Cumhuriyet'in ‘top’la serüveni…

Biraz karşılıksız bir aşk futbolun bu yakadaki tarifi… İnsanımızın bir numaralı eğlenceliği, tutkusu ama aradan geçen onca süreye sıkıştırılmış birkaç başarı, birkaç derin izin dışında hüzün ve acı.

Google Haberlere Abone ol

Uğur Vardan*

Takvimler 19. yüzyıl sonunu gösterirken Britanya topraklarında yeni bir oyun doğuyordu. Aslında tarih boyunca çeşitli kültürlerde kimi versiyonlarına rastlanan ama modern çizgilerine ilişkin temellerin Büyük Britanya dahilinde atıldığı bir oyundu bu. İngiliz burjuvazisinin hemen benimsediği ve kendi aralarındaki yeni bir eğlence olarak gördüğü bu meşguliyet zaman içinde kabuk ve cephe değiştirerek işçi sınıfının öncelikli tutkusuna dönüşecekti. Emekleme dönemini atlatıp güçlü bir gövdeye ulaşırken kendi kuralları, ruhu, yapısı, biçimi vs. ile özellikle 20. yüzyılda bütün bir gezegeni saran bir kimliğin ve de histerinin ifadesi olacaktı. En büyük desteğini yine aynı yüzyılın bir başka icadı ve eğlencesi olan televizyondan alan bu oyun, zamanla en popüler spor dalı olarak geniş kitlelerin hayatlarına hiç çıkmamacasına girecekti. Bugün gelinen noktada futbol ‘endüstriyelleşmiş’ yapısıyla artık geçmişin ‘amatör’ ruhunun uzağında seyreden, neredeyse bütün sınıfların ilgisini üzerinde toplayan ama daha çok orta sınıfın ekonomik varlığıyla ayakta duran bir formata evrilmiş durumda. Forma satışları, kombine biletler, üstün teknolojiden nasibini almış devasa statlar, televizyon gelirleri, yüksek maliyetli transferler derken bir zamanlar üst üste konulmuş birkaç taşla oluşturulan kaleler ve mahalle arasındaki boş arazilerde top peşinde koşan çocukların sevdalarıyla filizlenen bir oyunun özü artık tarih öncesi bir konumda… Bu genel dönüşüme üzerinde yaşadığımız coğrafya ve onun futbol dinamikleri de ayak uydurmuş durumda. Pratikte oynaması çok külfetli olmadığı düşünülen yapı, yerini her alanda yüksek meblağlarla inşa eden bir konstrüksiyona bırakmış, bıraktırılmış durumda. Bu tabii ki oyunun doğasına rağmen kendi dışında gelişen bir deformasyonun ifadesi ve bu süreç ayrı bir yazı konusu… Peki futbolun ‘Cumhuriyet’ üst başlığı içinde, bu topraklardaki serüveni nasıldı; bu arterdeki serüvene de şöyle bir göz atalım…

 1901’de Fuat Hüsnü Kayacan ve arkadaşları tarafından kurulan Black Stockings (Siyah Çoraplar) Futbol Kulübü

İZMİR’DEN SONRA İSTANBUL’A TAŞINAN ‘FUTBOL ATEŞİ’

Nam-ı diğer ‘ayaktopu’, Türkiye’nin kapısını 19. yüzyıl sonlarına doğru çalmıştı. Geleneklere uygun olup olmadığı konusundaki kafa karışıklığına paralel önce Rum ve Ermeni cemaatleriyle İngiliz ve İtalyan asıllılar sahaya çıktı! İlk olarak İzmir’de yakılan futbol ateşi daha sonra İstanbul’u da sardı. 1901’de Fuat Hüsnü Kayacan ve arkadaşları Black Stockings (Siyah Çoraplar) adlı kulübü kurdu. Tarihsel notlara göre Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nda ilk ve tek maçına, Rumların takımı karşısında çıkan ve 5-1 mağlup olan bu ekipten kimi isimler, mücadele sonrası sahaya giren hafiyelerce tutuklandı. Çünkü kulübün başkanı Padişah İkinci Abdülhamid’in veliahtı konumundaki Reşat Danyal Bey’di ve bu oluşum, olası bir darbe örgütlenmesi olarak algılandığı için harekete geçilmiş ve yapılan hamlelerle futbolun Osmanlının başkentindeki ilk izleri hemen tarumar edilmişti.

