YAZARLAR

Ekstraktivizmden yeşil finansa dolambaçlı yollar

Her yeşil kredi veren kurum, her şeyiyle iklim değişikliğine karşı mücadeleyi desteklemiş olmuyor.

Son yıllarda büyük finansal kuruluşlar, örneğin bazı çok taraflı yatırım ve kalkınma bankaları ardı arkasına yeşil kredi hedefleri açıklıyorlar. Yüzyıl başında dikkate alınmayan bir söylem unsuru olan Yeşil Yeni Anlaşma küresel tartışmanın merkezine çoktan yaklaştı. Bütün bu hamleler finansal alanda bir dönüşüm izlenimi sunuyor.

Ekstraktivizm, doğal kaynak sömürüsüne ve doğal zenginliklerin metalaştırılarak küresel piyasalara sunulmasına dayanıyor. Bu tarz büyüme modellerinin, meta fiyatlarındaki değişimler kaynaklı çeşitli istikrarsızlıklar yarattığı açık. Fosil yakıt kullanan yatırımlar ekstraktivizmden hem besleniyor hem de ona güç veriyor. İklim değişikliğini de hızlandıran doğal kaynak sömürüsüne karşı yeni stratejiler gündeme geliyor. Birçok gözlemci, küresel sıcaklık artışının sanayileşme öncesi düzeylere göre iki dereceyi geçmemesi için verilen taahhütler nedeniyle emisyonun düşürülmesine yönelik önlemlere, çevre dostu kalkınma hamlelerinin eşlik etmesini ve yeşil finansın da bu geçişi kolaylaştırmasını bekliyor.

Sürdürülebilir kalkınma hedefleri ve kapsayıcılıkla birleştiğinde, kapıda bekleyen büyük ekolojik krizin finansal dokunuşlar ve yumuşak kurallar-yönlendirmeler ile geride bırakılabileceği sanılıyor. Bilhassa küresel Güney ülkelerinde hızlı büyüme için doğal kaynakların mümkün olduğunca çok metalaştırılarak piyasaya sunulmasına dayanan ekstraktivizme dur diyebilecek bir dönüşüm arifesinde miyiz, sorusunun yanıtı ise olumsuz.

NERESİ YEŞİL?

Yeşil finansın iki esas boyutu mevcut. Birincisi, yeşil büyüme ve geçiş programlarının finanse edilmesi. Söz konusu projelerin hayata geçirilmesi için çıkarılan ya da bankalar tarafından çıkartılıp, iklim değişikliğine adaptasyon amacı taşıyan yatırımları kolaylaştıran tahviller ve özel krediler bu bağlama yerleştirilebilir. İkincisi, daha ziyade karbon ticareti ve bununla birlikte ekonomik büyümeyi sera gazı salımlarından arındırma uğraşını işaret ediyor. Karbon piyasalarında sera gazı emisyonuna ilişkin düzenlemeler, kirletme hakkının el değiştirdiği bir piyasa inşa etmeye yarıyor. Bu tartışma henüz sonlanmamış bulunsa da karbon piyasaları varsayımsal bir azalmayı gerçek bir azalma olarak kodladıklarından, iklim değişikliğinin engellenmesi için gerek duyulan dönüşümü hafife almaya yol açabilirler. Karbon fiyatlama mekanizmalarından elde edilen gelir, ağırlıkla çevre projelerine aktarılıyor olsa dahi, sera gazı emisyonunu radikal bir şekilde azaltabilecek bir dönüşüm çok uzakta. 20. yüzyıl sonunda inşa edilmeye başlanan karbon piyasalarının, acil gereksinimler karşısında yetersiz kaldığı daha açık hale gelmekteyken yeni tahvil piyasaları yeşil finansa can verdi denilebilir.

Avrupa Yatırım Bankası ve Dünya Bankası’nın yoğun desteğiyle 2007’den itibaren öncelikle Avrupa’da oluşturulan yeşil tahvil piyasası 2010’larda çok daha likit hale geldi. Bu değişimin arkasında küresel düşük faiz oranlarının alternatif yatırım aracı arayışlarına katkısı da bulunuyor. Türkiye’nin taraf olmadığı ve 2016’da yürürlüğe giren Paris Anlaşması ise genel olarak yeşil finansa ayrı bir dinamizm kattı. Hızla genişleyen piyasa 2020 sonuna gelindiğinde 71 ayrı ülke menşeli yüzlerce aktörün yeşil tahviller çıkardığını gösteriyor. Piyasa büyüklüğü pandeminin yarattığı duraksamaya karşın 2020 sonunda 1,1 trilyon ABD dolarını aşmış bulunuyor.

Yeşil finansın etrafında ilk bakışta tespit edilebilecek üç önemli sorun alanı bulunuyor: Öncelikle bu şekilde tasnif edilen finansal araçların, iklim değişikliğine karşı mücadeleyi finansallaştırmanın ötesindeki katkıları halen açık görünmüyor. 2008-09 uluslararası finansal krizi sonrasında düşük faiz oranları ve küresel likidite bolluğu nedeniyle, örneğin yeşil tahvil benzeri araçlar olmasaydı bazı projelerin hayata geçmeyeceğini söylemek pek olası durmuyor. İkinci sorun, iklim değişikliğinin en fazla etkileyeceği ülkeler arasında yer alan küresel Güney ülkelerinin esasen küresel Kuzey piyasalarında ve başka ülkelerin para birimleri üzerinden borçlanmaya devam etmeleri. Kürenin bir kısmının yeşil finanstan “faydalanması” daha zor ve daha maliyetli olmaya devam ediyor. Sonuncusu ve daha da çarpıcı olan kısım, yeşil kredi temini üzerine standartları, sektörün kendisinin belirlemesi. Yeşil ya da iklim değişikliğine uyum veya direnç geliştirme amaçlı tahvillerin standartlara ne kadar uyduğunu çeşitli sivil toplum kuruluşları, ağlar ve piyasa aktörleri belirliyor. ABD’de bir otoparkın yenilenmesi, Brezilya’da çevreye olumsuz etkileri olan bir hidroelektrik santrali yapımı, Çin’de petrokimya tesislerinin inşası için yeşil tahvillerin çıkartıldığı örnekler, koruma adı altında çevre yıkımının sürdürülebildiğine dair hatırlatmada bulunuyor. Cümle garip görünebilir ancak, kısacası her “yeşil proje”, yeşil olmuyor.

