The Wall 40 yaşında: Bir komünist askerin gizli hikayesi

Önce dindar bir Hıristiyan ve vicdani retçi, sonra bir komünist ve asker olan Eric Fletcher Waters, daha Anzio'ya yapılan ilk dalga çıkartmada düşenlerden birisiydi. Yükselen faşizme karşı gönüllü olarak savaşa katılmıştı. Düşen onbinlerce insan gibi o da ardında bir aile bırakmıştı. Ancak her ne kadar kendisi bunu hiç bilemeyecek olsa da, antifaşist tutumu ve hayatını kaybetmesi dünya tarihinin en ünlü albümlerinden biri olan 'The Wall'un merkezinde olacaktı. Çünkü savaşa giderken kundakta bıraktığı çocuğu, Roger Waters'dı...
Eric Fletcher Waters ve ailesi...

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – İkinci Dünya Savaşı’nın kızıştığı 1943 yazından itibaren ABD ve İngiltere öncülüğündeki kuvvetler İtalya’ya çıkartma yapar. Sovyetler Birliği’nin çağrılarına rağmen geciken bu saldırı Nazilerin ve İtalyan faşistlerinin Avrupa’daki hattını kırmak açısından önemlidir. 1944’ün baharında Roma’nın güneyinde müttefik güçler Nazilerle bir kez daha karşı karşıya gelir. “Anzio Savaşı” olarak bilinen ve yaklaşık 130 gün süren bu çatışmalarda her iki taraftan toplam 100 bine yakın insan hayatını kaybeder.

Anzio’ya yapılan daha ilk dalga çıkartmada düşenlerden birisi de Eric Fletcher Waters’dır. Bir tank atışı sonucu ölür. Eski bir vicdani retçi ve yeni bir komünist olan Waters, yükselen faşizme karşı gönüllü olarak savaş katılmıştır. Bu açıdan düşen onbinlerce insandan farksızdır. O da gönüllü ya da zorunlu savaşan diğerleri gibi ardında bir aile bırakmıştır. Ancak her ne kadar kendisi bunu hiç bilemeyecek olsa da, anti faşist tutumu ve hayatını kaybetmesi dünya tarihinin en ünlü albümlerinde biri olan ‘The Wall’un merkezinde olacaktır. Çünkü savaşa giderken kundakta bıraktığı çocuğu, Pink Floyd’un liderlerinden Roger Waters’dır…

Roger Waters

Bu yıl yayınlanışının 40. yılı olan Pink Floyd’un The Wall albümü, resmi rakamlara göre dünyanın en çok satan 10 albümünden biri. Grubun çoğu şarkısını ezbere bilen yüzbinlerce hayranını saymazsak eğer, Pink Floyd dendi mi akla gelen ilk şarkı da, ‘We dont need no education’ (bizim eğitime ihtiyacımız yok) dizeleriyle ünlenen, ‘Another Brick In The Wall’ şarkısıdır. Bu The Wall albümünün en çok ses getiren eseri olsa da aslında albüm, içindeki her bir şarkıyla bütünlük içeriyor. Baştan sona yabancılaşmayı, modern toplumun karşısında örülen duvarları, otoriteleri konu alan şarkılarını anlattıklarını daha iyi kavrayabilmek için Roger Waters’ın bu albümdeki rolünün altını çizmeliyiz.

Pink Floyd grubu dinleyici kitlesini müziğiyle büyülemeyi başardı. Fakat bununla birlikte grup türlü türlü uyumsuzluklar, ayrılıklar ve kavgalarla dolu bir tarihe sahip. Waters’ın grup içindeki baskın rolü her zaman tartışılan bir konu oldu. Başta usta gitarist David Gilmour olmak üzere diğer grup üyeleri Waters’ın söz ve müzik konusunda sürekli öne çıktığına dair eleştiriler yöneltti. The Wall albümü de benzeri tartışmalarla ilerledi, yine de ortaya çıkan bu tarihi albümün asıl mimarı öyle ya da böyle Roger Waters oldu. Dolayısıyla albüm aslında onun hikayesini anlatıyordu.

