Trump ve Mussolini: Tarihsel faşizmden 11 anahtar ders

İtalyan faşizmi, Nazi Almanya'sından daha anlaşılır bir model ortaya koyuyor ve yapılan karşılaştırma hiç iç açıcı değil.

Anis Shivani 

1922 ile 1945 yılları arasındaki faşist İtalya ile bugünkü durumumuz arasında bazı karşılaştırmalar yapmak istiyorum. Karşılaştırma için Nazi Almanyasından ziyade faşist İtalya’yı tercih ediyorum; çünkü her anlamda daha iyi bir karşılaştırma imkânı sunuyor. Nazi Almanyası bugüne kadar bizim için geçerli olan, gerçekçi gibi görünen ve aynı zamanda daha beceriksiz, etkisiz ve yarı gönüllü, daha uyarlanabilir ve pragmatik olan İtalyan faşizminin aşırı militarist, ırkçı ve totaliter bir yorumuydu. Almanya bir atılım hareketi iken, temel form İtalya idi. O zamandan beri birçok Avrupa ve birkaç Latin Amerikan faşizm çeşidi yaşanmasına rağmen, en kalıcı etkiye sahip olan (ilk ve en sonuncu akım) İtalyan modelidir.
Mussolini, dünyaya Batı demokrasilerinin başarısızlığı olarak gördüğü şeylere karşı bir alternatif sunmak isteyen, o dönemki güçlü anarko-sendikalizm gibi mevcut Avrupa sol akımlarını malzeme olarak kullandı. Onunki ‘devrimci’ bir gündemdi, dünya düzenini baş aşağı çevirmek için tasarlandı, diplerde romantik ve hatta avangart duyarlılıklara dayanıyordu. Faşizmin nihaî olarak liberalizmden kaynaklandığını görmek şaşırtıcı gelebilir; ancak bu hem sosyalizm hem de faşizm açısından geçerlidir; çünkü sonuçta liberalizm bu dürtülerin amaçladığı ideal insanı temel alır. Faşizmin, liberal romantizmin sersem bir hâli olduğunu söyleyebiliriz. Sağlıklı bir devlette, liberalizm bize anayasal demokrasiyi sunar, ancak sağlıksız bir durumda totaliterliğe dönüşür.
(…)
İtalyan faşizmini Trumpizm bağlamında tartışmak veya (pek çok somut etken günümüzdekinden farklı olduğu için) aptalca birebir karşılaştırmalar yapmak mümkün değildir; ancak güncel gelişmeleri anlamak amacıyla yapılacak bir analiz için bazı tarihsel temeller olmalıdır. Bu beyin egzersizi denemesinde, Amerikan “özgünlüğü” efsanesinin sadece bir efsane olduğunu ve bizim ulusal kurucu dürtülerimizden başka eğilimleri, özellikle de şimdiye kadar bir Avrupa takıntısı olarak düşünülen etkenlerin biçimlerini anlamak için ne yapmalıyız konusunu ele almaya çalışıyorum. Bu takıntılar şimdi bizim siyasetimizin tanımlayıcı özellikleri haline geliyor.

