İklim krizinin sebebi nüfus artışı mı?

Bazı bilim insanları, iklim krizinin sebebinin nüfus artışı olduğunu söylüyor. Ancak çoğunlukla yoksul bölgelerde yaşanan nüfus artışını ilklim krizinden sorumlu tutmak ırkçılığı körükler. Asıl sebep olan endüstriyelleşmeyi de odaktan çıkarır.

Heather Alberro

Her yıl Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu, gittikçe kötüleşen iklimsel ve çevresel krizin nasıl çözüleceğini tartışmak üzere hükümet ve iş dünyasından temsilcileri bir araya getirdi. Toplantı, Avustralya’daki yıkıcı orman yangınlarının hafiflediği bir dönemde gerçekleştirildi. Bahsi geçen yangınların bir milyar hayvanın ölümüne yol açtığı ve yeni bir iklim kaynaklı mülteci dalgası yarattığı düşünülüyor. Bununla birlikte, tıpkı Madrid’deki COP25 iklim müzakerelerinde olduğu gibi, Davos’ta da neler yapılacağı hususunda bir aciliyet hissi, heves ya da fikir birliği duygusu neredeyse hiç yoktu.

Öte yandan, ortaya kriz için kimin ya da neyin suçlanacağı gibi önemli bir tartışma çıktı. Ünlü primatolog (primat uzmanı/ç.n.) Dr. Jane Goodall, (krizden/ç.n.) insan nüfusundaki büyük artışın sorumlu olduğuna ve nüfusumuzun 500 yıl önceki düzeyde olması halinde çevresel sorunların büyük kısmının yaşanmayacağına vurgu yaptı.

Bu yaklaşım gayet zararsız görünebilir ama bunun korkunç sonuçları olabilir ve Goodall’ın argümanı mevcut krizlerin altında yatan nedenlerin yanlış biçimde anlaşılmasına dayanıyor. Bu tip sesler yükseldikçe, insanlar ‘aşırı nüfus’ argümanına karşı çıkmaya ve onu reddetmeye hazır olmalı.

TEHLİKELİ BİR DİKKAT DAĞITICI UNSUR

Paul Ehrlich’in 1960’ların sonlarında yazdığı ‘Nüfus Bombası’ ve Donella Meadows’un 1970’lerin başında yayınlanan ‘Büyümenin Sınırları’ adlı eserleri, dünya genelinde artan insan nüfusu ve bunun doğal kaynaklar üzerindeki sonuçlarıyla ilgili kaygıları ateşledi.

Basit şekilde ‘çok fazla insanın doğduğu’ -nüfus artış oranlarının çoğunlukla gelişmekte olan dünyada yükselmeye başladığı- fikri ‘Earth First’ gibi radikal çevre gruplarının tartışmalarına da taşındı! Grup içindeki bazı kesimler, Afrika gibi büyümekte olan bir nüfusa sahip bölgelerdeki açlık sorununa dair açıklamalarından ötürü yoğun eleştiriler aldı; bu kesimler, üzücü olsa da insan sayısında yaşanacak bir düşüşün çevresel faydalar sağlayabileceğini iddia ediyordu.

Aslında, küresel insan nüfusu katlanarak artmıyor, aksine yavaşlıyor ve 2100 yılına dek 11 milyar civarında istikrarlı bir sayıya kavuşacağı tahmin ediliyor. Daha da önemlisi, insanların sayısına odaklanmak, ekolojik sıkıntılarımızın büyük kısmının gerçek nedenlerini karanlığa gömer. Kısaca, modern kapitalizmin yarattığı atıklar ve eşitsizlikle birlikte sonsuz büyümeye ve kâr birikimine odaklanması sorunlarını gizler.

DÜNYAYI ASIL KİRLETEN EN ZENGİN KESİMDİR

Ekonomik gelişimi ilk kez fosil yakıt kullanımıyla birleştiren sanayi devrimi, 18’inci yüzyılda İngiltere’de ortaya çıktı. ‘Büyük İvme’ adıyla bilinen ve savaş sonrası döneme damgasını vuran ekonomik faaliyet patlaması (atmosfere zarar veren/ç.n.) salımların artmasına sebep oldu ve büyük ölçüde kuzey ülkelerinde gerçekleşti. Hâl böyleyken, diğerlerinden önce sanayileşmiş olan ABD ve İngiltere gibi daha zengin ülkeler, tarihsel salımlar noktasında daha büyük bir sorumluğun yükünü taşıyorlar.

2018 yılında gezegenin en büyük atmosfer kirleticileri olan Kuzey Amerika ve Çin, küresel CO² (karbondioksit) salımlarının neredeyse yarısından sorumluydu. İşin gerçeği, bu bölgelerdeki nispeten yüksek tüketim oranları, düşük gelirli ülkelerdeki benzerlerine kıyasla çok daha fazla CO² açığa çıkarıyor; düşük gelirli ülkelerdeki üç ilâ dört milyar insanın küresel CO² salımları üzerinde büyük bir etki yaratması pek mümkün görünmüyor.

Bununla birlikte, şirketlerin göz önünde bulundurulması gereken orantısız bir etkisi de söz konusu. 1977 gibi erken bir dönemde, iklim değişikliği bilimi hakkında bilgileri olmasına karşın, endüstri yöneticileri, tüm modern CO² salımlarının üçte birine yalnızca 20 fosil yakıt şirketinin neden olduğunu ileri sürmüşlerdi.

SİSTEM DEĞİŞMEDEN HİÇBİR ŞEY DÜZELMEZ

Sadece sayılardaki değil, güç, zenginlik ve kaynaklara erişim noktasında yaşanan eşitsizlikler, çevresel bozulmanın temel itici nedenleridir. Dünyanın en zengin yüzde 10’luk nüfusunun gerçekleştirdiği tüketim, gezegende tüketim kaynaklı CO² salımlarının neredeyse yüzde 50’sini oluştururken, insanlığın en yoksul yarısı bu salımlara yalnızca yüzde 10 katkıda bulunuyor. Şu anda dünyanın yarısından daha fazla servete sahip olan yalnızca 26 milyarderle bu gidişatın sürmesi de muhtemel görünüyor.

Çevresel ve toplumsal adaletle ilgili konuları birbirinden ayıramayız. Nüfus artışını -çoğunlukla yoksul bölgelerdeki- sorumlu tutmak, ırkçı tepkileri körükler ve sorumluluğu atmosferi kirletmeye devam eden güçlü endüstrilerden uzaklara taşır. Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan bölgeler, bu salımlara en az katkıda bulunan ülkeler olmasına karşın, genelde iklimsel ve ekolojik felaketlerin yükünü taşımak zorunda kalırlar.

Gerçek sorun, aşırı düzeydeki eşitsizlik, dünyadaki ultra zenginlerin aşırı tüketimi ve ayrıcalıklı kesimlerin sosyal ve ekolojik refahtan daha fazla kazanç elde etmesini sağlayan sistemdir. İşte dikkatimizi odaklamamız gereken asıl yer de burasıdır.

Yazının aslı The Conversation sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)