FOSİL YAKITLARI DA UNUTMADAN

Günümüzde hangi finansal aracın kriterleri tutturduğuna ilişkin, bazıları çokça kullanılan, yüzlerce standart mevcut. Ancak kendi kendini düzenlediği iddia edilen yeşil finans piyasaları, demokratik müdahaleden yalıtılmış durumda kaldıkça kötü kullanıma da açıklar.

Daha dezavantajlı konumda bulunan ülkelerdeki aktörlerin arayışlarına özel sektör kadar kamu sektörü de yanıt sunuyor. Lakin burada da dikkate değer bir çelişkiler yumağı söz konusu. Bilhassa küresel güneyde yeni çok taraflı yatırım bankaları, küresel yeşil finans piyasasında başa oynamaya niyetli görünüyorlar. Örneğin Çin’in en büyük oy gücüne sahip olduğu 103 üyeli Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), 2025 yılında kredilerinin yarısının çevreye duyarlı projelere, iklim değişimine uyum çabalarına ayrılması hedefi güdüyor. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın üyesi bulunduğu Yeni Kalkınma Bankası, AIIB kadar atılgan değil fakat görev tanımı olan “üyelerinin sürdürülebilir kalkınma projelerine destek vermek” ifadesinin altı, çevreye en az zararı vererek altyapı finansman açığını kapatmak ve uluslararası standartlarda yeşil projeleri güçlendirmek üzerinden dolduruluyor.

Ancak başka çok taraflı yatırım bankalarında da görüldüğü üzere bu dev kuruluşlar yerel işbirlikçileriyle proje yürütüyorlar. Çevresel ve Toplumsal Çerçeve metinlerinin gerektirdiği denetimler kadar işbirlikçi kurumların raporlamaları ve beyanları da bir projenin çevresel etkisinin değerlendirilmesinde önem arz ediyor. Bir yatırımın yeşil olarak nitelenip nitelenmeyeceğine etkide bulunuyor. Bu ayrıntılar neden önemli? AIIB’in Türkiye’de temin ettiği en büyük krediyi (600 milyon ABD doları) BOTAŞ’ın aldığını hatırlatarak, sanıyorum durumu izah edebiliriz. Tuz Gölü Yeraltı Doğal Gaz Depolama Projesi, bütün kriterlere uygun yapılmış ve yüksek risk barındırmasının gereksindiği denetimler yerine getirilmiş olabilir. Kredinin kendisi AIIB portföyünde (ya da diğer kreditörler arasında yer alan Dünya Bankası ve İslam Kalkınma Bankası standartlarında) yeşil kredi olarak ayrılmamış bulunabilir. Fakat Türkiye’dekine benzer bir şekilde küresel Güney’de madencilik, petrokimya gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlere verilen krediler en iyi senaryoda (çok sıkı denetim, en az çevresel hasarla projenin tamamlanması, toplumsal aktörlerin katkısı ve çerçeve belgelere uyum) dahi bu kurumların kendi faaliyetlerini yeşile boyamasına, bir projede çevreye duyarlılık gösterirken diğer işlemlerini hiçbir şey değişmemiş gibi sürdürmesine yarıyor.

Kısacası her yeşil kredi veren kurum, her şeyiyle iklim değişikliğine karşı mücadeleyi desteklemiş olmuyor. Toplumsal baskı ve demokratik denetim olmadığı müddetçe çok taraflı bankaların ya da şirketlerin kendi kontrollerinin gereken hassasiyeti sergilemeyeceğini, raporlarına dikkatle yaklaşılması gerektiğini görmek elzem. Sonuçta ortaya Türkiye örneğinde olduğu gibi, fosil yakıta dayalı birikim stratejilerinin normalleştirildiği, petrokimya endüstrisinin simge kurumlarından birisinin bir yatırımının yeşile boyandığı, ancak üretim süreçlerinin yüksek karbon esaslı örgütlenmeye devam ettiği absürtlükler çıkıyor. Bu süre zarfındaysa ekstraktivizmden yeşil finansa uzanan labirentin içinde çok sayıda ülke açısından iklim krizi tehdidi derinleşiyor.

Not: Türkiye’de politika yapıcılar henüz olmayan bir dönüşümü model olarak pazarlama hayalleri ile iklim değişikliği ile mücadele sorununu al-satçılık mertebesinde kavrama yeteneği sergileyedursunlar, ekolojik krize karşı neler yapılabilir tartışmak için Türkiye’de Madenciliğin Politik Ekolojisi Sempozyumuna katılabilirsiniz. 26-27 Haziran’daki etkinlik katılım formu ve programı için buraya tıklayabilirsiniz.


Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2010 yılında City University of London’da misafir araştırmacıydı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2014-15’te Queen’s University’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti. Praksis Dergisi yayın kurulu üyesidir. Türkiye’de borç yönetimi, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.