 

Daha da somutlaştırmak istersek Alan Parker’ın yönetmeliğini yaptığı ve ‘Pink’ karakterinin hikayesini anlatan Pink Floyd: The Wall müzikal filmini hatırlayabiliriz. Babasını savaşta kaybeden Pink’in ömrü boyunca karşılaştığı korkular, başta bu travma olmak üzere yaşantısının peşini bırakmayışı, inşa ettiği duvarlar… Bu albümdeki baba figürü hiç kuşku yok ki Eric Fletcher Waters’dır. Roger Waters’ın -ya da Pink’in- babası 1913 yılında Country Durham’da dünyaya gelir. Eric Waters’ın babası, George Henry, kömür madeninde çalışan bir madencidir. Aynı zamanda yerel İşçi Partisi’nin örgütçülerinden biridir. Ancak Birinci Paylaşım Savaşı başladığında o da fikri sorulmadan cepheye gönderilir. George Henry, 1916 yılında Fransa’da siperlerde hayatını kaybeden yüzbinlerce insandan biridir.

Torunu Roger, ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra dedesinin mezarı başında Gabriel Chevallier’nin ‘Korku’ isimli romanından şu alıntıyı okuyacaktır:

“Yönetenlerin çoğu yalan söyler, ama bu yalanlar, Chevallier’in burada bahsettiği tercih edilmiş ve geliştirilmiş cehaletten daha az sarsıcı ve daha az yıpratıcıdır. Bu cehalet, merhamet uyandıran her şeyin gerçekliğini reddeder. Böyle savaş liderlerinin ya da günümüzdeki ekonomi stratejisi uzmanlarının merhametsiz olduklarını düşünmek bir hatadır. Onlar böyle duygulardan yoksundur. Bunu öğrenmemiz ve buna göre hareket etmemiz gerekir. Onlar böyle duygulardan yoksundur.”

Emekçi bir ailede büyüyen Eric babasını kaybettiğinde henüz 3 yaşındadır. Acı bir tesadüfle babasının kaderini paylaşacağını bilmeyen Eric, burs kazanıp o dönem için çok büyük bir ayrıcalık olarak üniversiteye gitmeye hak kazanır, fakat yaşam onu taksicilik yapmaya zorlayacaktır.

Kısa hayatının ilk dönemlerinde dindar bir yaşam sürer, pasifisttir. Gün geçtikçe sola doğru yaklaşır, baba yadigarı İşçi Partisi’nin sol kanadıyla ilişki kurar. Daha sonra Büyük Britanya Komünist Partisi (CPGB) üyesi olacaktır. Fakat dilerseniz hikayenin devamını küçük oğlundan, yani Roger Waters’dan dinleyelim. BBC’ye verdiği bir röportajda şöyle söylüyor ünlü rock yıldızı:

David Gilmour ve Roger Waters

“Babamın genlerini taşıdığım için gurur duyuyorum. Harika bir insandı, çok gençken hayatını kaybetti. İtalya’da Nazilere karşı savaşırken öldüğünde sadece 30 yaşındaydı. Ancak kesinlikle idealleri için ölmüş, aşırı derecede dikkat çekici bir insandı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında vicdani redçiydi. Ve sonra hava saldırıları boyunca ambulans şoförü olarak çalıştı. Bombalanmış yerlerde gönüllü çalışmalara katıldı ve burada annemle tanıştı. Birlikte siyasetle ilgilenmeye başladılar. Sanırım her ikisi de, ya o sıralarda ya da daha öncesinde komünist partiye üye oldular. Nihayetinde onun komünizm düşüncesi ve faşizme karşı savaşma gerekliliği, Hıristiyanlığından baskın çıktı. Önceden dindardı ve askere alım ofisine gitti: ‘Pardon, ben fikrimi değiştirdim. Gidip savaşmak istiyorum’, ‘Hadi ama senin diploman falan var, bu delikanlıyı oturtun şöyle…’ Sonuç olarak ayaküstü temel askeri eğitim daha sonra subay eğitimi alır ve bum, ölür.”