1902’de oyunu İzmir’den İstanbul’a taşıyan James La Fontaine, Horace Armitage’le birlikte yeni bir oluşuma imza attı, daha sonra bu topluluktan ayrılan İngilizler de 1903’te ‘Moda Football Club’ı kurdu. Giderek fazlalaşan kulüp sayıları ‘Pazar Ligi’ adlı organizasyona kapı araladı. Derken ilk başta jimnastik kulübü olarak faaliyet gösteren Beşiktaş (1903), Galatasaray (1905) ve Fenerbahçe’nin (1907) topa girmeleriyle (!) futbol, popülaritesini artıran bir spor olarak dikkat çekmeye başladı. Benzer şekilde Ankara ve İzmir’de de yeni kulüpler filiz verdi ve oyun daha çok insanın ilgisine mazhar oldu.

Ve geldik 1923’e, yani Cumhuriyet’in ilanı ve sonrasındaki serüvenin ana arterlerine… Sporumuzun ilk teşkilatı hüviyetine sahip Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurulmasının ardından ilk Türkiye Futbol Federasyonu da Yusuf Ziya Öniş başkanlığında 1923 yılında, Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nda düzenlenen toplantıda, ‘Futbol Heyet-i Müttenidesi’ adıyla resmiyet kazandı. Peşi sıra FIFA’ya başvuruldu ve Türkiye 21 Mayıs 1923’te oluşumun dünya üzerindeki 26’ıncı üyesi olarak kayıtlara geçti. Bu dönemde tarihe düşülen bir başka önemli not da 26 Ekim 1923’de Taksim Stadı’nda Romanya’yla oynanan ve 2-2 sonuçlanan ilk milli maçtı. Konuk ekibin 1-0 öne geçtiği mücadelede Zeki Rıza Sporel’in 32 ve 50’inci dakikalarda kaydettiği gollerle Ay-Yıldızlılar öne geçmesine karşın Rumenlerin ikinci golüyle karşılaşma beraberlikle bitmiş, daha sonra Milliler 17 Aralık 1924’te Finlandiya karşısında deplasmanda 4-2’lik sonuçla ilk galibiyetlerine imza atmıştı. Bu randevuda da dört gol Zeki Rıza Sporel’den gelmişti. 1951, futbolumuzda profesyonelliğin kabul edildiği yıldı. Ülke sathında futbol uzun süre ‘Milli Küme’ adı altında oynandı. 1959’da ise bugünkü ‘Süper Lig’e uzanan organizasyonun ilk adımları atıldı ve ‘Milli Lig’ adıyla maçlar oynanmaya başlandı.

Can Bartu, Metin Oktay'ın forma değişimi yaptıkları Metin Oktay Jübilesi (1969)

‘ÜÇ İSTANBULLU’NUN HÂKİMİYETİ

Bu tarihsel duraklarda dolaştıktan sonra genel olarak oyunun Cumhuriyet rejimi altında ne tür refleksler eşliğinde hareket ettiğine, sosyolojik yapısına, temsil ettiği değerlere bakalım isterseniz…

Türkiye’de sporun yol haritası içinde özellikle 70’ler, hatta 80’lerin bir kısmına kadar güreş ‘ata sporu’ namıyla ele alınır, o dönemlerde minderdeki başarısızlıklar ana gündem konusu olur, sporcular, antrenörler tefe konulurdu. Ama aslında herkesin gönlünde yatanın futbol olduğu aşikârdı. Bütün ülke sathında oyun baştacı ediliyor, ana aktörleri olan futbolcular el üstünde tutuluyor, transferler olay oluyor ve toplum bu ‘gavur icadı’nı giderek daha çok seviyordu. Lakin tutkunun oranı, yayılımı, herkesi kavrayan gücü artarken bu denli sevilen bir alanda uluslararası sulara açıldığında alınan sonuçlar sürekli boynu büküklüğe neden oluyor, mutluluk futbol tutkunlarının kapısını çalmıyordu. Ne kulüp takımları ne de Milli Takım kayda değer sonuçlara imza atamıyor, Avrupa kupalarında her yıl hüsran yaşanıyordu. Kimi zaferler ise anlık, gündelik olmaktan öteye gidemiyor, halkın bu en çok sevdiği spor dalı iç sulardaki çekişmenin ötesine taşınamıyordu. Lig yarışı ise Osmanlının eski başkentinde doğan ve kökleri 20. yüzyıl başında biçimlenmiş ‘Üç İstanbullu’nun hâkimiyetinde geçiyordu. 1959’da başlayan lig mücadelesini Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş domine ediyor, ‘Anadolu kulüpleri’ başlığında toplanan diğerleri ise kimi sezonlarda bazı başarılara imza atsa da süreklilik arz etmiyorlar, ne yaparlarsa yapsınlar ‘İstanbul dükalığı’na yönelik derin izler bırakamıyorlardı. İzmir’in Göztepe’si Avrupa kupalarında bir dönem birkaç tur atlayarak heyecan yaratsa, 70’lerin başında Eskişehirspor Anadolu’dan esen bir rüzgâr olarak dikkat çekse de şampiyonluk ipini hep ‘Üç büyükler’ göğüslüyordu. Ama onların ‘kabadayılıkları’ da Edirne’den öteye gidemiyordu; o dönemler grup aşamasının olmadığı Avrupa kupalarında statü de uzun soluklu serüvenlere izin vermiyordu; çünkü Türk takımları ilk turda güçlü rakiplerle eşleşiyor ve iki maçlık eleminasyon sistemi içinde dağılıp gidiyorlardı.

