Savaşın telaffuzu zorlaştığında, müzik ne anlatır?

Küba, Güney Afrika'nın işgalinden sonra, Sovyetler Birliği'nin çekinceli tavrına rağmen, tereddütsüz bir şekilde MPLA'ya hızla askeri yardım yapar. Dönemin MPLA generallerinden biri bu yardımı şöyle ifade ediyor, “Biz Fidel'den bir tanecik şeker istedik gibi düşünün, ama o bize kilolarca şeker, karamel, nişasta ve bunları karıştırmak için mikser gönderdi. Hatta 'Siz şimdi pişiremezsiniz de, o nedenle ben biraz da aşçı göndereyim' dedi.”

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Toplumlar içinde bulundukları ve bizim ‘savaş’ adını koyduğumuz zaman aralıklarını tanımlarken genelde ilginç yollara başvururlar. Savaş kelimesinin telafuzu, ancak çatışma çemberinin dışına çıkılınca kolaylaşır. Bütün dünyanın ‘iç savaş’ olarak bildiği kimi kanlı çatışma dönemleri, o çatışmayı yaşayan -hatta bizzat çatışan- kimselerce ‘tatsızlıklar’, ‘karışıklıklar’ ya da ‘mevzular’ gibi oldukça ‘yumuşak’ terimlerle nitelendirilebiliyor örneğin. Savaşın bitişinden sonra o coğrafyada yaşayanların günlük dilinde ‘iç savaş’ ve savaş gibi kelimelerin daha sık duyulmaya başlamasını da buna ekleyebiliriz..

Lübnan’da çoğu kişinin savaş zamanında bu dönem için böylesi hafif tanımları tercih etmiş olması ilk bakışta hakikaten anlaşılmaz geliyor. Fakat ölümle burun buruna yaşanılan bir yer, her zaman barındırdığı karşıtlıklarla sizi şaşırtabilir. Başta, “Her gününü kan denizinde geçirenler, savaşı tanımlayamayacaksa kim tanımlayacak?” gibi geliyor insana. Oysa bu, insanın hayatla olan inatçı bir bağı olarak da görülemez mi? Yaşamla ölümün eşiğinde bundan başka ne beklenebilir? Elbette toplumsal bir zaman diliminden her anlamda beslenen müzik, bize acıları bu ısrarla birlikte yoğurarak anlatabilir. Biz de Angola iç savaşı ve müziğin ilişkisinden giderek, bu hislere seyahat etmeye çalışabiliriz. Nitekim Angola’da da iç savaş döneminde benzeri bir tanım işitilmiş: ‘confusão’ yani ‘karışıklıklar’…

Fernando Sofia Rosa, Portekiz sömürge yönetiminin takibinden biraz olsun uzaklaşmak için anadiline dönen pek çok Afrikalı sanatçıdan biridir. Kısa yaşamı boyunca yaptığı şarkılarda yoksul halkın günlük yaşamlarını Kimbundu dilinde seslendirir. Bağımsızlığın ardından patlak veren ve apartheid Güney Afrikası’nın Angola topraklarına girmesiyle birlikte şiddetlenen savaşın kurbanlarından biri de Sofia Rosa’dır. Küba ve Sovyetler Birliği tarafından desteklenen MPLA’ya olan yakınlığını gizlememiş olan Angolalı sanatçı, ABD ve Güney Afrika destekli UNITA güçleri, yaşadığı Lobito kentini ele geçirince katledilir. Elimizde kalanlar, birkaç tozlu kayıt ve daha da önemlisi yoksul Angolalıların günlük yaşamını kendi dilinde anlatan hikayeler.

Bağımsızlık öncesi dönemde, oldukça kısıtlı muhalif müzik olanakları olmasına karşın, yoksul Angola halkının sömürgeciliğe olan öfkesi, bir şekilde çıkış yolu bulur. Ne de olsa Sofia Rosa’nın yaptığı gibi yerli dillerinin ‘kaçış’ olabilmesi, aynı zamanda o dillerin Portekizceye kıyasla daha az geçerli olmasından kaynaklanır. Büyük ihtimalle o dönem Afrika’nın en büyük sömürge mekanizmalarından olan Portekiz’in ve istihbaratının böyle bir kabiliyeti fazlasıyla vardır. Öyle ya da böyle, o günlerde Portekizce herkese ulaşabilmek için en pratik ve en geçerli yoldur. Bu nedenle şarkılarda sansürden kaçmak için muhalif içeriği gizleme ihtiyacı, dikkat çekici imgeler de yaratır.

Örneğin Luiz Visconte’nin ‘Chofer de Praça’ yani ‘Taksi Şoförü’ isimli şarkısı bunlardan biridir. Hikaye yağmurlu bir Luanda gününde geçiyor: Bir genç, sevgilisinin yanına gitmek için kent merkezinden taksi çevirir. Genç, sevgilisinin yaşadığı varoşlara gitmek istediğini söylediğinde şoför homurdanır: “Ben kayıkçı değilim, taksi şoförüyüm!” Çünkü yağmurlu günlerde varoşlara giden toprak yollar, bataklıktan, hatta göllerden farksızdır. En sonunda şoför, “Yağmur doğadan gelir” diyerek ısrar eden gence boyun eğer ve yola koyulurlar. Varoşlara giden yolda araba bir göletin karşısına geldiğinde şoför freni çeker ve “Sevgilinizi görmek istiyorsanız sadece yürüyerek gidebilirsiniz. Siz sadece ona hava atacaksınız diye ben arabamı mahfetmeyeceğim” der.