1. FAŞİZM EKONOMİK KAYGIYI YENİDEN KANALİZE EDER

1920’lerdeki ekonomik istikrarsızlığın ardından Almanya’daki koşullar iyi biliniyor; öte yandan I. Dünya Savaşı sonrasında genel olarak Avrupa ülkeleri için de bu koşullar geçerlidir. Özellikle Rus Devrimi’nden sonra tüm Avrupa için acil olan soru şu oldu: Sosyalizm mi yoksa kapitalizm mi doğru yoldu? Ve her iki durumda da yeni bir siyasi düzen gerekli miydi?
İtalya’da sosyalizm, savaş sonrasında oldukça popüler hale geldi; gitgide sanayici ve büyük tarım işletmecilerini daha çok endişelendiriyordu. Başlangıçta kendiliğinden ortaya çıkan faşist birlikler, hem sanayi hem de tarımda, özellikle güneyden daha modern olan kuzey İtalya’da sosyalist kooperatiflerin çoğalmasını kırmak için kullanışlı bir araç hale geldi. Kariyerinin ilk yıllarında bir oportünist olan Mussolini, genel anlamda sosyalistler gibi bir savaş karşıtıydı (İtalya’nın savaşa katılmasını istemiyordu). Fakat I. Dünya Savaşı sürecinde fikrini değiştirdi. Kanıtlar onun, İtalya’nın savaşa girmesini isteyen oligarşik yabancı çıkar grupları tarafından finanse edildiğini gösteriyor ki o da elbette bu yönde çalışıyordu.
(…)
1990’lı yıllarda başlayan küreselleşmenin en son safhası, I. Dünya Savaşı’ndan sonra alt üst olan sınıflar açısından benzer endişeler yarattı. 1990’lı yıllarda “Washington konsensüsü”nü yaymaya başlayan seçkinler özelinde, New York Times köşe yazarı Thomas Friedman açısından, küreselleşme konusunda karmaşık bir şey yoktu: Gelirler dünyada artacak, eşitsizlik düşecek ve liberal hoşgörü gelişecekti. Bu pembe resim, gülünç olması bir yana, gerçeğe çok uzaktır ve dünya halkları için uluslarüstü seçkinlerin soyut önermelere hâlâ hâkim olması somut bir gerçektir. Dolayısıyla, Rus Devrimi’nden sonra olduğu gibi aciliyeti olan bir soru tekrar ortaya çıkıyor: Dünyanın ekonomik düzeni ne olacak? Bu gecikmiş buluşmada, küreselleşmenin insani yüzüyle kavranması mümkün müdür? Yoksa daha devrimci bir şey mi gerekiyor?

2. LİBERAL KURUMLAR ZATEN ZAYIF DÜŞMÜŞ DURUMDA
(…)
Trump’un “sahte medya” eleştirisini istisnai bir yaklaşımla birleştirmesi bir tesadüf değil; çünkü medyayı itibarını yitirmiş bir ideolojinin aracı olarak gösteriyor. Trump’tan önce medya genel bir eğilim olarak, neoliberalizme ilişkin fikir birliğine bağlıydı ve onların taraflı tutumu son kampanya boyunca daha da belirgindi. İktidar hakkında gerçeği söylemek söz konusu olduğunda, medya uzun bir süre bunu yapmakla ilgilenmedi. Şimdi medyanın sığlığını ortaya çıkardığı kaba tarzından ötürü Trump’a karşı şiddetle tepki verebilirler; ancak bu, Trump destekçileri için hiçbir şey ifade etmiyor. Trump’ın medyaya yönelik eleştirisi, sahneye çıkışından önce veryansın ettiği tüm liberal kurumlarımız için geçerlidir.
Mussolini’nin faşist programı, liberal kurumlarla derin bir hayal kırıklığına uğradı. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sanayileşme nedeniyle İtalya hızlı bir büyüme yaşadı; ancak ödüller eşit olarak dağıtılmadı. Güney yoksul ve gelişmemiş, feodal değerlerle baskılanırken, kuzey emeğin ve büyümenin meyvelerini paylaşma konusunda pek istekli değildi. Güçlü emek hareketi, orijinal faşist manifestoya oldukça benzeyen anarko-sendikalizme meyletmeye başladı. Durum bugün tam olarak karşılaştırılabilir değildir; çünkü bizim geleneksel sanayi sektörlerimiz yavaşlamış ve olgun bir ekonomi, İtalya ise büyüyen endüstrilerle birlikte yükselen bir ekonomiydi. Fakat demokrasi kurumlarının adil bir yaşam standardını desteklemediği anlayışı yaygındı.
(…) Dönüşümcülük ya da üçgenleştirme, kariyer memurlarına, siyasetçilere ve medya insanlarına hitap eder; ancak muhalefetteki düşünceleri absorbe etme, onları etkisiz hale getirme ve bunları görünmez kılma gibi bukalemun benzeri eğilimleri, son derece hayal kırıklığı yaratan bir etkiye neden olur. İdeoloji, o dönemin İtalya’sında umutsuzca ve doğru amaçlarla bir geri dönüş yapmak istiyordu ve şimdi Amerika için de aynısı kesinlikle geçerlidir.

