Madımak’la yakılan, yok edilen Ankara

Sonrasında ülkeye her cephesiyle egemen olan taşra muhafazakârlığı, yangın ve imhanın boyutlarını ortaya koyar. Madımak’ta yakılanlarla birlikte Ankara’nın her anlamıyla düşüşü de gerçekleşmiştir. Altıok portresi üzerinden Madımak’la beraber yakılan, imha edilenlere bakalım.

Zeki Coşkun zekicoskun@gmail.com

Birini bulurum mutlaka,
Yangınımı körükleyen birini.

Biri mutlaka vardır
Zonguldak’ta, Sivas’ta,
Yakında ya da uzakta,
Binlerce baca arasında

Dumanı lekesiz biri.
Ama ben anlaşılan
Biraz karıştırıyorum kendimi.


Bu dizelerin sahibi Metin Altıok Sivas’ta tutuşturulan yangınla, dumandan boğulup kavrularak, bir hafta can çekişerek gitti. Aramızdan alındı. Kendi adını, sanını kendi koymuştu: Dumanı Lekesiz Biri.

Bize kalan kapkara bir leke. Utanç.

O yangının doğduğum şehirde; Sivas’ta olması ayrı bir yara, ayrı bir utanç. Metin Altıok ve onun gibi Pir Sultan etkinliklerine katılan 33 insanı aramızdan alan 2 Temmuz Madımak yangını, Türkiye yakın tarihindeki temel dönüm noktalarından biridir: O tarihte 70 yılı bulan 1923 Cumhuriyeti’nin sonuna gelindiğinin işaret fişeği. Orada yakılanların, fiilen ve fiziken yok edilenlerin sahsında, bir “kimlik” de imha edilmiştir. Farklı tonlar taşısalar da kendi kendini yetiştirmiş, değişim arayışındaki demokrat, modernist Anadolu aydınıdır bu kimlik.

Taşra, demiyorum, tam da bu insanların özellikleri nedeniyle. Doğum yerleri itibarıyla merkez-dışı, çoğu kırsal kökenlidir. Memleketçilik – halkçılık, kökenleri nedeniyle borçları, yazgıları gibidir. Kendi çabalarıyla edindikleri kültürel donanım, onları “folklorik” olmaktan öteye taşır. Demokrat-modern yönleri buradan gelir. Beslendikleri kaynaklar nedeniyle “Batı”yla ve dış dünyayla akrabadırlar. Ve o “yabancı”, “uzak” akrabayla aralarındaki mesafeyi bildikleri, yasadıkları için, hep bir değişim uğraşı, arayışı içindedirler. Metin Altıok ve şiiri, bu profilin en tipik örneklerindendir.

2 Temmuz yangınıyla imha edilen budur.

Sonrasında ülkeye her cephesiyle egemen olan taşra muhafazakârlığı, yangın ve imhanın boyutlarını ortaya koyar. Madımak’ta yakılanlarla birlikte Ankara’nın her anlamıyla düşüşü de gerçekleşmiştir. Altıok portresi üzerinden Madımak’la beraber yakılan, imha edilenlere bakalım.

BİR ZAMANLAR ANKARA

Metin Altıok’un yaşamı süresince yayımladığı 10 şiir kitabından sekizinin Ankara’da basılması, yukarıda andığım kültürel kimliği üreten zemini, o kimliğin yarattığı kurumları, iklimi ortaya koyar. “Gezgin”i yayımlayan Dost Yayınları –ve 1957’den 1973’e 16 yıllık Dost Dergisi, öncesinde 1947/57 döneminde yine Salim Şengil'in çıkardığı Seçilmiş Hikâyeler dergisi- çeyrek yüzyıl Türk edebiyatında kuşaklara kucak açmıştır. Hem yazar hem okur cephesinde kelimenin gerçek anlamıyla yenilikçidir. Şu kadarını söyleyeyim: Gezgin’in arka kapağındaki Metin Altıok fotoğrafı, o sıralar Hacettepe Üniversitesi öğrencisi olan, 23 yaşındaki Sinan Çetin’in objektifinden çıkmadır.

Yerleşik Yabancı’yı yayımlayan Yeni Ankara Yayınları, Dost’un boşalttığı yeri üstlenmeye aday genç kuşağın girişimidir, 1970’lerin ikinci yarısında. 1977/83 döneminde Ahmet Say’ın öncülüğünde çıkan Türkiye Yazıları, bir dizi şiir kitabı yayımlayacaktır. Altıok’un üçüncü kitabı Kendinin Avcısı, bunların ilklerindendir. (Yayınevi kapansa bile Metin Altıok’un Gerçeğin Öte Yakası, 1990’da yine Türkiye Yazıları’nca yayımlanır.) “Metin Altıok Oratoryosu”nu besteleyecek olan Fazıl Say’ın Ahmet Say’ın oğlu olduğunu söylemeye gerek var mı?

