Şenlikli direniş sanatı

Ferhan Şensoy, zamanla her şeyi mengene altına alan bu akıl dışılığın ve aynı zamanda ahlak dışılığın karşısında şenlikli direniş sanatını, neşesini, enerjisini sahneledi, miras bıraktı.

Zeki Coşkun zekicoskun@gmail.com

Mengene her gün daha da sıkıştırılırken, birlikte gülmek şurada dursun, memleket sınırları dahilinde tebessüm mumla aranırken Ferhan Şensoy direnişi toplu şenliğe çevirdi 40 yıl boyunca. İzleyicisini, okuyucusunu adeta kahkaha makinesine ve böylece hayata bağladı.

Kabul etmediği şeylere karşı durmanın, reddetmekten öte onları alt edebilmek olduğunu gösterdi Ortaoyuncular’la. Bunun eğlencesi, mutluluğu, kazancıyla birlikte her şeyden önce kendi enerjisini ürettiğini ortaya koydu: Elliyi aşkın oyun yazdı. Hepsini bilfiil yönetti ve oynadı.

Gerçek bir dünya rekoru.

Oyunların yanı sıra yine şenlikli direnişin yaratıcılığını, enerjisini taşıyan yirmi dolayında kitap var önümüzde. Bu büyük verimle birlikte kendi adıyla anılacak bir dil ve bakış getirdi; Ferhanca’yı yarattı.

Oyunlarında ve yazdıklarında geliştirdiği yaklaşımla, sözcükleri ve söz dizimlerini dönüştürmekle sınırlı değil Ferhanca. Üretim süreci, biçim ve ilişkileri de dahil buna. Kısaca söylemek gerekirse, geleneği güncelleyerek sürdürme ve değişim olarak özetlenebilir onun yaklaşımı.

İşin tiyatro sanatına, tekniğine ilişkin tarafını ilgililer, uzmanlar değerlendirecektir. Bize, izleyiciye yansıyanlara baktığımızda, en başta geleneği sahiplenmenin teknik ve pratikle birleştiğini görürüz. Ortaoyuncuları adı üstünde, geleneksel tiyatroyu bugüne taşıma yaklaşımını, iddiasını ortaya koyar. Burada ilişkilerine daha yakından bakacağımız Haldun Taner rehberlik edecektir ona.

Uygulamada “tuluat”ı epik ve doğaçlamaya taşırken sahneyi paylaştıklarıyla da sahiplenir ve sürdürür geleneği: Münir Özkul’la, Erol Günaydın’la çalışması, Tuncel Kurtiz’e tiyatrosunu açması bunun somut göstergeleri. Usta–çırak geleneği yönünden ya da artık semt olarak da neredeyse unutulan vefa denen şey yönünden bakın… Ayrıca, sürdürülen/sürdürülebilir gelenek ve kendini yeniden üretme, ustalara saygının yanı sıra kaynak yaratmayı da, kurumsallaşmayı da getirir: Nöbetçi Tiyatro, Ortaoyuncuları’nı aynı zamanda bir okula dönüştürmüştür.

Geleneği sahiplenme ve güncellemeye fiziksel nihayet mekanı da ekleyelim: Ses 1885, bugün Beyoğlu’nda kalan tek tiyatro salonu!

KAHKAHA VE GÖZYAŞI

Ferhan Şensoy’u oyunları dışında bir kez izledim: 14 Mart 2005’de, Şehir Tiyatroları’nın Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde. O geceyi anlatırken, “en kısa ama bence en büyük, en gerçek oyununu oynadı” demişim: Topu topu beş dakika bile kalmamıştı sahnede. Ama o alıştığımız; seyirciyi pek takmaz görünen, handiyse salona tepeden bakan, fevkalade rahat, özgüvenin doruklarında dolaşan adam gitmiş, bambaşka biri çıkmıştı karşımıza. Heyecanı her halinden belliydi.

Sahnede ilk kural, ellerini nereye koyacağını bilmektir, denir. Bunu bile unutmuştu sanki. Hazırlıksız olarak sözlüye kaldırılan öğrenci gibi sol eliyle sağını çekiştirip durdu sahnede kaldığı sürece. Söyleyeceklerini avucuna yazmış, kopya mı çekiyor diye düşündüm başlarda. O heyecanlı, tedirgin hal rol mü acaba, diyordum. Ama tarazlı sesi, kesik kesik konuşması finalde açıktan açığa ağlamaya döndü ve bütün sorularım iptal oldu. Her şey gerçekti. Dediğim gibi Ferhan Şensoy, en büyük, en hakiki oyununu sahnelemişti.

14 Mart, Ortaoyuncular’ın 25. kuruluş yıldönümüymüş meğer.

Ama 2005’te o gün Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ni dolduranlar ve sahnedekiler, başka bir nedenle oradaydılar: Türk hikâyeciliğinin ve tiyatrosunun en büyük isimlerinden Haldun Taner'in 90. doğum gününü kutlamak için.

Ferhan Şensoy, "Sevgili babacığım" diye seslenmişti Haldun Taner'e.