3. HAREKET DAHİLİNDEKİ GÜÇLÜ ADAMLARIN MÜCADELESİ BİR İŞE YARAMAZ

Başlangıçta Mussolini, faşist hareketleri yönetmek için en popüler tercih değildi. İtalya’nın en tanınmış provokatörü, Gabriele d’Annunzio, kıtasal bir şöhrete sahip usta bir yazar, onu irredentistin (1878’de İtalyada kurulan ve İtalyan asıllı halkın yaşadığı toprakları İtalya’ya ilhâk politikası güden hareket) hak iddia ettiği topraklarda, kuzeydoğu sahillerindeki küçük bir bölge olan Fiume’yi kuşatmak için bir milis gücü düzenleyerek harekete geçti. D’Annunzio Hareketi kısa ömürlü kuşatmasında, Mussolini ve sonraki faşistlerin hepsinin benimseyeceği faşist bir tarzı mükemmelleştirdi; geniş kamusal alanlara bakan balkonlardan ileri geri salınımlar, ulus nezdinde şehitlik efsanesinin sembolik altyapısının hazırlanması ve duygusal bir ifadenin eklenmesi, ‘gerçekliği’ iletmek için kullanılan yöntem (ajitasyon/ç.n). D’Annunzio -efsanevi bir kadın yanlısı ve dekadant yazar olarak- tüm Avrupalıların en renkli yazarlarından biriydi ve Nietzsche’nin değerler hakkındaki kendine özgü yorumunu liberal demokrasiye karşı kalıcı bir meydan okuma haline getirdi.
(…)
Şu anda, Trump bizim Farinacci’mizdir; ırkçılık (Başsavcı Jeff Sessions) veya İslamofobya (Vatan Güvenliği Sekreteri John Kelly) konusunda en korkutucu olanlar, buna kıyasla evcilleşmiş gibidir. Çevre, eğitim, enerji ya da diğer bölümlerden sorumlu sekreterlerin delilik düzeyi ne olursa olsun, hiç kimse hukuk mahkemesini Trump gibi açıkça reddetmeye istekli görünmüyor. Veya bizim durumumuzda, şovmen d’Annunzio’nun, Mussolini gibi daha temel sahibi olan bir gazeteci-politikacı yerine iktidarı ele geçirdiğini hayâl edebiliriz. Mussolini’nin değil, d’Annunzio’nun lider olmasının faşizme nasıl bir etkide bulanabileceğini hayâl etmeyi gerektiren, spekülatif bir egzersizle karşı karşıyayız.

4. FAŞİZM MUTASYON GEÇİRMEYE DEVAM EDİYOR

Faşizm, yerlerinden olmuş savaşçıların dağınık enerjilerini organize eden Mussolini tarafından 1919’da resmileştirilmeden önce, birçok açıdan estetik bir hareketti. İşçi eşitliği için güçlü bir cazibe merkezi olan, kesinlikle radikal sosyalist bir konumdaydı. Sonra, iktidara gelmeden hemen önce, sosyalistlerin taleplerini bastırarak, kapitalist hukuk ve düzen içinde bir hareket haline geldi. Bir zamanlar iktidarda olan parlamentonun davranış biçimlerinin bazılarını benimsediyse de demokratik bir cepheyi korumaya çalışırken büyük bir huzursuzluk uyandırdı. 1925 yılında diktatörlüğün tahkim edilmesinden sonra, İtalya’nın ekonomik büyümesine büyük önem veren bir gelişim hareketi haline geldi. Güçlü ve spesifik amaçlara sahip (“Buğday İçin Savaş” gibi) birleşik devlet, açık bir şekilde bütünleşmiş ve dünyanın önde gelen kapitalist güçlerinin onayını alarak İtalya’yı kendi kendine yeterli hale getirmiştir.
(…)
Kongre’ye yaptığı ilk konuşmada, Trump ilk bakışta “başkanlık” tarafını gösterebilme yeteneğine sahiptir. Öncelik göçmenlerden kurtulmak yerine, vergilendirme, sosyal harcama, eğitim, enerji ve çevre gibi neo-liberal gündeminden daha öteye evrildi; bu nedenle, yakın gelecekte kurumsal dünyayla ve medyayla Trump’ın kolayca çalışmasının mümkün olabilmesi için biraz değiştirilmiş ve başarılı bir ilişkiye ihtiyacı vardı. Mussolini, sıkı bir ateist olmasına rağmen, 1929’da meşhur Lateran Anlaşmaları sürecinde Vatikan ile barışarak Katolik kilisesinin suç ortaklığını elde edebilmek için en temel prensiplerini bir kenara bıraktı. 1920’li yılların başında, İtalya’nın sanayicileriyle rahat çalışabilecekleri bir eşgüdüm oluşturmak amacıyla kurum-dostu bakanlıklar kurdu. Bu tür mutasyonlar, faşistlerin gidişatına uygun uygulamalardır, umutlanacak bir şey değildir.