Metnin arkasını okuyacak olursak o günlerde taksi şoförlerinin büyük bir kısmının beyaz Portekizliler olduğunu hatırlayarak başlayabiliriz. Ancak taksicilikte Portekizlilerin tekel sahibi olduğunu bilsek bile görünürde pek dikkat çekici bir şey yok gibi duruyor. İşin asıl kilit noktası şarkı sözlerindeki dilin kullanımı. İronik bir şekilde sözlerdeki hikaye anlatıcının Portekizcesi neredeyse kusursuzdur. Oysa şoförün konuştuğu dil, burundan gelen bir sesle ve yüklü argoyla taklit ediliyor. Şoförün kibirli, anlayışsız ve kaba tavırlarını bugün okuduğumuzda bu yağmurlu günde varoşlarda geçen bir aşk şarkısının aslında sömürgecilere yönelik bir eleştiri olduğunu görüyoruz.

Peki Portekiz’in Angola’dan çekilmesiyle birlikte bu ülkenin müziğinde neler yaşandı? Burada bahsetmemiz gereken önemli isimlerinden biri Teta Lando. Kendisi 1970’lerin ortasında ilan edilen bağımsızlığın heyecanını taşıyan bir albüm çıkarır. Coşkusunu gizleyememiş olacak ki adını da ‘Independência’ yani ‘Bağımsızlık’ koyar. Hem Portekizce hem Kikongo dillerinde şarkılarını söyleyen Lando’nun bu albümünde, ülkenin geleceğine dair temennileri, en somut haliyle ‘Irmão Ama Teu Irmão’ şarkısında gözümüze çarpıyor. Gelgelelim Afrika’nın çok ciddi petrol zenginliklerine sahip böylesi bir bölgesinde iyi niyetli temenniler bir anda anlamını yitirebiliyor. Şarkı “Kolonyalizm işte sen kardeşini sevince o zaman bitecek kardeşim” dese de nakarattaki ‘Irmão’ kelimesi UNITA’lıların birbirlerine hitabı, yine şarkının içinde geçen ‘Camarada’ da MPLA’den olanların yoldaşlarına sesleniş şekli haline gelir. Öyle ki bu iki hitap kimin kimden olduğunu anlamada bir anahtar görevi de görür.

Cepheye doğru yol aldığımızda kulağımıza çalan müzik seslerine farklı bir dilin eklendiğini görüyoruz: İspanyolca! Küba, Güney Afrika’nın işgalinden sonra, Sovyetler Birliği’nin çekinceli tavrına rağmen, tereddütsüz bir şekilde MPLA’ya hızla askeri yardım yapar. Dönemin MPLA generallerinden biri bu yardımı şöyle ifade ediyor, “Biz Fidel’den bir tanecik şeker istedik gibi düşünün, ama o bize kilolarca şeker, karamel, nişasta ve bunları karıştırmak için mikser gönderdi. Hatta ‘Siz şimdi pişiremezsiniz de, o nedenle ben biraz da aşçı göndereyim’ dedi.” Onbinlerce Kübalı askerin Angola’ya gelişi, MPLA’yı canlandırır. Yanısıra, kıtaya ayak basan askerlerin arasında, yüzlerce yıl önce köle olarak Amerika’nın çeşitli plantasyonlarına götürülen Afrikalıların torunları da vardır, ve bu torunlar şimdi apartheid destekçilerine karşı savaşmaktadır.

Bir siyah Kübalı askerin Afrika’ya ayak basmasını bu cümlelerle anladığımızı düşünüyoruz. Ne kadar empati yeteneğimiz olduğunu düşünürsek düşünelim, bambaşka topraklara köle olarak götürülmüşler için Afrika, o toplumun kültüründe, dininde, efsanelerinde çok canlı bir yere denk düşer. Amerika kıtasındaki Afrikalıların sadece 20. yüzyıldaki siyasi hareketlerinden yola çıkarak bunu söylemiyoruz. Bu hikaye, bir kölenin gemiden inip Amerika’ya ilk adımını atmasıyla başlıyor, bugüne ve yarına kadar uzanıyor. Çoğu toplum yer değiştirdiğinde arkada bıraktığı toprakları mitlerine taşır. Yaşadıkları geçmişe ve göç nedenlerine göre mitleri de, ya gönençli ya da çok cazip görünmeyen bir diyarı betimler. Ancak toplumsal mücadele tarihinde, Amerika’daki Afrikalı kölelerin ticareti kadar sistematik, şiddetli, barbarca ve uzun soluklu bir nüfus hareketliliği ender yaşanmıştır. Dolayısıyla Amerika’daki Afrikalıların mitlerinde, şarkılarında, dinlerinde… Denizin ardındaki topraklar bir nevi El Dorado’ya dönüşür. Afrika’nın bu dini metinlerde, şaşılacak kadar ihtişamlı gösterildiğini görüyoruz. Dolayısıyla tekrar o Afro-Kübalı askere gelecek olursak; farklı bir geminin onu yüzyıllar sonra bir köle olarak değil, kölecilerden intikam için eline şans geçmiş bir özgürlük savaşçısı olarak karşı kıyıya getirmesinde nice anlam gizlidir. Attığı bu yüzlerce yıllık adımdaki hisleri, bizim bir-iki paragrafla kavrayabileceğimizin çok daha ötesindedir.

