Geceyle şafak arasında: Kızıl Harlem!

Siyahların ABD'deki ırkçılıkla mücadele tarihine, daha yakın dönemlerdeki kimi figürler sayesinde aşinayız. Fakat bilineni biraz eşelediğimiz zaman Ekim Devrimi ve ardından Sovyetler Birliği'yle olan doğrudan ya da dolaylı ilişkilerle karşılaşıyoruz.

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

“Dünyayı dolaşıyor Lenin. / Ne sınırlar kapatabiliyor yolunu, / ne kışlalar, ne barikatlar; / ne de dikenli tel kanatabilir kolunu. / Dünyayı dolaşıyor Lenin. / Siyah, esmer, beyaz herkes onu tanır, / engel oluşturmaz konuşulan dil / en yabancı diller bile ona inanır. / Dünyayı dolaşıyor Lenin. / Güneş ufka bir yara izi gibi ağar, / geceyle şafak arasında / bir kızıl yıldız doğar.”

Bu dizeler Afro-Amerikalıların ‘Harlem Rönesansı’ olarak bilinen döneminin öncü şairlerinden Langston Hughes’a ait. ABD’de yaşayan bir Afro-Amerikalı için adeta namlu ağzında yazılmış dizeler. Siyahların ABD’deki ırkçılıkla mücadele tarihine, daha yakın dönemlerdeki kimi figürler sayesinde aşinayız. Fakat bilineni biraz eşelediğimiz zaman Ekim Devrimi ve ardından Sovyetler Birliği’yle olan doğrudan ya da dolaylı ilişkilerle karşılaşıyoruz. Bu doğrudan ilişkileri sanat aracılığıyla inceleyeceğiz ve siyahlara yönelik ırkçılığa karşı Sovyetler’in tutumunu Hughes gibi kimi cesur ve sıradışı insanlar üzerinden işleyeceğiz.

Önce konuyla ilgili bazı flu noktaları açmak gerekiyor. Yakın tarihi en kaba haliyle bilenler bile, başta ABD olmak üzere siyahlara uygulanan korkunç ayrımcılık ve ırkçılık hakkında fikir sahibidir. Otobüs ve banka kullanımından işkencelere, cinayetlere kadar yaşananların ‘fi tarihinde’ olmadığının altını çizmek gerek. Hatta biraz daha yakın döneme geldiğimizde dahi bunun ABD için kapanmış bir dosya olmadığı fark ediliyor. Böyle kabarık bir sicilin benzerine dünyada zor rastlansa da ne ilginçtir ki bu ülkenin kimi siyasetçileri, medya şirketleri, vs. Sovyetler’i ‘ırkçılıkla’ suçlayabiliyor… Bu absürt suçlamalar günümüzde de dillendiriliyor. İşin daha da anlamsız yanıysa benzeri seslerin 1950’lerde dahi çıkması…

Biz önce Lenin’in Afro-Amerikalılar hakkındaki söylediklerine kulak verelim. Yazarının önsözünde ‘ulusal hareketlerin önemi ve rolü, ulusal olan ile uluslararası olanın ilişkisi’ açıklamasını yaptığı yazıda ABD ile ilgili bölüm şöyle:

“(…) Amerika Birleşik Devletleri’nde zenciler (ve melezler ve kızılderililer) nüfusun sadece yüzde 11.1’ini oluşturur. Bunların ezilen bir ulus olarak sınıflandırılması gerekir, çünkü 1861-65 İç Savaşı’nda kazanılmış ve anayasasında güvence altına alınmış olan eşitlik, 1860-70’lerin ilerici, tekel-öncesi kapitalizminden, Amerika’da 1898’deki İspanya-Amerika emperyalist savaşı (yani iki soyguncu arasında ganimetin bölüşülmesi üzerine savaş) tarafından vurgulu bir biçimde ortaya konan gerici, tekelci kapitalizme (emperyalizme) geçişe bağlı olarak, zencilerin yaşadığı bölgelerde (Güney’de) gittikçe daha fazla kısıtlanmıştır. (…)”

Langston Hughes.