5. FAŞİZM SON BULANA KADAR TEKRARLANIYOR

Demokrasinin ebedî olması gibi faşizm de ebedîdir. Modern uygarlığın başlangıcından bu yana demokrasiye karşı her zaman otoriter veya diktatörce yanıtlar olmuştur; ancak faşizm, gösteri, tiyatro ve kitle iletişimi izlenimi ile Batı demokrasileri konsolide edildikten sonra ortaya çıkan belirli bir permütasyondur. İtalya ve Almanya geç sağlanan iki birlikti; ancak faşizme döndüklerinde demokrasiye daha hızlı ulaşılmıştı. 19. yüzyılda Batı’nın bir bölümünde olduğu gibi, faşizm demokrasinin gelişen bir yapı olmasını engelledi. Demokrasinin ilk çiçeği kapandığında, bu faşizmin olgunlaştığının bir göstergesidir.
(…)
Faşizm İtalya için bir sapma değildi, ne de gerçekleştiği başka bir yerde böyle bir durum söz konusudur. Belirli bir kültürün DNA’sı, demokrasi ile birlikte olan otoriter bir yan ve hatta demokrasi için gerekli bir temel olan doğası gereğidir. Savaş yılları, sanayileşmenin Batılı dünyadaki olgunlaşmasını ve bunun ardından Dünya Savaşı’ndan önce gelen büyük bir küreselleşme dalgasını doğurdu. Savaşlar arasında olduğu gibi, sanayileşmiş mesleklerde istihdam edilen kitlelerden enerji toplayan faşizm, 21. yüzyılın Amerika sonrası sanayi ortamından çok farklı bir şekilde ortaya çıkacak. Fakat bu, temel yapıdan daha farklı bir üslûpta olacaktır.

6. TABİİ Kİ BİR AZINLIK MESELESİDİR

Trump’ın popüler oyları kazanamadığını (2000’de George W. Bush’un da aynısını yaşadığı gibi) not etmek, faşizmin gücünü azaltmaz. Demokratik bir toplumda uygar normlar göz önüne alındığında, faşistlerin salt sayısal bir çoğunluğu bir araya getirmesi her zaman zor olacaktır. Bu husus, ham güç açısından sahip olduğu göreli etkisini gösterir. Dahası, acil durumlar döneminde (örneğin, Bush’un 11 Eylül sonrasında ve Irak savaşına girişmesinde), çoğunluğun gücü fazlasıyla eklemlenebilir. Bu durum, liberalizmden vazgeçen, temelde gizli vatansever olanların, bu kadar kolaylıkla kitlesel militarizme dönüştürülebilen doğal zayıflığına işaret ediyor.
Mussolini efsanevi Roma Martı rejimini kurmasının ardından, ülkeyi idare edebilecek durumdaki kayıtsız liberal politikacılarla karşılaştırıldığında, Mussolini’nin tek figür gibi görünmesi üzerine Kral Victor Emmanuel III tarafından göreve atandı. Trump da bir yaklaşan kaosu işaret etmeye çalışıyor ve aciliyeti kendi kendini kanıtlayan bir kehanet olmakla birlikte, bu da tüm faşist rejimlerin temel bir unsurudur: Bunun ardından, bastırabileceklerini iddia ettikleri kaos ortaya çıkarıyor ve başarılı oluyorlar. Roma Martı gibi bir şey aslında yoktu: Kral, yürüyüş gerçekleştirildiğinde Mussolini’yi gelip hükümeti kurması için Roma’ya davet etmişti. Kral emir vermiş olsaydı -ve bu, en son kader anına kadar mümkün görünüyordu- ordu, İtalya’nın dört bir yanından gelen bu tuhaf şeytanlar grubunu kolaylıkla ezebilirdi.
Sadece küçük bir azınlığın açık rızaya ihtiyacı vardır. Geri kalanlar, kişisel güvenliklerinin tehlikede olduğunu düşünmedikçe, örneğin kontrolsüzleşebilecek savaş nedeniyle sessiz, kayıtsız ya da suç ortağı olabilirler. Faşizmin bu nedenle azınlık statüsünü savunmak noktasının yanında, hararetli yoluna girmesi için gerekli olan şey budur. Çoğu kanlı devrim bir azınlığın icraatıdır.