 

.

 

Şüphesiz Angola’ya gelen bir Afro-Kübalı sanatçı-asker olan Pablo Milanes de ilk soluduğu Afrika havasında benzeri düşünceleri aklından geçirmiştir. Tabii kafiledeki tek sanatçı-asker kendisi değildir: Silvio Rodriguez, Vicente Feliu… gibi Nueva Trova’nın hatta Latin Amerika müziğinin en önemli isimleri gönüllü olarak savaşa katılır. Marilyn Monroe’nun Kore cephelerindeki ABD askerilerine yaptığı ziyaretin aksine, Kübalı askerlerin tek gayesi ‘moral malzemesi olmak’ değildir. Angola’ya gidişleri uzun uzun yazdıkları başvurular sonucunda gerçekleşir. Yine Monroe’nun aksine bellerinde silahları vardır. Fakat tahmin edilebileceği gibi bu sanatçıların gelişi, Kübalı askerler için moral kaynağı da olur.

Savaşçılara, askerlere, militanlara… Hep duygularından arınmış kimseler olarak bakarız. Elinde bir yaşamı sonlandırmaya yarayan silahlar taşıyanları böyle algılamak ne kadar yanlış olabilir ki? En azından ilk bakışta… Bununla birlikte, zehirli düşünceler, para, şan, şöhret uğruna olmayan, vicdanın bir moral, bir kıstas olduğu taraflar için ölümle burun buruna olma durumu, çoğu kimsenin hissedemeyeceği duyguları bu insanların yaşamasını acı bir şekilde mümkün kılar.

Bu duyguyla karşılaşmak için illa en önlerde, savaşın tüm vahşetini koklamış bir cengaver olmanıza gerek var mıdır? Şüphesiz hayır. Silvio Rodiriguez de işte böylesi bir atmosferi solur ve bu durum Küba’ya döndüğünde sanatının anlatım gücünü de derinden etkiler. Cephede Kübalı ve Angolalı askerlere söylediği şarkıların bir kaydı bulunuyor. Burada seçtiği şarkılardan birine dikkat çekelim:

Rodriguez’in Angola’da yaşananlardan etkilenerek yazdığı ‘Cancion De Qualquier Soldado’ yani ‘Herhangi Bir Askerin Şarkısı’. Şarkının ismine bakıp “Yahu işte ajitasyon, askerlere gaz vermek için yapmış şarkıyı, cephede de söylüyor, ne var bunda?” diyenler biraz aceleci davranmış olacak. İlk dizelere baktığımızda sanki Regis Debray’ın düşüncelerinin bir gitardan fışkırdığını görüyoruz: “Eğer yolda düşersem / tüfeğime şarkılar söyletin / ve ona kaderini öğretin / çünkü o ölmemeli. / Eğer yolda düşersem / nasıl devam eder / arkadaşım şarkıya devam edebilsin / ödevini tamamlayabilsin.”

İkinci bölümdeyse savaşın içindeki bir askerin, daha doğrusu sahip olduğu bir yaşamı olan ve bunu koşa koşa vermeye pek de razı olamayan bir insanın müziği var: “Ölüm ıslık çalıyor / insanın kulaklarında / adı olmayan o şarkı / hedefini arayan şarkı / ormanın sesi, kader / Militan insanın sadeliği / anların tahtında / şansın yüksek kanunu, / ölüm gönderen koro / alevden sözleriyle…”

Basın bültenleri, taziye mesajları, rakamlar… Bunlar bize dünyanın herhangi bir yerinde akan kanı, ölümleri, sefaleti, katliamları betimleyebilir. Fakat savaş çoğu zaman hiç beklenmeyen şekillerde, hiç hesaba katılmayan insanlarca kendini anlatır. Bizim ‘savaş’ dediğimiz şeyin asıl tanımlayıcıları da onlardır. Uzaktan duyduğumuz ölüm, yakından bambaşka duyulur. Müzikse, acının sadece basit bir trajediden fazlası olduğunu bazen gizli, bazen açık bir şekilde anlatır. Gerçek hislerin, gerçek hikayelerin bir parçası da bu dizelerde gizli…

https://open.spotify.com/playlist/0ArFInska31QgbNWSuLBHX?si=JgCCJ_4CRWyWvmpcfQEjCA

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler

1 – https://pan-african-music.com/luis-visconde-chofer-de-praca/

2 – Another Day of Life, Ryszard Kapuscinski

3- http://pablomilanesparavivir.blogspot.com/2014/03/en-angola-1976-pablo-milanes-en-un.html