‘ÇALIŞANLAR NEREDE GREVE GİDERSE…’

O halde Sovyetler’den ne haber? Dilerseniz burada önce ABD’li büyük oyuncu ve müzisyen Paul Robeson’a kulak verelim: “İnsanlık hiçbir zaman SSCB Anayasası’nın eşi benzerine tanıklık etmemiştir. Başta genel olarak benim halkım için sahip olduğu önemden dolayı. Sovyet dünyasının dışında, başka her yerde siyahlar ezilmiş ve gaddarca sömürülmüş bir halktır. İşte, Anayasa’nın 10’uncu Bölümünün 123’üncü Maddesinin şöyle okunan hükümleriyle geliyorlar: SSCB yurttaşlarının hangi milliyet ve ırktan olursa olsun ekonomik, devlet, kültürel, sosyal ve politik yaşamda tam hak eşitliği, ihlal edilemez bir yasadır. Irk ve milliyetleri temelinde yurttaşların haklarının doğrudan ya da dolaylı olarak kısıtlanması ya da aksine, doğrudan ya da dolaylı olarak ayrıcalıklar tanınması ve ırk veya milliyet ayrımcılığı, kin ve aşağılama, yasalar tarafından cezalandırılır.”

Nazım Hikmet’in, “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson / İnci dişli zenci kardeşim / Kartal kanatlı kanaryam / Türkülerimizi söyletmiyorlar bize / Korkuyorlar Robson şafaktan korkuyorlar” dizelerinden sonra şairin 4 şiirini besteleyen Robeson, ABD sinemasında başrol oynayan ilk siyahtır. Oyunculuk hayatı boyuncuyla siyah kimliğinden hiçbir zaman vazgeçmez. 1934 yılında usta yönetmen Sergey Ayzenştayn’ın davetiyle birlikte Moskova’ya gider ve burada bir kahraman gibi karşılanır. Tabii Robeson üzerine çok daha fazla söz söylenmesi gerekiyor. Bu nedenle daha fazla bilgi için ilgilenenler Mithat Fabian Sözmen’in Evrensel’de yayınlanan ‘Paul Robeson: Bir ‘Rönesans insanı’ndan fazlası’ göz atabilir.

Paul Robeson, Sovyetlerde.

Tekrara fazla düşmemek adına biz Robeson’un İskoçya’daki maden işçileriyle buluşma anının görüntülerini incelemekle yetinelim. Robeson 1940 yılında çekilen ‘The Proud Walley’ filminde Galler’deki bir kömür madeninde çalışan işçi sınıfı kahramanını canlandırır. Bu filmin ardından Robeson, Britanya’daki işçiler arasında oldukça popüler olur. 1949 yılında Edinburgh’daki maden işçilerinin kantininde ‘Joe Hill’ şarkısını söylerken işçilerin yüzündeki heyecan ve dinletiyi kapıdan yakalamaya çalışan polisler oldukça dikkat çekici. Tabii şarkı sözlerini de yazmamız gerekiyor ki madencilerin neden bunca etkilendiğini daha kolay anlayabilelim:

“Dün gece rüyamda Joe Hill’i gördüm. / Senin benim kadar canlı / Ona dedim ki ‘Ama Joe, on yıldır ölüsün’ / ‘hiç ölmedim’ dedi o. / (…) / ‘Aynasızların patronları öldürdü seni, Joe, / Seni vurdular Joe’ dedim ben. / ‘Bir adamı vurmak için silah yetmez’ / dedi ki ‘ben ölmedim’ / dedi ki ‘ben ölmedim’ / ve orada yaşam kadar ihtişamlı durarak / ve gözleriyle gülerek / dedi ki Joe, ‘onların öldürmeyi unuttuğu / örgütlenmeye devam etti, / örgütlenmeye devam etti.’ / ‘Joe Hill ölmedi’ dedi bana, / ‘Joe Hill asla ölmedi. / çalışanlar nerede greve giderse / Joe Hill onların yanında / Joe Hill onların yanında’ / San Diego’dan Maine’e / her madende ve her fabrikada / çalışanların haklarını savunduğu her yerde / işte orada Joe Hill’i bulacaksınız. / İşte orada Joe Hill’i bulacaksınız. (…)”

KREMLİN KÜRSÜSÜNDE BİR SİYAH YAZAR

Afro-Amerikalıların Sovyetlerle olan ilişkisini işlemek istediğimizde, Angela Davis’in Lenin Nişanı alışına kadar uzanabileceğimiz geniş bir tarihle karşılaşıyoruz. Daha fazlasını aktarmak, bir yazının sınırlarını aşsa da ilk dönemlerden bir figüre kısaca dikkat çekebiliriz. Yazar ve şair Claude McKay, Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk siyahlar arasındadır. 1922 yılındaki Moskova ziyaretini ‘Kutsal bir hac’ olarak tanımlayan McKay kendisinin burada ‘kendinden geçmiş’ bir kitle tarafından karşılandığını ve ‘rock yıldızı muamelesi yapıldığını’ belirtir. Tabii işin resmi bir boyutu da vardır: Komintern’in Dördüncü Kongresi için Lenin yönetimi tarafından davet edilir ve burada Troçki, Zinoviev, Buharin ve Radek gibi pek çok üst düzey Bolşevik kadroyla görüşmeler yapar.