7. İDEOLOJİK KAOSUN ARKASINDA DA BİR İDEOLOJİ VAR

Tıpkı İtalyan tarihçilerin faşizmin İtalya tarihine uygun olmayan bir sapma olduğunu iddia etmeleri gibi, çağdaş gözlemciler de hiçbir zaman faşist bir ideolojinin asla var olmadığını sıkça ve ısrarla vurguladılar. Kısmen bu, faşizmin mutasyonel yönü yüzündendir. Ancak öncelikli olarak bu, entelektüel tembellikten kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce, liberal bilim adamları ölümcül rakibini ideolojik açıklığa kavuşturmak için yeterli değildir. Biz de tembeller olarak, aynı ideoloji eksikliğini Trumpizme atfediyoruz; olayları kişilik ve ihtimal olarak ele alalım. Yüzyıl önce kurulduğu günden beri faşist ideolojinin her zaman var olduğunu söyleyebilirim; yüzyıl önce demokrasiyi son derece olumlu bir çevreye oturtup büyük bir şans olduğunu öne sürerek, kendini koruma konusunda bu kadar güçlü olmuşlardır.
(…)
Mussolini, Kuzey Afrika, Doğu Afrika ve Balkanlar’da bir imparatorluk talep etmek için emperyalist yollar izledi; ancak imparatorluk hedefi (Yeni Roma), örneğin 19. yüzyıldaki İngiltere gibi miydi? Britanya için imparatorluk maddiyat anlamına geliyordu. İtalya için tüm savaşlar mali açıdan yıkıcıydı (ve bu, 9/11 sonrasında yürütülen kendi savaşlarımız için de geçerli), katlanılamaz baskılar uyguluyordu. Savaşların demokrasiyi zayıflattığı sürecinde, evdeki faşizmin yaygınlaştırılması kesinlikle başarılı olmuştur. Mevcut ve gelecekteki savaşlarımızda, akılda tutmamız gereken kriter budur: Belirli bir politikanın bütçeyi, diplomatik duruşumuzu ya da kültürel durumu etkilemesi değil, bir politikanın demokrasiyi zayıflatmaya nasıl hizmet ettiğinin göstergesidir.

8. KÜLTÜREL TARZI SEÇKİNLER İÇİN MAKBUL DEĞİLDİR

(…)
Trump ve halefleri daha az güçlü araçlar ile çalışmak zorunda kalacaklar. Sözde komplocu düşünce, son yüzyılda ultra-muhafazakâr ideolojinin pek çoğunu birbirine bağlayan birleştirici bir merkezdir. Kırmızıyla işaretlenenler önce Yahudiler, daha sonra Müslümanlar olur; çeşitlendirmeler yapmak zor değildir. Fakat seçkinler, faşizmin kültürel tarzına inanmamayı sürdürecek olsalar da tüm eğilimler birleşerek kritik bir kitleye ulaşmaya başlayacak kadar ivme kazanmış gibi görünüyor. Bu durumda, Bush’tan Trump’a başarılı bir geçiş gerçekleşiyor ki bu da bizim kendi yetişmiş faşist tarzımızın artık bir lidere ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğunu ortaya koyuyor.

9. FAŞİZM İNTİHARA KARŞI SAVAŞ AÇMAZ

Mussolini’nin İkinci Dünya Savaşı’na karşıt niyetine rağmen savaşın içine çekildiğini iddia etmek mümkündür; öncel bir hazırlık yapılmadığı için rejimini sona erdireceğini biliyordu. Hitler’in Mussolini üzerindeki manipülasyon becerisine, İtalya’nın felaket getirecek bir savaşa çekildiğine inanabiliriz. Gerçek şu ki; Mussolini en başından beri İtalyan gücünü yurt dışında kullanmak için planlar yapıyordu. Aynen Trump gibi diplomatlara saygı duymadı ve stratejik olduğuna inandığı kendi yolunu seçti. 1923’te Corfu’daki küçük serüveninden 1936’daki Etiyopya savaşına kadar kendisini “İslam’ın koruyucusu” olarak ilan ederek, savaş odaklı üretiminde giderek daha iddialı ilerlemeler kaydetti.
Faşizm (çoğunluğun rızasına dayanmayan her tür hükümet gibi) zaman ilerledikçe halkı kontrol edebilmek için daha fazla enerjiye gereksinim duyuyor. Çatışma ittifakları ortaya çıkmaya başladığında, savaşın kendisi rejimi sürdürmek için tek seçenek haline gelir. Faşizm her zaman savaşın kendi tercihi olmadığını savunur: Başkaları tarafından savaşa zorlanır; ancak bu, rejimi sürdürecek olan gönüllü, hatta istekli bir eylemdir. Bir noktada, bumerang etkisi yaşanıyor ve faşist gücün negatif enerjisi -şiddet- beklenmedik bir eğilim değişimine yol açtı. Savaşın sonuna kadar savaşılsa bile, faşizm destekçileri dahil olmak üzere (İtalya’da) iç konsensus kayboldu. Açıkçası, biz bundan henüz çok uzaktayız.

