Sahi, 'Kerkük kimin şehridir?'

Güneşi en fazla sıvayanlardan biri olan Türkiye’nin Türkmen kartına sarılarak “Kerkük kimindir?” sorusunu dillere dolayan tutumuna binaen kendimizi, bu soruyu tarihsel bilgiler ışığında cevaplarken buluyoruz.

Hatice Özhan

Askeri açıdan riskli ve çatışmalı bir ortamdan geçen Kürd coğrafyası bir yandan da önemli siyasal gelişmelere gebe. Kobane’nin özgürleştirilmesinden sonraki en somut gelişme belki de Kerkük ile ilgili. Kerkük İl Meclisi’nden çıkan Kürdistan bayrağı kararı, artçıları Irak, İran ve Türkiye’de hissettirecek derecede bir deprem etkisi yarattı. Kürdistan bayrağının Irak bayrağıyla birlikte Kerkük’teki tüm resmi dairelere asılması kararı ile şimdilerdeki ‘Kürdistan’ın Kudüs’ünün Kürdistan’a bağlanılmasını referanduma bağlayan karar siyasal açıdan önemli gelişmeler. ‘Kürdistan’ın Kudüs’ünün orada yaşayan tüm kültürel çeşitlilikler açısından olduğu kadar, bilhassa da Kürdler açısından önemi malumdur. Bu önem, dillere pelesenk edilen “Kerkük kimin şehridir?” sorusuyla evveldendir berhava edilmeye çalışıldıysa da, tarihsel gerçeklik güneşin hiçbir soruyla sıvanamayacağının ispatıdır. Güneşi en fazla sıvayanlardan biri olan Türkiye’nin Türkmen kartına sarılarak “Kerkük kimindir?” sorusunu dillere dolayan tutumuna binaen kendimizi, bu soruyu tarihsel bilgiler ışığında cevaplarken buluyoruz.

HAKİKATEN DE KERKÜK KİMİN ŞEHRİDİR?

Herhangi bir konunun tarihsel değerine ilişkin araştırma yapılırken konuyla ilgili tüm bilgiler önem sırasına göre üzerinden atlanılmadan gözden geçirilir ve dikkate değerdirler. Araştırılan konu eğer tarihi bir şehrin orijinine inilerek yerin esas kurucularının ya da amiyane tabirle “sahibi” nin kim olduğuna ilişkinse, ilk yapılacak şeylerin başında şehrin demografik yapısının incelenmesi ve de nüfus üstünlüğünün kimde olduğunun belirlenmesi gelir. Konumuz gereği, Kerkük kentinin kime ait olduğunun doğru yanıtı bu belirlemeden geçer. Kerkük kentine ilişkin demografik araştırmalardan çıkan sayısal sonuçlar, kentin bir Kürd şehri olduğuna dairdir. Örneğin İngiliz hükümet belgelerine göre Irak’ta 1940 ve 50’lili yıllarda 900 bin Kürd yaşıyordu. Belgelere göre; ‘Kürdistan Bölgesi İdaresi Dışında Kalan Kürd Bölgeleri’ Xaneqîn, Mendelî, Seîdiye, Celavle ve Beledruz vilayetlerinde dönem itibariyle yaşayan 56 bin kişiden 45 bini Kürd. 1950’lili yıllarda yüzde 65-75 civarındaki Kürd nüfusun günümüzdeki nüfus oranı yüzde 50-51 düzeyindedir. Kürd nüfusundaki bu azalımın esas sebebi, hayatın kendi işleyen döngüsünden ziyade, Baas rejiminin anti- Kürd politikasıdır. Bir “Arap Şehri” algısı yaratılmak üzere Arapların yerleştirildiği Kerkük’ün demografik yapısıyla ne kadar oynanıldıysa da bu, tarihsel gerçeği değiştirmeye yetmeyecek bir uygulamaydı.

Kerkük şehrinin kuruluşunun Kürdistan’ın bilinen en eski iki halkı olan Lulubiler ve Huriler tarafından tamamlandığı tarihçe ispat olunan bir gerçekliktir. Kürdlerin oluşumunda ciddi anlamda rol oynayan her iki halktan Lulubiler Şarezor ve Zehav ovaları boyunca yerleşen ve milattan önce III. bin yıla dayanan yazıtlarda açık bir şekilde geçer. Bu bağlamda Kerkük Eski, Orta ve Yeni Çağlar boyunca siyasi açıdan Lulubilerin asli vatanı olan Şarezor’a bağlı iken daha sonraları ise idari açıdan ise uzun bir döneme kadar Şarezor Eyaleti’nin kapsamına dâhil olunur. Kürd tarihçi Kemal Mazhar’ın ‘Kerkük’ adlı kitap çalışmasında belirttiği üzere; Akadlar dönemine ait çivi yazılarında bugünkü Kerkük şehrini gösteren açık işaretlerden şehri kuranların Lulubiler olduğu görülür.