Trabzonspor'un 1973-74 sezonu şampiyonluk turu

Tam bu dönemlerde yerel sulardaki en etkileyici çıkış 70’lerin ikinci yarısında oldu. 1973-74 sezonunda İkinci Lig’den ‘ikinci’ olarak bir üst lige yükselen Trabzonspor, ‘Birinci Lig’deki ikinci sezonunda ‘Şampiyonluk’ unvanıyla buluştu. Bu ‘Anadolu futbolu’ için gerçekten büyük bir devrimdi ve Karadeniz’in hırçın sularında doğan, takım kimyasını da yöreden yetişmiş oyuncularla oluşturan Bordo-Mavili ekip iki sezon üst üste zirveye ipotek koydu, arada bir sezon Fenerbahçe şampiyon oldu, sonrasında da üç sezon üst üste yine Trabzonspor’un hâkimiyetiyle geçen bir seri izlendi…

Bugün itibariyle artık ‘Süper Lig’ adına alan ülkenin bu en büyük futbol organizasyonunda Bordo-Mavililerin yanı sıra birer sezonluk başarıya imza atan iki takım oldu; biri bu yıl ekonomik problemler yüzünden hiçbir ligde mücadele edemeyen Bursaspor ve Başakşehir FK. Yani toplamda altı takımın domine ettiği bir futbol iklimi içinde hareket eden bir yapıya sahip bu coğrafya. Ara renkleri az, baskın figürleri hep aynı… Ekonomik yapılar, oturmuş camialar, muhafazakâr refleksler derken Türkiye’de futbol belli başlı kulüpler etrafında biçimleniyor. Hoş, bütün dünya artık bu yönde bir sistemin içinde; her yerde hemen hemen aynı takımlar şampiyon oluyor, her yeni yetenek hep aynı adreslere gidiyor, gezegendeki futbol tutkusunun toplandığı merkezler neredeyse sabit. Bütün bunlar oyunun kendi dinamiklerine ait gerçekler; bizim yerel sorunlarımız ise farklı.

YUGOSLAVLARIN SÖNMÜŞ YILDIZLARI…

Şöyle ki futbol bu topraklarda hep fakir çocukların oyunu oldu. Çünkü yazının başlarında da belirttiğim üzere sonradan ‘profesyonel’ hayata atılan genç filizler boş arsalarda, okul bahçelerinde bu oyunu sevdi, yeteneklerinin farkına vardı ve kendilerini geliştirme yoluna gitti. Sonrasında yaşanan kabuk değişimleriyle şehirler üzerinde boş alanlar önce küçüldü, sonra tamamen yok oldu; inşaat sevdası bütün ülkeyi sararken eskiden ‘futbolcu yetiştirme merkezleri’ (!) betonarme kütlelerin yükseldiği, yeşilin yerini grinin aldığı alanlara, şehir siluetlerine dönüştü. Yeni dönemde oyuncu yetiştirmenin adresi futbol okullarıydı; kulüplerin çocukların eğitimine ve oyun üzerinden kimlik kazanmalarına yönelik organizasyonları öne çıktı. Bu ‘modernleşme’ şemsiyesinin altında elbette ‘endüstriyel refleksler’ vardı, artık yoksul bir çocuğun futbol oynaması o denli kolay değildi, çünkü boş araziler, arsalar yoktu ve eğer oyuna dair bir şeyler öğrenmek isterseniz aileniz parayı bastıracak ve siz de eğitimi veren yerlere gidecektiniz. Yani bu yapı içinde ‘alaylılar’a yer yoktu, tamam bu işte eğitim şarttı ama bunun da bir bedeli olacaktı!