Grigory Zinoviev, Nikolai Bukharin ve Claude McKay 1923.

ABD’de Siyahlar türlü ayrımcılık, ırkçılık ve saldırıyla boğuşurken, Afro-Amerikalıların bir sanatçısı, Sovyetlerin ‘sembol merkezlerinden’ Kremlin’deki kürsüden Komintern katılımcılarına seslenişi büyük bir anlam taşıyor olsa gerek.

Kremlin.

‘BÜYÜK SİYAH HALKIN TEMSİLCİLERİ’

Başta bir şiir vesilesiyle ismini andığımız Hughes’dan biraz daha bahsedebiliriz. Lise yıllarından beri Afro-Amerikalıların tarihi ve toplum içindeki yeri üzerine yazdığı sade, yalın ancak bir o kadar da etkileyici şiirleriyle edebiyata adımını atan Hughes, 1932 yılında Sovyetler tarafından 22 genç Afro-Amerikalı’dan oluşan delegasyonla birlikte Moskova’ya film projesi için çağrılır. “Siyah ve Beyaz” isimli filmin konusu, Güney ABD’deki siyah işçilerin uğradığı ırkçı saldırılar olarak belirlenir. Hughes’a göre bu ‘dünyada yapılmış ilk büyük siyah-beyaz film girişimidir. Sonuç olarak film için bütçe ayarlanamaz ve böylece proje ‘girişim’ olarak kalır.

Langston Hughes, Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde.

Ancak bu seyahat delegasyon için oldukça etkileyici olur. Hughes, Sovyet yetkililer diğer insanlara delegasyonu tanıtacağı zaman, ‘Büyük siyah halkının temsilcileri’ dediğini anlatıyor ve şöyle diyor: “Öylesi bir otelde kendi ülkemde daha önce hiç kalmamıştım, çünkü kural olarak, siyahların bunu yapması o zaman yasaktı.” Delegasyon Sovyetler’den ayrılır ancak içlerinden aktör Wayland Rudd, halinden memnun olacak ki ABD’ye dönmek istemez. Rudd, Sovyetler’de evlenir. Daha sonra ABD vatandaşlığından çıkarılır ve ömrü boyunca geri dönmez.

Wayland Rudd.

Hughes uzun bir yolculuğun ardından döndüğündeyse şiirleri ABD Komünist Partisi’nin (CPUSA) gazetesinde yayınlanır. Daha sonra 1937 yılında savaşın devam ettiği İspanya’ya gider ve şiirlerini Cumhuriyetçilerin elindeki Madrid’den canlı yayında okur. Kaleme aldığı şiirlerden siyasi görüşlerini anlamak çok da zor değil. Oysa ABD’deki hem siyah düşmanı hem de komünist düşmanı politikalar dolayısıyla açık açık düşüncelerini dile getiremez:

“Siyah milyonların adına konuşuyorum / eyleme uyanan. / Bir an için tüm diğerlerinin sessiz kalmasına imkan ver. / Dile getirilecek bu kelimem var, / söylenecek bu şey / söyleyecek bu şarkı / Gün acıydı / sırtımı eğdiğimde / köle sahibinin kırbacı altında / O gün geçmiştedir. / (…) Şu an için / birçok ağızda- / kara ağızlarda kırmızı diller yanıyor/ ve beyaz dişler parıldıyor. / Yeni kelimeler kuruldu, / acı / geçmişle birlikte / ama tatlı / hayalle birlikte / gergin / boyun eğmez / güçlü ve emin / dünyayı önüne katarlar- / Başkaldır! Doğrul! / Siyah / ve Beyaz Dünya / Bir olacak! / İşçinin Dünyası! / Geçmiş bitti! / Yeni rüya alevleniyor!”

SİYAHLAR SADECE MÜZİK VE DANS YAPABİLİR?