Waters aynı röportajında bir konser anısını da anlatıyor. Konserde elini sıkan bir savaş gazisinin onu bırakmayışı ve gözlerine bakarak, ‘baban seninle gurur duyardı’ deyişini göz yaşlarını tutamayarak aktarıyor. Roger Waters’ın hiç tanıyamadığı babasıyla ilişkisini anlamak için gözyaşlarına ihtiyacımız yok. Bazı şarkılarında doğrudan, bazı şarkılarında dolaylı olarak, bazılarındaysa gizli bir şekilde bu figürün işlendiğini görüyoruz. Roger Waters’ın solo olarak yaptığı The Wall konserlerinden klibin başı, bunu açıkça bize gösteriyor. Albümün ilk şarkısı ‘In The Flesh?’e ait şarkının başında Waters, cenazesine ulaşılamayan babasına ithafen anıt mezarlıkta tek başına trompet çalarken görülüyor…

“Demek sen / Hoşlanabileceğimi düşündün / Gösteriye katılmaktan / Hissetmek için karmaşanın ılık heyecanını / O uzay çocuğunun ışıdığı / Söyle bana senden kaçan bir şey mi var güneş ışığı / Bu değil miydi görmeyi umduğun? / Eğer öğrenmek istersen bu soğuk gözlerin ardında / Tek yapman gereken pençelerinle açmaktır kendi yolunu / Bu gizlenmenin içinden”

The Wall albümündeki bütün şarkıları, imgeleri ve hikayeleri bir yazıya sıkıştırmak mümkün değil. (Konu hakkında farklı adresler, kaynaklar bölümünde yer alıyor. Dileyenler faydalanabilir.) Biz şu soruya cevap arayabiliriz: Neden yüzlerce çok satmış albüm 40’ıncı, 50’nci ya da bilmem kaçıncı yıl dönümünü dolduruyor da çok azı üzerine hâlâ uzun uzun konuşmaya değer kalabiliyor? The Wall gibi… Basit bir cevapla başlayalım: Zamana tercümanlık yapabilmeleri onları ölümsüz kılıyor. Bu sadece albümler için değil, kişilerin doğum ve ölüm günleri ya da tarihsel olayların yıldönümleri için de geçerli. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan hangi olay bugün Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümü gibi hatırlanıyor ki?

The Wall için de aynı şey geçerli. Waters’ın aktardığı hisler, ‘modern yaşamın ince buzları üzerinde paten yapan’ yeni asrın insanları için güncelliğini koruyor. Koruyor, çünkü benzeri araçlarla kuşatma devam ediyor: Savaş, yıkım, yabancılaşma… Waters’ın bu albümdeki en büyük başarılarından biriyse oldukça kişisel bir tecrübeden yola çıkmasına karşın her bir insana tüm sıradanlığıyla toplumsal hislerin yankısını aktarabilmesi. Babasının da kendi mücadelesini toplumsallaştırıp, böylece hayatını kaybetmesi şüphesiz albümün içine gömülen bireysel-toplumsal ilişkiyi besliyor.

Waters’ın da dileği tam olarak bu güncelliğin kendini yenileyip hatırlanması olsa gerek. Aksi takdirde The Wall’ın İstanbul ayağında Gezi Direnişi’nde yaşamını yitirmiş gençleri, ‘duvara’ yansıtır mıydı? Ne diyelim, 40 yaşına rağmen gencecik kalan bu albüm için teşekkürler…

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler

https://www.britishempire.co.uk/forces/armyunits/britishinfantry/fusiliersericwaters.htm

The Wall Nedir? Ne Anlatır?

https://culturacolectiva.com/music/the-wall-pink-floyd-story-and-meaning
https://www.thewallanalysis.com/