Öte yandan yerelden evrensele uzanmanın serüveninde futbolumuz ‘modern’ takısını alma aşamasına geçince suyun yatağı değişti. Bu değişim adresinin ilk limanında transfer politikası karşımıza çıkıyordu. Futbolun etrafa çarpa çarpa yolunu, yönünü, rotasını bulmaya çalıştığı 60’lardan 70’lere uzanan çizgide ülkede yetişen yetenekleri İstanbul’un büyükleri parayı bastırarak alır, renklerine katardı. Bu dinamiği değiştiren ve kendi yetiştirdiği gençlerle başarıya uzanan kulüp yukarıda da belirttiğim gibi Trabzonspor olmuştu. İşin ‘yabancı transfer’ ayağında ise Tito’nun o çok güçlü tutkalıyla inşa ettiği Yugoslavya vardı. Balkan coğrafyasının bu sportif alandaki yetenekleriyle dolu ülkesinin emeklilik aşamasına gelmiş ve Avrupa’da oynaması imkânsız futbolcuları Türkiye’ye geliyor ve buradaki ligin ölçüleri içinde yeterli performanslar göstererek takımlarımızda yer alıyorlardı. 12 Eylül sonrasının siyasi ikliminde Özal’la birlikte liberalizme göz kırpan bir modelin futboldaki yansıması olarak Yugoslavların yerine Dünya kupalarından aşina olduğumuz ve yine emeklilik aşamasında sönmeye yüz tutmuş kimi yıldızlar futbolumuza uğrar olmuştu. 80’lerde, yabancı transfer skalasının eskiye göre genişlemeye doğru evrildiği ve farklı ülkelerden, farklı coğrafyalardan futbolcuların ligimizde boy gösterdiği bir yapının kapısı aralandı.

MAKÛS TALİHİMİZİ DEĞİŞTİREN İKİ ALMAN: DERWALL VE PIONTEK

90’lar kabuk değiştirmenin en hızlı hissedildiği ve ‘resmiyet’ kazandığı dönemdi. Çünkü ülke futbolu tarihsel yolculuğu boyunca bir-iki geçici başarının dışında derin izlerden yoksundu hep. İki önemli futbol figürü makûs talihimizi değiştirmeyi başardı; bu isimler Jupp Derwall ve Sepp Piontek’ti. İki Alman, kulüpler ve Milli Takım düzeyinde futbolumuzu modern çizgileri yaklaştıran bir yapıyı zaman içinde inşa ettiler, bir yandan da yanlarına aldıkları genç Türk teknik direktörlere deneyimlerini aktararak ‘usta-çırak’ ilişkisinin futbol alanında pratiği konusunda başarı sağladılar. Derwall, Mustafa Denizli’ye Piontek ise Fatih Terim’e bilgi, görgü, cesaret ve özgüven aşıladı ve futbolumuzun güzergâhında yeni yollar belirdi. 80’lerin sonunda şimdiki adı ‘Şampiyonlar Ligi’ olan organizasyonun öncülü ‘Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Galatasaray’ın Denizli yönetiminde yarı finale kadar yükselmesinin ardından asıl başarı 90’larda gelecekti. Sarı-Kırmızılı takım 17 Mayıs 2000’de oynanan finalde penaltı atışları sonucu İngiliz devi Arsenal’i mağlup ederek futbolumuzun hali hazırdaki en büyük başarısına imza atacak ve artık ‘Avrupa Ligi’ adını alan organizasyonun bir önceki formatı ‘UEFA Kupası’nın sahibi olacaktı. Keza portföyünde sadece 1954’de İsviçre’de düzenlenen ‘Dünya Kupası’na katılmak olan Türk Milli Takımı da 1996’da Fatih Terim öncülüğünde ‘Avrupa Şampiyonası’na ilk kez katılacak ve tarihsel bir kapıyı aralayacaktı. Ay-Yıldızlıların eşik atladığını gösteren bir sonraki derin iz de 1954’ten 48 yıl sonra Şenol Güneş yönetiminde katıldığı 2002 Dünya Kupası’nı ‘üçüncü’ olarak tamamlamasıydı.

