Köroğlu dedikleri Bolu beyi çıktı

Anlaşılan, iktidar sadece İstanbul’u değil, Mardin, Van, Diyarbakır’ı da “vermeye” yanaşmayacak. Hukuk dışı KHK yağmuruyla oluşturulan statünün devamı için her şey yapılacak. Mardin’i savunamayan demokratlık, İstanbul’u da koruyamaz. En ilginç olanı ise iktidarın bu işlerde kullandığı “anti-hukuk” mantığının CHP’nin kazandığı Bolu’da tezahür etmesi.

Ali Duran Topuz atopuz@gazeteduvar.com.tr
CHP'li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan.

Seçim hukuku da yok ediliyor. Adım adım. Mevcut prosedürler setinin yanına uydurulmuş prosedürler ekleniyor. Yani hukuk bünyesi bir anti-hukuk bünyesi olarak klonlanıyor.

Türkiye, bitmeyen 31 Mart gecesinde ilerlerken doğal olarak dikkatler en çok İstanbul üstünde toplandı. Anti-hukuk işlemleriyle mevzuata takla attırma çabası orada saat saat kendisini gösteriyor. Dikkatlerin orada olması doğal. Fakat arada bir şey daha oluyor: Van, Mardin ve Diyarbakır mazbataları da verilmedi daha. HDP'nin hiçbir itirazı kabul edilmedi.

Neden? Anti-hukuk mantığı gereği: Hukuken hak edilen vermemek için hukuka benzeyen bir form, bir cin fikirlilik icat etmek için. Bir sözde tutamak da bulunmuş durumda: KHK. Mardin’de iktidar partisi, mazbatanın Ahmet Türk’e değil, kendi adaylarına verilmesini istedi. Adayları, Ahmet Türk’ten 65 bin oy gerideyken. Neden? KHK ile görevden alındığı için. KHK ile kamudan atılan, sonra seçime girip kazanan başka adaylar için de aynı başvurular yapıldı.

SEÇİM HUKUKU-KHK HUKUKU

KHK ile atılma işlemi hukuksuzdur. Fakat bir an için “hukuki” kabul etsek bile, KHK ile atılma işlemine karşı seçimle göreve gelmenin hukuki değeri çıkar. Seçim, iktidarın bu seçimden önce bas bas bağırdığı en temel meşruiyet ilkesi, iktidarın hukuksuz kararnamelerinden daha değersiz hale gelebilir bu mantıkla. Mantığın temeli basit: Kazanırken zaten haklıyız, kaybederken de doğal olarak rakip haksız.

Üç beş, bin iki bin, üç bin beş bin, on bin yirmi bin farklardan bahsetmiyoruz, Mardin, Van ve Diyarbakır oylarının farkı 250 bine yakın, Mardin ve Van’da 65 bin civarında. Yani oyları Devlet Bahçeli ünlü matematiğiyle saysa sonuç değişmez. Mazbatanın verilmemesinin sebebi iki hukuksuzluk formunun hukuka karşı işletilmesi: Kadim istisna hukuku-olağanüstü hukuk ve yürürlükteki anti-hukuk.

Olağanüstü hukuk gereği seçilmiş Kürt siyasetinin belediye başkanlıklarının, milletvekilliklerinin alındığı çok oldu, partileri defalarca kapatıldı. Fakat seçim vardı, seçime girme koşullarını taşıyanlar, kazandıkları taktirde yeniden gelirdi. İstisna hukuku, gerek görürse aynı prosedürlerle onları yeniden görevden alabilir, haklarını gasp edebilirdi. Şimdi, anti-hukuk işletiliyor, orada usul şu: Temel hakkı (seçilmiş olma) ortadan kaldırdığı varsayılan bir uyduruk tutamak (KHK ile atılmış/görevden alınmış olma) icat ediliyor. Sonra o tutamakla temel hak imha ediliyor. KHK ile görevden alınma, atılmış olma geçerli olsa, YSK “seçime aday olarak katılma koşulları” bulunmadığı için başvuruyu reddederdi. Mevzuat böyle.

KÜRT FOBİSİNİ AŞAN KAZANIR

Şimdi, İstanbul için gösterilen ilgi, heyecan ve hassasiyet Mardin, Diyarbakır ve Van dahil “anti-hukuk”un çalıştırıldığı Kürt il ve beldeleri için de gösterilmek zorunda. Bu seçimde iktidarı rahatsız eden başarılar, Kürt seçmen dahil birçok çevrenin ortak oyuyla sağlandıysa, yani iktidara karşı gayri-resmi bir koalisyon oluştuysa, herkesin hakkını aynı inanç ve hassasiyetle savunmak gerekir.