Lulubilerin yanı sıra, Kerkük kentinin Kürdlerle ilişkisinin anlaşılmasında Hurilere de değinmek gerekiyor. Milattan önce II. ve I. binyılda Kerkük ve bağlı birimleri yurt edinen Huriler döneminde Kerkük Arrapha ve Yelanî isimleriyle anılıyordu. Huriler döneminde Kerkük ile ilgili dikkat çekici bir gelişme de Danimarka Arkeoloji Ekibi’nin Dokan’da yaptığı araştırmasından ulaştığı kanıttır. Ekibin, Dokan Tepesi’nin kuzeydoğusunda yer alan Şimşare Tepesi’nde yaptığı çalışmalar sonucunda ulaştığı, Hurilere ait M.Ö II. binyıl dönemine kadar uzanan bazı eserler önemlidir. Bu eserler arasında Hurilerin Kerkük şehrine verdikleri bir isim olan ““Nuzî”de kullanılan bir çeşit tuğladan yapılmış bir havuz bulunur. Kemal Mazhar Ahmed’in belirttiği üzere Hurilerin Kerkük’e kurdukları birçok birim içerisinde en önemlisi olan ve Hurilerin ismini günümüze kadar taşıyan Tuzhurmatu’dur.

İsimleri Kerkük ismiyle bağlantılı olan başka bir Zagros kavmi de milattan önce III. binyılda Şarezor Ovası’nın güneyinde yaşamış Gutiler’dir. Kürdlerin oluşmasında Huriler, Lulubiler ve Subariler kadar önemli bir rolü olan Gutiler, Kerkük’e kadar gelerek kenti kendilerine başkent yapmışlardır. Şehrin o zamanki ismi Arrapha olup, şehrin Kürdlerle olan bağını ortaya sermesi bakımından 1961 yılında Mısırlı bir grup öğretim üyesinin “Siyasi Coğrafya” isimli kitap çalışması önemlidir. Kitapta Kürd bir kavim olan Gutiler hakkında, kuzey kökenli bir sülaleden geldikleri, eskiden güçlü bir devletlerinin olduğu ve devletlerinin başkentlerinin bugünkü Kerkük olan Arrapha olduğu belirtilidir.

Bunlarla birlikte yabancı seyyahların Kerkük ve bağlı birimlerde yaptıkları gezilerde kaydettikleri bilgilere de bakmakta fayda var. Dr. Rauwolff’un , J. S. Buckingham, J.B. Fraser, İngiliz Subayı Major Fredrick Millengen gibi seyyahların hepsi de Kerkük’ün Kürd gerçekliğine işaret etmişlerdir.

Kerkük’ün Kürd şehri olduğuna ilişkin derli toplu bilgilere ulaşılmasını sağlayan seyyahlardan Alman doktor ve tüccar Leonard Rauwolff’un 1574 yılında Kerkük ve bağlı birimlerde yaptığı gözlemlerinden oluşan seyyah namesindeki bilgilere değinmek gerekir. Aralık 1574’ten Ocak 1575’e kadarki gezisi boyunca gittiği, konakladığı her yerde Kürd ismini telaffuz eden Rauwolff’un aşağıdaki tespitleri de dikkate çok şayandır;

16 Aralık 1574 yılında altı günlük mesafede bulunan ve Mazi (Medya) sınırlarında yer alan Kerkük’e gitmek üzere yolculuğumuza Bağdat’tan başladık. Yolculuğa Dicle Nehri’nin ikinci uç noktasından başlamıştık. Dakûk’a kısa bir mesafe kala içinde bir Türk garnizonu bulunan sağlam bir kale gördük. Burası, buralardan başlayarak Mazi (Madi-Medya) ile Mezopotamya arasında kalan Dicle Nehri’ne uzanıp Ermenistan’a ulaşan Kürd bölgesinde yer almaktadır.