Hughes, Amerikan edebiyatında oldukça önemli bir isim. Haliyle günümüzde böyle bir isim hakkında yazılanlarda bir kısmı görüp diğer kısımlara gözleri kapamak yaygın bir refleks olarak karşımıza çıkıyor. Hughes’un hayatında komünizmin yerine bazen hiç değinilmiyor. Ancak böylesi bir geçmiş gizlenemeyecek kadar büyük olunca farklı ifadelere rastlıyoruz. Mesela ‘siyahların sorunlarına belki çözüm bulunur diye’ Sovyetlere gittiği, ‘Sovyetlerin ABD’ye karşı siyahları kullandığı’ gibi yorumları örnek gösterebiliriz… Tüm bunlar büyük bir ismin prestijini ‘komünizm belasıyla lekelememek’ için başvurulan basit refleksler. Sovyetlerin en başından itibaren ırk meselesine bakışı, siyahlarla kurulan ilişkisi buna yanıt olabildiği gibi Hughes’un hayatı zaten hiçbir ‘acaba’ya yer vermez.

Bu yazıdan ‘Sovyetler’in Siyahlar konusunda eksiksiz tavır aldığı’ gibi bir anlam çıkartmak doğru olmaz. Özellikle 1960’lardan itibaren, Sovyetler’de yer yer siyah olmak ‘egzotiklik’ ile ilişkilendiriliyordu. Hughes otobiyografisinde, “-Biz hariç- herkes bilir ki tüm siyahların şiirsel ritme yeteneği vardır, bu nedenle beni sınıfın şairi seçtiler. Beyaz sınıf arkadaşlarımın beklentilerini boşa çıkaramayacağımı hissettim ve o gün bugündür şiir yazıyorum” diyor. Hughes her ne kadar ABD toplumundan da bahsetse, ‘herkes’ ifadesi dünyadaki herkesi de karşılayabilir. Zira Sovyetlerde de siyahları müzik ve eğlence alanına sıkıştırmaktan bahsedebiliyoruz. Yalnız unutulmamalı ki bu ‘sıkışmışlık’ çok daha küçük ölçeklidir. ABD ile karşılaştırdığımızda bu iki algıyı asla bir tutamayız. Hele hele pratik siyaset farkı açıkça gözler önüne serilmişken…

Sovyetlerdeki siyahlara karşı tutumu anlamak için 1953 yılında yayınlanan ‘Maksimka’ isimli macera filmini örnek gösterebiliriz. Hikâye şöyle: 1800’lerde bir Rus gemisi Atlas Okyanusu’nda seyrederken yakınlardaki bir Amerikan gemisi fırtına sonucu batar ve enkazdan küçük bir siyah köle çocuk kurtarılır. Kaptanlar çocuğu gemi mürettebatından Luçkin’e emanet eder. Başta utangaç davranan çocuk iyileştikten sonra güverteye çıkınca gemidekilerin sıcak davranışıyla birlikte insanlarla kaynaşır. Tam bu ısınma anının nasıl gerçekleştiği dikkat çekicidir: Çocuk mürettebattan Luçkin’in bir hareketi üzerine gemicilerin arasında dans etmeye başlar.

Maksimka filminden bir kare.

Sonuç olarak siyahların, kendilerinin yalnızca eğlence nesnesi olarak görülmesinden duyduğu rahatsızlık reddedilemez. İyisi, bu gerçeği unutmadan, ülkeleri, yaklaşımları birbiriyle ve kendi zamanıyla karşılaştırarak ilerlemek. Los Angeles Times’da yer alan verilere göre bugün eski Sovyet cumhuriyetlerine 100-200 civarında Afro-Amerikalı’nın yaşadığı tahmin ediliyor. Yine aynı gazetenin verdiği bilgiye göre bu insanların ABD’den ayrılış nedenleri, ırkçılık ve kötü muameleden başka bir şey değil. Evet, büyük bir nüfus kayması değil bu. Ancak bunca imkansızlığa rağmen bir şeyler anlatmaya yetecek bir nüfus olduğu kesin!

Küçük bir ek: Aşağıda Paul Robeson’un seslendiği kimi kayıtlar yer alıyor. Kızıl Ordu Korosu’ndan bildiğimiz bu şarkıları Robeson’un sesinden dinlemek isteyenler için:

 

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler: 

– Yazarların Ve Sanatçıların Gözüyle Lenin – Gregori Zlobin-Evgeni Vitkovski (Yordam Kitap)
– Seçme Yazılar, Devrim Demokrasi Sosyalizm – Vladimir Lenin (Yordam Kitap)
https://liberationschool.org/black-bolsheviks-and-white-lies/
https://www.versobooks.com/blogs/3444-i-wanted-to-see-for-myself-the-first-land-of-socialism-black-american-women-and-the-russian-revolution
https://www.wikisosyalizm.org/1936_SSCB_Anayasas%C4%B1
https://www.aaihs.org/the-russian-revolution-africa-and-the-diaspora/
https://blackpast.org/gah/rudd-wayland-1900-1952