2002 Dünya Kupası, Türkiye Milli Takımı üçüncülüğü kutluyor. 

Bugün gelinen noktada bütün bu tarihe düşülmüş notlar, etkileyici başarılar, süreklilik arz etmeyen bir görüntüde. 2002’den bu yana Dünya Kupası organizasyonlarında yine yokuz, keza Avrupa kupalarında da uzun soluklu serüvenlerden uzağız. Milli Takım 1996’dan sonra dört kez daha bu büyük organizasyonda yer aldı, 2008’deki yarı finalden başka bir iz bırakmadı. Oturmuş bir yapı yok, gençleri alıp tecrübeli birer oyuncu profiline dönüştürecek sistemlerden yoksunuz, yarını değil günü kurtarmak peşindeyiz, projeler de aynı mantığın ürünü olarak olgunlaşamadan sona erdirilen bir gel-git içinde, her yeni gelen eskiyi reddederek yola çıkıyor ama çok geçmeden sistemin gidişatını ayak uyduruyor ve geleceğe yönelik bir umut ışığı yakmadan, yakamadan çarklar arasında kaybolup gidiyor.  

ÖZAL’LA BİRLİKTE SİYASETİN FUTBOLA GİRİŞİ…

Öte yandan futbolun sistem tarafından el üstünde tutulduğu, kollanıp korunduğu da aşikâr. Çünkü bu oyun, kitlelerin sevdası, tutkusu olması bakımından ülkenin gidişatındaki olumsuzlukları ört bas etme, unutturma konusunda bir tür emniyet sibobu. Zamdı, ekonomik sorunlardı, hayat gailesiydi derken herkes umudu futbolda arar oluyor, “En azından bari takımımız kazansın, sahada yüzümüz gülsün” isteniyor. Oyunu politik arenaya kalın çizgiler eşliğinde taşıyan ilk siyasetçi Turgut Özal’dı. Özellikle Galatasaray’ın Avrupa’daki ilk önemli çıkışı sırasında, Monaco’yla takımın cezası nedeniyle Almanya’da oynanan rövanş maçına gitmiş ve mücadeleyi tribünde o dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl’la birlikte izlerken politik şovunu da yapmıştı. Aynı Özal döneminde futbol sahalarının modernleştirilme çalışmalarına hız verilmiş, kötü zeminler, toprak sahalar, çamurlu yüzeyler yerini yemyeşil çimlere bırakmış, bu vesileyle oynanan futbolun kalitesinin de yükselmesine ortam hazırlanmıştı. Nitekim Özal sonrasında da siyasiler futbola olan ilgisini eksiltmedi, aksine artırdı. Böyle bir şablon içinde de sistem içinde tutunmak, yükselmek isteyen herkes kulüp yönetimlerine girmenin yollarını aradı, bu kanaldan popülerleşmek için büyük çaba gösterdi. Ki bu yöntemlere başvuranlar istediklerini aldı, iş hayatlarında önleri açıldı, tanınır, bilinir oldular…

Turgut Özal, Kupa Galipleri'nde Fenerbahçe'yi tebrik ediyor. 

Bir de seyirci refleksleri üzerinden futbolun serüvenine bakalım… Türkiye’de seyirci her daim sistemin sevdiği bir profildi; zaman zaman ona biçilen rolü (‘futbolu sev, başka şey düşünme’) aşsa da genel olarak kendisine çizilen çizgiler içinde hareket etti. Takımına bağlı, deplasmanına giden, sevdiği renklere sadık, bazen tribünde yerini alabilmek için sabahlayan vefakâr bir yapının ifadesi… Tabii bu tarif, oyun ‘endüstriyel’ takısını almadan önceydi. ‘Modern zamanlar’a gelindiğinde işin içine kombineler girdi, artık statta herkesin yeri belliydi, çok nadir olarak maçtan belli süreler önce içeri girilirdi ama günümüzde tribünler başlama vuruşuna çok az bir zaman kala doluyor. Sistemin sevdiği profilin zaman zaman çizgi dışına taşması ise özellikle ‘Gezi direnişi’ sonrasına rastlıyor; ‘Dakika 34’ civarı kimi statlarda “Her yer Taksim, her yer direniş” tezahüratları yapıldı bir ara. Ama süreklilik arz etmedi, zaten ‘Pasolig uygulaması’yla herkesin stattaki yeri yurdu belliydi ve bu tür tezahüratlar, yapanlar için gelecek olası cezalarla birlikte birer tatlı hatıra olarak zihinlerde yer aldı. Öte yandan ülkedeki futbolun tarihsel süreci içinde ciddi bir tezahürat kültürü olduğu da bir gerçek. Türkiye’de tribünler her daim renkli, her daim çekici, her daim heyecan vericiydi. Aslına bakılırsa saha-tribün dengesi bakımından seyircinin yaratıcılığı, uluslararası sulardaki bilinirliği ve etkileyiciliği açık ara öndeydi. Daha açık bir ifadeyle söylersek Türkiye’de oynanan futbolun düzeyi ve kalitesi, tribün kültürünün, zekâsının, kreatif yönünün çok altındaydı. Ama futbolun her ikliminde olduğu gibi bu coğrafyanın da tribüne hâkim olan dilinin eril olduğu da bir başka gerçek, bu noktanın da altını çizelim…