10. IRKÇILIK FAŞİZME HAS BİR ÖZELLİKTİR

Trump’ın kampanyasına Meksikalılara (ve ardından Müslümanlara ve Araplara karşı) karşı bir soykırım deklarasyonu ilan ederek başlamış olması kesinlikle önemlidir ve bunu merkezî hareket noktası olarak tutmaya devam etmiştir. Faşizm, ideolojik bir arazide rekabet etmediği için, herhangi bir uygar ülkedeki insanların çoğu şiddete maruz kalmaz; düşmanlarını, destekçi çoğunluğun tepkisini sürdürecek kadar güçlü tasavvur etmelidir.
Mussolini ve teğmenleri, Hitler’in ırk düşmanlığını, başbakanlığa başlamasından önce de sonra da kullandılar ve İtalyanların antisemitizm duygusu taşımadıklarına ikna oldular. Bu tamamen doğruydu. Mussolini’nin başlangıçtaki en ateşli destekçilerinden bazıları Yahudi’ydiler ve biyografi yazarı Margherita Sarfatti gibi tanınmış Yahudi dostları vardı. Ancak Etiyopya savaşından gelen zaferin 1930’lu yılların sonunda solup gitmesi ve Almanya ile daha yakın bir ittifakın kaçınılmaz hale gelmesinin ardından İtalya’da işler değişti ve Yahudilerin onur, mülkiyet ve temel haklarını ortadan kaldıran resmi bir anti-Semitizm hareketi başlatıldı…
Tıpkı savaştaki gibi ırkçılık da kaçınılmaz olarak öldürücüdür. İkisi de faşizmle birleşiyorlar. Biri dış düşman sağlarken diğeri iç düşman sağlar. Şayet birbirine bağlanabiliyorsa -dünya çapında Yahudi bankacılık komplosu ya da dünya çapında İslamcı terör komplosu gibi- etkisi de o kadar büyük olur. Dahilî düşman yurtdışındaki savaşların döngüsel durumuna bağlı olduğu zaman, faşist taraftarlar için savaş daha anlaşılır hale gelir ki, bu da erkeksi milliyetçi tutum ile aynı temel tehditlerden kaynaklanır.

11. DİRENİŞİN BİR BİÇİMİ YOKTUR

Son olarak, faşizme karşı nasıl savaşıyorsunuz? Büyülü bir formül var mı, şimdiye kadar herhangi bir şey yapılmış mı? Yoksa biz de kendi çevremizdeki faşist içeriğe dahil olduğumuzu varsayarak, tanıdık deseni sonuna kadar tekrarlamaya mı karar verdik? Liberalizm zaman içinde ve ölümcül tehlikeyi fark edip faşizmi yenmek için kendisini uyandırabilir mi? Bir zamanlar tehdide neden olan liberal demokratik bir ulustaki vatandaş, faşizmi geçersiz kılmak ve nihayetinde bastırmak için daha önce fark etmediği kaynaklara erişebilir mi? Kısaca, şiddet şiddetsizlikle yenilebilir mi? Liberallerin yoluna devam eden faşizmi yenmek için ellerine silah alması olasılığı gerçekleşmedikçe, şiddetsizliğin gerçek çözüm olduğunu varsaymak zorundayız.
Mussolini ülkeyi ele geçirdiğinde İtalyan basını oldukça radikaldi. Her eğilimin siyasi partileri enerjikti ve hepsinin propaganda gazeteleri vardı. Mussolini’nin kendisi sosyalist gazeteleri kullanmıştı -ilk Avanti! ve ardından Il Popolo d’Italia-. Kariyerinin olgunluk döneminde basını tarafsızlaştırmayı ilk işi olarak görüyordu. Birçok aşamadan geçerken, sonunda aradığı bahaneyi kendisine veren başarısız suikast girişimlerinden sonra, 1925’ten itibaren tam bir sansür rejimine geçti. Tüm gazetelere faşist aptallar yerleştirdi ve rejiminin bekâsı için onların her sözcüğünü dikkate takip etti. Aynı şekilde, yüksek öğrenimden sivil hizmete kadar, her yerde sadakât zinciri kurulmuştu. Kurumlar aynı gibi göründüler; lâğvedilmediler, ama içerikleri sıfırlandı.
(…)
İtalyanlar, hayâl edebileceğimiz her türlü biçimde direndiler, kendilerini ve ailelerini ölümden sakınmadılar veya tutuklandılar; faşist zulüm altında sayısız hayat kaybedildi. Her yöntem başarısız oldu. İmparatorluğun temeli olan faşizmin mantığı, inkar edilemez veya medyanın herhangi bir şekilde üstünü örtmesinin mümkün olmadığı sefil bir noktaya ulaşıncaya kadar, hiçbir şey yapılamaz.

