce yıl bağ kuran lav taşlarının öfkesine kapılanlar; ne varsa o sokağa dair, her şey koca bir hüzne dönüşmüştü. Sokaktan yayılan hüzün, kelimeleri çoktan kemirmişti, suskulardan yüz binlerce tek kişilik kentler örmüştü. Birbirlerine ulaşamayan kentler… Meçhul cinayetler bulaştı daha ilk çocukluğuma, meçhul kentler bulaştı sonraki yaşlarıma, sizin de var mı belleğinize saplanan ve orada gömülü kalan kentleriniz?

Şafağı mı düşürdük günün içinden, soruları mı çekip aldılar ellerimizden, umudu mu kırdılar tek tek bakışlarda?

Ne zaman fark ettik koca bir kentin, binlerce yıllık yaşanmışlığıyla içimizde kaybolduğunu? Sahi ne zaman fark ettim kentin ben olduğunu, biz olduğumuzu?

Diyarbakır

 


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.