Kürdlerin Kerkük’le olan birincil bağının herhangi ciddi bir siyasi müdahaleye uğramadığı 16.yy ve öncesinin aksine, aradaki bu bağın modern zamanlarda birbirinden koparılmaya çalışıldığı görülür. Musul sorunu bağlamında Kerkük’ün pozisyonu ve Kürdlerle ilişkisi, Türk -İngiliz müdahalesi ile “Kerkük kimindir?” eşliğinde ilerleyen bir yılan hikâyesine dönüştürüldü. Elbette ki “Kerkük kimindir” sorusu İngiliz deyimiyle Büyük Kürd Sorununun (Great Kurdish Problem) içerisinde yanıtı manipülasyona maruz bırakılan sorudur. Kerkük ve bağlı birimlerin Kürdlüğü ya da Kürdistaniliğine ilişkin soruların içerisinde kök saldığı yerin adı Musul sorunudur.

Musul sorunu ile ilgili tartışmalar ilk kez, Sevr Antlaşması’nın yerine ikame edilmek üzere toplanılan ve Türkiye’nin de katıldığı Lozan Antlaşması’nda yaşanmıştır. Ancak İngiltere Dışişleri Bakanı ve konferanstaki heyet başkanı Lord Curzon ile Türk Dışişleri Bakanı İsmet İnönü arasındaki görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine sorun, 23 Kasım 1923 yılı itibariyle konferansça oluşturulan özel bir komisyona havale edilerek işi daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirdi. İçine girilen bu çıkmazdan çıkmanın yolunu her iki taraf da, Musul ve Kerkük vilayetlerindeki demografik üstünlüğün Kürdlerin lehine çıkmaması üzere giriştikleri ispat çalışmalarıdır, ileri sürülen rakamlardır, listelerdir.

İsmet İnönü Listesi

Kürdler 97 000
Türkmenler 79 000
Araplar 8 000 üzeri 481

Lord Curzon Listesi

Kürdler 45 000
Türkmenler 35 000
Araplar 10 000
Hıristiyanlar 600
Yahudiler 1400 üzeri 482

İnönü ve Lord Curzon’un Kürd nüfusunu az göstermek üzere oluşturdukları yanıltıcı listelere rağmen Kürdlerin Kerkük’te ezici çoğunluğa sahip oldukları görülür. Listelerin ayrıntıları, Kerkük ve bağlı birimler açısından yorumlandığında ise; Lord Curzon, Musul vilayetindeki Kürd varlığının inkâr edilmeyecek derecede bir realiteye sahip olduğunu bildiği halde Kürd dışı bir formüle kendisini odaklandırmıştır. Bu yüzden Lord Curzon için vilayetin Arapların eline geçmesi ekonomik ve siyasi sebeplerden dolayı daha makuldü. Türkiye’nin ise konsantre olduğu nokta ise; vilayetin Kürdlük yanından duyulan rahatsızlık ve bu rahatsızlığın üstesinden, durumun Kürdlerin aleyhine sonuçlandırılmasının sağlanılması ile gelmekti.

Aradan geçen zaman içerisinde Türkiye tarafında yükselen kaygının, modunu düşürmeden sürdüğü ve Yakındoğu politikasını Kürd karşıtlığı üzerine oturtmaktaki ısrarcılığıdır. “Kerkük kimindir?” sorusunu en fazla yönelten ve cevabını ise kimseye bırakmaksızın yanıtlayan Türkiye’nin Kerkük’te dalgalanan Kürdistan bayrağına tahammül etmeyeceği aşikârdı.

Kerkük İl Meclisi kararlarına karşın Türkiye tarafından gelen “o bayrağı indirin” ve “ulusal birliğe tehdit” tepkileri, her ne kadar 16 Nisan’daki referanduma dair bir iç politika malzemesiyse de, genel çerçeveden bakıldığında anti- Kürd politikasıyla ilgilidir. Tepkisini konsolide edemeyen Türkiye, Güney Kürdistan’a kolonisi gibi davranmıştır. Hâlbuki bu başkasının iç sorununa müdahalede bulunmaktır ki Kürd sorunu Türkiye’nin bir dış sorunu değil kendi iç sorunudur. Yanı başında dalgalanan bayrağın gölgesinden dahi korkuyor olan Ankara, kime ve neye hizmet ettiği belirsiz Irak Kürdistan’ı politikası ile Kürdler açısından daha da bir tarif edilen fil misalidir. Bu gidişle de öyle kalmaya devam edeceğe benziyor…

Yararlanılan Kaynaklar:
( Kemal Mazhar Ahmed- Kerkük- I (Tarih, politika ve etnik yapı) Avesta Yayınları-2005)
BitlisName adlı internet sitesi

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.