BAZI NİHAİ DÜŞÜNCELER

Dikkat edilmesi gereken şey, ortaya çıktığı bilinen her yerde faşizmin azınlık bakış açısını, her uygar içgüdüyü aşmaya meyilli bir yığın enerjisine dönüştürmesidir. Belki de Trump’ın bu tür ayak işlerini yapması gerekmez: Bu temel işin çoğu belki de Bush döneminde zaten başarılmıştı. Gerçekten bizi endişelendiren şey, faşizmin artık tek bir karizmatik lidere dayanan daha önceki modellerde görmediğimiz belirli bir kararlılığa sahip olmasıdır. Obama’nın etkisine rağmen Trump, George W. Bush’un en ateşli havasında yarım kaldığı yerden devam etti. Bu, faşizmin bu ülkede kalıcı olarak istikrara kavuştuğuna işaret ediyor. Mevcut durumun en endişe verici yönü budur.
(…)
Trump ve Mussolini arasında -diğerlerinin hepsinden çok- göze çarpan benzerliklerden biri, medyada yer alma konusundaki toplam meşguliyetidir. Trump’ın televizyon şovlarını izlemesi, haberlerini ve bilgilerinin çoğunu düzenli olarak TV’den alması, zamanının çok az bir kısmını mektuplar ve politik belgeler için kullanması dikkat çekicidir. Medyanın onun hakkında söylediklerini takıntılı bir şekilde izliyor. Mussolini, 23 yıllık iktidarı boyunca tam zamanlı bir gazeteciydi. Tıpkı Trump’ın Oval Ofisi gibi, bürosu “kağıtlar” ile dolup taşıyordu; böylece Mussolini’nin rejimi basılan her sözcüğü kontrol altına almaya yöneldi. Takdir edilesi biçimde ayrıntılı olarak her haberin nasıl yorumlanacağı konusunda onlara talimat vererek, ülkenin gazetelerine her gün çıktı. Mussolini’nin kahramanca pozundan başka bir görüntüsünün verilmemesi, suç ya da yoksulluk ya da şiddetten söz edilmemesi, faşist rejimin itibarının zedelenmemesi gerekiyordu.
Mussolini’nin (ve Trump’ın) imajına harcadığı zamanın aşırılığının kişilik bozukluğu ile bir ilgisi yoktur. Demokrasinin “eşitlikçi ideallere ayak uyduramaması” ile eşitliğe ilişkin yalan, gerçek eşitlikten daha önemli hale gelir. Liberal demokratik ve faşist otoriter yalanların pek çok ortak noktası vardır. Cadde üzerindeki tankları faşizmin bir işareti olarak görmek gereksizdir; kaldı ki Faşist İtalya’da sokaklarda tank yoktu. Dikkat etmeniz gereken şey, oy verme ve seçim sistemlerinde liberal demokrasi kademeli olarak kayıp yaşarken, patlama yaşayan faşizm tarafından kötüye kullanılan zayıf noktalardır. Dikkat edilmesi gereken en önemli şey, bir gün farklı bir ideolojinin, o güne kadar çoğunluğun uzlaştığından daha kullanışlı bir araç hale gelmesi ve giderek farklılaşan düzendir.

(Çeviren: Tarkan Tufan)
Alter-Net/Makalenin İngilizce tam metni


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.