İktidarın çok sık kullandığı, üzerine oyun kurduğu Kürt fobisi aşılmazsa, seçimde başarı getiren seçmen koalisyonunun yeniden tesisi güçleşir. Bu son seçim değil çünkü, daha seçimler olacak. Fakat herkesin hakkı aynı inanç ve enerjiyle korunmayacak, en azından korunma çabası gösterilmeyecek olursa, Yektan Türkyılmaz’ın işaret ettiği gibi, bu bildiğimiz formel kurallara uygun son seçim olabilir.

En özetle, Mardin'i, İstanbul’u savunmayan demokratlık İstanbul'u zor savunur. Yurttaştan politikacılara herkesin sorumluluğu bu.

İlk bakışta bu tartışmayla ilgisiz gibi görünse de CHP’li Bolu Belediye Başkanı, bu seçimde oluşan ittifakların ve tabanda İstanbul’u kazanacak kadar ciddi başarı sağlayan koalisyonun önündeki en büyük engellerden birinin işaretini verdi:

Bolu Belediye Başkanı Özcan'a ırkçılık tepkisi: Suriyelileri Ağrı'ya davet ediyorum

“KAYBETMEN BENİ ÜZMEDİ”

Önce, tamamen hukuka ve konukseverlik anlayışına aykırı bir kararla “belediye sınırlarındaki Suriyelilere yardımın kesilmesi” talimatını verdi. Sonra, eleştirilere şedit cevaplarla başı göğe ermiş edasından vazgeçmeyeceğini gösterdi. Bu çerçevede Sırrı Sakık’a Kandil göndermeli, madde-i mahsusa isnadı, hedef gösterme ve hakaret dolu bir cevap yazdı, “Kaybetmen beni üzmedi” deyiverdi. AK Parti Ağrı Belediye Başkanı Savcı Sayan’a da hakarette ne kadar becerikli olduğunu gösterdi.

Bolu Belediye Başkanı mazbatasını almış bir başkan. İlk icraatı açık bir kanuna aykırılık içeriyor.

HEMŞEHRİLİK HUKUKU

Belediye Kanunu’nun 13’üncü maddesi, “Hemşehri hukuku” başlığını taşıyor. İlk cümlesi şöyle: “

“Herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisidir.”

Herkes diyor, “her yurttaş” demiyor. Bir belediye sınırında kim ikamet ediyorsa o kişi bu kapsamdadır, yurttaş olsun olmasın. Suriyeli, Çinli, Patagonyalı, Rus, Afgan, İranlı, ayrım yok, istisna yok.

Madde devam ediyor:

“Hemşehrilerin, belediye karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme ve belediye idaresinin yardımlarından yararlanma hakları vardır. Yardımların insan onurunu zedelemeyecek koşullarda sunulması zorunludur.”

Yardım edeceksin. Hem de insan onurunu zedelemeyecek koşullarda, efendice, vakar ve haysiyetinle. “Etmem” diyemezsin. “Suriyeli o” diyemezsin.

Bolu başkanının gerekçesi ne, kanunu yok sayan gerekçesi: “Sn Erdoğan SURİYELİLER için harcadığımız para 37 Milyar Doları geçti diyor!!! Çocuklarımızın rızkı gidiyor...”

“Tekrarlıyorum... ben Başkan olduğum sürece, Yatağa aç giren vatandaşlarımız var iken, Bolu da Türk Halkının vergilerinden oluşan bütçemizden, SURİYELİLERE bir tek kuruş yardım yapılmayacaktır.”

Yani CHP’li Bolu Belediye Başkanı, “Ben kanunları tanımam arkadaş. Suriyeliler kanundan yararlanamaz” diyor. Sakık ve Sayan’a cevaplarını “politikacılar yapar böyle şeyler” diye geçebiliriz, fakat burada ırkçılıktan, ayrımcılıktan fazlası var. Bu tutumun tek zararı, tek kusuru yeni dönemin gerektirdiği ittifakları imkansızlaştıracak rijitliği de değil. Bu tutum, iktidarın iş gördüğü “anti-hukuk” mantığını aynen kopyalıyor. Birbiriyle ilgisiz argümanları bir araya getirip, kanundaki yükümlülüğünü yok sayıyor. Bu mantığa göre hukuk ne kanunda yazandır, ne teamülle gelendir, ne mantığa uyandır, bu mantığa göre hukuk, başkanın dediğidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı mantığı “millet” terimini kalkan yaparak işletiyor; Bolu başkanı da Mustafa Kemal Atatürk adını kalkan yaparak. İkisinde de sonuç aynı: O konuşan kanundur. Yer Türkiye olunca hukuk Erdoğan’ın dediğidir. Yer bolu olunca hukuk Bolu beyinin dediğidir. Başkan, reis, bey hep haklı, itiraz edenler hep haksız, mücrim ya da gayrı ahlakidir.

CHP kendisine bir bey bulmuş. Ama bir karar vermek zorunda Bolu beyinden mi Köroğlu’ndan mı yana bir siyaset yürütecek?

Tüm yazılarını göster