Konuşması bu seslenişin duygusallıktan öte, büyük bir gönül borcunun ifadesi olduğunu ortaya koyuyordu: Şensoy henüz 16-17 yaşlarında, Galatasaray Lisesi'nde öğrenciyken tanımıştır Taner'i. Arkadaşları arasında taklitler, doğaçlama mini skeçler yapmaktadır. Ama bunların oyunla, tiyatroyla ilgisi yoktur. Tamamen şamata...

Rastlantıyla bir gün o şamataya tanık olan Haldun Taner, Ferhan Şensoy'u yanına çağırır, ne yaptığını sorar. Hiç işte... "Sen kabare yaptığını biliyor musun?" diye sorar. Hayır. (Hoş, Münir Özkul’un Şensoy’a devrettiği epey tartışmaya konu olan kavuğun asıl sahibi Dümbüllü İsmail de epik oynadığını bilmezmiş rivayete göre.) Bu ilk karşılaşmayla Taner'in hocalığı başlıyor. Kurucusu olduğu Devekuşu Kabare topluluğuna gönderiyor onu. Ne zaman gelirse, oyunları ücretsiz izleyebileceğini söylüyor.

***

Şensoy, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okurken Fransa'da tiyatro öğrenimi için burs kazanıyor. Oradan Kanada’ya geçiyor. Oyunlar yazıyor, sahneye koyuyor, oynuyor, ödüller kazanıyor. 1975’de İstanbul’a dönünce kendi tiyatrosunu kurmayı düşünüyor. Ama yine hoca devreye giriyor, önce Türk tiyatrosunu tanıması gerektiğini söylüyor. Beş yıl çeşitli topluluklarda yazar, oyuncu olarak çalışıyor. Taner, Devekuşu Kabare’ye yazdığı oyunlarda kimi skeçlerin yazımını ona havale ediyor.

1972-1975 arası Fransa ve Kanada’da eğitim ve pratiğin ardından yine dört hocanın iş arkadaşlığına dönüşen rehberliğinde yurt içi saha çalışması yapıyor.

Nihayet 1980'e gelindiğinde, Şensoy, yazdığı bir oyunu başkasına vermek istemediğini, kendisinin sahneleyeceğini söylüyor Taner'e. Hem içeriğiyle hem biçimiyle yirmi dolayında kitap harmanlamaya dayanan Ferhanca ve Ortaoyucular doğuyor Şahları da Vururlar’la.

Oyunun ilk halinde birinci perde Ömer Hayyam'ın idamıyla bitmektedir. Taner, Hayyam'ı öldürmemesini önerir. O, bir anlatıcı olarak kalacaktır. Bu arada, tiyatro kurmak için parası olup olmadığını sorar. Yoktur. “Olsun, sen kur” diyerek sırtını sıvazlar. İkinci kez 'baba'dır Taner, Şensoy için…

ATEŞLİ SINAV

Bunları anlatma biçimi ve hıçkırıklarla sahneden inmesi yazar–yönetmen–oyuncu olarak sergilediği Ferhan Şensoy imgesinden farklı bir ifadeyi, kimliği ortaya koyuyordu.

Oynadığı sahneyle birlikte doğrudan kendisini ve arkadaşlarını alenen yakmayı hedefleyen kundaklama hareketinden; 7 Şubat 1987’deki Şan Tiyatrosu yangınından yılmayıp, ürkmeyip yoluna devam eden direnç sanatçısı, mizah ve kahkahayla birlikte değer verdikleri için gözyaşını sakınmıyor ve saklamıyordu.

Dramatik olan: Ortaoyuncular’ın kuruluşunda yer alan, Şahları da Vururlar’da dört yıl boyunca rol alan, onlarla aynı sahneyi paylaşan bir oyucu, Muzır Müzikal nedeniyle Şensoy ve Ortaoyucular’a yönelik kundaklamaya uzanan saldırıları tahrik edenler arsındadır, Şensoy'un ifadesine göre.

Muzır Müzikal nedeniyle sözlü–yazılı tehditler, çeşitli grupların 100–200 kişilik toplu biletler alarak oyuna ve oyunculara doğrudan müdahaleye, saldırıya uzanmış, nihayet güvenlik görevlisinin ansızın değiştirilmesinin ardından 76. oyun sonrası Şan Tiyatrosu “kazaen” yanmıştı!

Henüz yangın söndürülmemişken, itfaiye raporu yokken dönemin valisi yangının elektrik kontağından çıktığını açıklamıştı.

Şensoy, müzikali o sıralar “tabu deviren özgürlükçü lider” olarak alkış tutulan Turgut Özal’ın 1927 tarihli Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’nu 1986’da güncellemesi; sansürü devreye sokması üzerine kaleme almış ve sahnelemişti. Oyuncular sahnede saldırıya uğrarken oyun için “müstehcen ve dini duyguları rencide edici” suçlamasıyla dava açılmıştı.

İddiaya göre oyunda “Amasya elması, yanlış hecelenerek cinsel çağrışım yaratıyor”du.

Ayrıca mizaha ve izaha gerek var mı?

Evet sansür de, doğrudan infaz da devredeydi.

Ferhan Şensoy, zamanla her şeyi mengene altına alan bu akıl dışılığın ve aynı zamanda ahlak dışılığın karşısında şenlikli direniş sanatını, neşesini, enerjisini sahneledi, miras bıraktı.

Tüm yazılarını göster