Küçük Tragedyalar, Mehmet Taner’in kurduğu Tan Yayınları’ndan çıkmıştır 1982’de. 12 Eylül askeri rejimi dergi çıkartmayı sıkıyönetim iznine bağladığı için bulunan “seçki” çözümü, Tan Seçkileri’ni yaratmıştır. Enis Batur’un el attığı bu dergi-seçkiler dönemin kültürel ikliminde adeta sıçrama niteliği taşır.

İpek ve Kılabtan’da Ozan Yayıncılık’la (1987), Madımak yangınına ve ölüme birlikte maruz kaldıkları Uğur Kaynar’ın kurduğu El Yazıları Yayıncılık’tan çıkan Dörtlükler ve Desenler’le (1990) devam eder bu zincir. Koparılıp yok edilen kuşaktan kuşağa taşınan bu diri, değişimci, yenilikçi, yaratıcı damardır, onun bin bir rengi ve sesidir.

RESİM, POLİTİKA, FELSEFE

Hemen burada kaydetmekte yarar var: Metin Altıok, şairden önce ressam kimliğiyle tanınır. Öğrenciliği sırasında kamu önüne çıkarttığı ilk yapıtları keçe uçlu kalem, çini mürekkebi ve suluboyayla kendi geliştirdiği teknikle çizdiği resimlerdir.

İlk sergisini 1966/67’de Çetin Sipahi’yle açar. 1968/69’da bu kez Orhan Peker’le Sinematek Derneği'ndeki sergi gelir. 1971’de Abidin Dino’yla buluşma: Dino’nun eşi Güzin’le Altıok’un o zamanki eşi Füsun (Akatlı), kuzin. Günlerce resim konuşurlar. Ankara’daki TÜBİTAK Grevi’ne desteğe gidip büyük boy panolara desenler çizerler birlikte. Özellikle, eller, evet.

Yerine göre yumruklaşan, yerine göre bir ötekiyle sarmaşıp bütünleşen elleri çizdiren, Metin Altıok’un içine dâhil olduğu ve ömür boyu taşıdığı “68 ruhu”dur. Sadece “ruh” değil, eylem; praksis: Dönemin ilk devrimci örgütlenmelerinden Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu doğuracak, ardından onun yayını olacak Devinim dergisinin etkin katılımcılarındandır. 1966 seçimlerinde 15 milletvekili çıkaran TİP’in üyesidir.

1968 Prag Baharı ve Çekoslavakya’nın Sovyetler’ce işgali üzerine, “bağımsız ve Türkiye’ye özgü sosyalizm - güleryüzlü sosyalizm” tezini savunan parti genel başkanı Mehmet Ali Aybar’la Sovyetçi kanat (Sadun Aren – Behice Boran) ayrışmasında elbette Aybar’ın yanındadır. Aybar’ın al-aşağı edilmesi üzerine partiden kimi kendi uzaklaşan, kimi uzaklaştırılan Abidin Dino, Yaşar Kemal, Fethi Naci, Edip Cansever, Erdal Öz gibi isimler arasında Altıok da vardır. Aybarcı kanadın sözcülüğünü üstlenen Forum dergisinin gönüllü emekçilerindendir. O dönem -1968/70- derginin yönetmeni yine partili bir şair: Hasan Hüseyin.

Sonra 12 Mart darbesi. Yol arkadaşlarından çoğu hapis, sürgün... Zorunlu, fiili ayrılıklar. 1963’te girdiği Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Hindoloji Bölümü’ndeki ilk uğraktan yatay geçişle uzandığı Felsefe Bölümü’nü ancak darbeyle, 1971’de bitirir. Bir önceki darbenin (27 Mayıs 1960) üniversiteden uzaklaştırdığı 147 akademisyen arasında yer alan Nusret Hızır, 1962’de yeniden dönmüştür Dil Tarih’teki kürsüsüne. Füsun Akatlı, mezuniyet sonrası onun asistanı olacaktır. Metin’se fiilen, gönüllü ve sürekli öğrencisi, asistanı, “oğlu”.

1966’da evlenen Füsun-Metin çiftinin kendi yazdıklarından önce, ortaya çıkardıkları ilk kitap Nusret Hızır’ın “Felsefe Yazıları”dır. Önsöz’ü şu paragrafla noktalar hoca: “Dostum ve eski asistanım Füsun Altıok ile dostum Metin Altıok, yazıları derlemek düşüncesini ortaya atmış, derlemeyi hazırlamış ve yayımın gerçekleşmesi için hiçbir çabayı esirgememişlerdir. Kendilerine burada içtenlikle teşekkür ederim.” (Çağdaş Yayınları, Şubat 1976)

Bu fasılda son bir not: 1974’te kurulan Türkiye Felsefe Kurumu’nun amblemi, Metin Altıok’un elinden çıkmadır.