Gezi Eylemleri sırasında futbol taraftarlarının eylemleri 
EN BÜYÜK PROBLEM ‘KUTUPLAŞMA’

Taraftar faslının günümüzdeki hal-i pür melalinden birkaç not daha sunalım; bugün gelinen noktada futbolun Türkiye’deki en büyük sorunlarından biri de kutuplaşma. Malum, bu durum siyasette uzun zamandır var ve hikâye iki ana odak etrafında biçimleniyor; iktidar ve muhalefet. Futbolda ise iki eksenli bir ayrışma yok, aksine çok katmanlı bir kutuplaşmayı gözlüyoruz. ‘Dört büyükler’e gönül verenlerin kendi içinde bir ayrışması var ve bu kanatta, herkes herkese düşman; yani “Biz ve diğerleri” var. Öte yandan ayrıca ‘İstanbul ve Anadolu’ ayrışması da var. Bütün bu farklı cepheler arasındaki mesafeler, özellikle içinden geçtiğimiz ‘sosyal medya çağı’nın kendine özgü dinamikleri içinde daha bir açılıyor, düşmanlıklar ‘ötekileştirmeler’ daha bir fazlalaşıyor ve işin kötüsü geri dönüşü olmayan noktaya doğru gidiliyor. Bu ortamda ortak akıl, sağduyu, vicdan, empati, hoşgörü gibi unsurların varlıklarını hatırlatmaları da elbette giderek zorlaşıyor ve bir uzlaşı havası, kültürü yaratmak, ortaya çıkarmak imkansız hale geliyor…

Toparlarsak kökleri cumhuriyet öncesinde atılan ama ana gövdesini, gerçek dallarını ve uzayıp gideceği rotayı yeni rejimle birlikte bulan, gezegenin her tarafını sarmış bir histerinin bu coğrafyadaki uzantısı olan futbol, onca tutkununa karşın beklentileri tam karşılamayan bir sevda niteliğinde. Biraz karşılıksız bir aşk futbolun bu yakadaki tarifi… İnsanımızın bir numaralı eğlenceliği, tutkusu ama aradan geçen onca süreye sıkıştırılmış birkaç başarı, birkaç derin izin dışında gerisi hüzün ve acı. Yine de seviliyor, sevilmesi de gerekiyor; çünkü kayıtsız kalınamayacak bir oyun bu… Lakin bunca paranın, yatırımın, muhatabın olduğu bu alanda az-biraz sabır ve ısrarla sonuç alınması muhtemel bir güzergâh var. Ve fakat sebat göstermeyen, sürekli günü kurtaran bir zihniyetin yansıması olarak aradığımız numaralara bir türlü ulaşamıyoruz. Gerekli reformları yapacak cesaretimiz, vizyonumuz ne yazık ki yok, olanların da su yüzüne çıkması engelleniyor. Nihayetinde sevdamız birinci sınıf ama oynanan oyunun kalitesi ise aynı çizgilerde seyretmiyor. Daha iyi yerlerde olabilirdik; olamadık, olamıyoruz. Son dönemlerin hâkim rüzgârı olan -çoğu Avrupa’nın üst dizey takımlarından gelen- pahalı ya da ışıltılı transferler ligimizin kalitesini bir-iki adım yukarı taşısa da futbolumuz seviyesinin üst düzeyde olmadığı aşikâr. Ümidim odur ki cumhuriyetimizin yaşı arttıkça işin futbol cephesinin bunca tutku ve beklentiyle ulaştığı yer daha bir tatminkâr, daha bir ışıltılı olur. Umarım “Cumhuriyet'in iki yüzüncü yılında futbolumuz” başlığı altında yazılacak yazı (!) daha fazla mutluluk ve sevinç içerir…

*Gazeteci