***
İlk şiirleri Gezgin’le gün yüzüne çıkana, şuara defterine adını yazdırana dek felsefeyle, resimle, edebiyatla, politikayla, tutkulu, derin dostluklarla, bir o kadar derin iç ağrıları, sürekli kırıklıklar, kırgınlıklarla dolu uzun bir yolculuk var ardında. İlk 22 yılı İzmir’de, izleyen 13 yılı Ankara’da geçen 35 yıllık bir yaşam...

Zengin, renkli, dopdolu bir Ankara. Burada şöyle bir değindiğim Ankara’yla bugünkü çöl iklimini, grotesk şehri karşılaştırın isterseniz.

Sevgi Soysal’ın Yürümek’te (1970) şöyle bir havasını estirdiği, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde 68 gençliğinin dinamizmiyle “yetişkin-yerleşik”lerin yavan ve geçkin hâllerini bir ağacın gövdesi üzerinden manzarasını çizdiği Ankara’ya da bakabilirsiniz (1973). Adalet Ağaoğlu’nun 68 iklimiyle Ölmeye Yatmak’ta (1973) karşımıza çıkardığı Aysel Dereli’yi Bir Düğün Gecesi’yle 12 Mart bozgununa taşıdığı “dar zamanlar”a (1979), Üç Beş Kişi’de 12 Eylül arefesindeki Ankara’ya da bakabilirsiniz (1984)... Gülten Akın’ın Abidin Dino’nun desenleri eşliğinde muhteşem dizelerle nakşettiği Seyran Destanı’na da (1979).

Bir şehrin, bir ülkenin, halkın, insanın neyi kaybettiğini görürsünüz!

BOZKIRIN HÜKMÜ 

Bunları söylerken, gözü kapalı, romantik güzelleme peşinde değilim. 8 Ekim 1978’de Bahçelievler’de TİP üyesi 7 genci boğarak katleden, bugün hâlâ kanlı elini kolunu sallayarak aramızda dolaşan Haluk Kırcı’nın, neredeyse ulusal kahraman ilan edilen onun “reis”i Abdullah Çatlı’nın, beraber iş tuttukları öteki reis Muhsin Yazıcıoğlu’nun cinayet siyasetini icra ettikleri Ankara’dır orası aynı zamanda.

O ekibin 11 Temmuz’da Ankara’daki hedefi, yukarıda sözünü ettiğim, Madımak yangınıyla köküne kibrit suyu dökülen Anadolu aydını kimliğinin en parlak isimlerinden, uzmanı olduğu sanat tarihi kadar edebiyatla da ilgili, eleştiriye “estetik” boyutunu taşıyan Bedrettin Cömert’tir.

Seri cinayetler için yol temizliği: 24 Mart 1978’de savcı Doğan Öz yukarıda anılan reislerin talimatıyla infaz edilir. Devlet destekli faşist cinayetlerin ardına düşen Öz, şairdir aynı zamanda. Yakınlarının derlediği şiirler 1980’de yayımlanır: Biz Ölmeliyiz! Evet, o da Türkiye Yazıları’ndan çıkmıştır... Tetikçi İbrahim Çiftçi, “muteber işadamı” olarak hayatını sürdürüyor Ankara’da. Aktif politikanın içinde.

Birkaçını andığım 1978 infazlarından 24 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu suikastına, oradan aynı yılın 2 Temmuz Madımak’a yangınların izini sürerseniz bugünün Ankara’sına, evet, süregelen bir soykırım çıkar karşımıza. Acı.

Ankara’nın bir yüzü Metin Altıok ve türdeşlerini yaratan, besleyen sıklıkla romantik – melankolik boheme saplanıp kalan yerli – modernitedir. Öteki yüzü, Altıok şiirinde de kalın çizgilerle kendini adeta zorunlu olarak dayatan bozkırdır. Dondurucu soğuk ve yakıcı sıcağın, sertliğin, acımasızlığın, acının, ıssızlığın, yoksulluğun, yavanlığın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bozkır.

Yakup Kadri’nin Ankara romanında resmettiği cumhuriyeti kuranlardan, Altıok’un dâhil olduğu 68’lilere, benim dâhil olduğum 78’lilere dek onlarca kuşak, kendilerini ve içine doğdukları, yaşayıp soludukları o bozkırı “kültürel” olarak dönüştürmeye çabaladı. Yine 68 kuşağından gelen Moğollar’ın 2 Temmuz Madımak kurbanlarına atfettiği şarkının adıyla söylenirse, Issızlığın Ortasında kaldılar ve yakıldılar. Yok edildiler.

Bozkır hükmünü sürdürmektedir. Yangın sonrasında, 1994’ten 2019’a Melih Gökçek’in şahsında Refah – AKP’nin hükmü altındadır Ankara.  

Metin Altıok eşliğinde yangının, şiirin ve bozkırın, çoraklaşmanın izini sürmeye devam edeceğiz.

Tüm yazılarını göster