Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor

Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor. Çünkü, görünen o ki, 2002’de (ve tesadüfe bakın ki bu ayda, 23 Ocak’ta) kaybettiğimiz bu büyük sosyoloğun söyledikleri söylendiği gibi duyulup anlaşılmıyor, yaptığı şey aynen yapıldığı gibi değerlendirilmiyor.

Göksel Aymaz gaymaz@gazeteduvar.com.tr

“Bu dünyada söylendiği gibi duyulup anlaşılan şey olmamasından daha kötü bir şey varsa, o da yapılan bir şeyin hemen hiçbir zaman aynen yapıldığı gibi değerlendirilmemesidir.”

Diderot’nun Kaderci Jacques ile Efendisi’nde yakındığı bu tür kötü bir şey, bu hafta içinde bu sayfalarda sosyolog Pierre Bourdieu’nün başına geldi.

Önce Besim Dellaloğlu, Türkiye’nin güncel politik ortamını tartıştığı yazısında “Sosyoloji nasıl olup da işlerin böyle olduklarını araştırır” demiş olan Bourdieu’ye yaslanarak, toplumların ileri ya da geri gitmediğini, sadece değiştiğini vurgulayıp, sosyolojinin “olması gerekenle değil, olanla” ilgilenmesi gerektiğini söyledi ve “sosyoloji değişimin bilimidir” dedi.

Ardından, Dellaloğlu’nun sosyoloji tanımına itiraz eden Mustafa Kemal Coşkun da Marx’ın 11. Tez’ine referansla, toplumbilimcinin “dünyayı değiştirmenin peşinde koşması” gerektiğini ve fakat bunun Bourdieu’den beklenmeyeceğini belirterek, “toplumbilim, ‘değişimin bilimi’ değil, toplumu değiştirmenin bilimidir” dedi.

Bourdieu’ye yaslanan Dellaloğlu, “Toplumun olduğu halden memnun değilseniz ve onu değiştirmek istiyorsanız siyaset yaparsınız, sosyoloji değil” dediği için, Coşkun da “Bourdieu’ya sorsak, Barış Akademisyenleri içindeki toplumbilimcilere, siyaset değil sosyoloji yapın derdi herhalde” demiş. Coşkun’a göre, ezen ve ezilenlerin dünyasında sosyoloji kendiliğinden politik bir alan olduğu için, toplumbilimcilerin oynaması gereken politik bir rol de varmış ama “Elbette statükocu bir yapısalcılıkla malul olan Bourdieu’dan böyle bir anlayış beklememek gerekir”miş.

Sosyoloji ile (toplumsal dinamiğe zihinsel müdahale anlamında) politika ilişkisi, “Sosyolog ne peygamber, ne de kâhindir” diyen Weber’den, Schumpeter’den ve bizde de onların takipçisi Sabri Ülgener’den beri hiç aksamadan tekrar eden bir tartışmadır. Nesnel bir gerçeklik olarak toplumsal dünyanın araştırıcısı bir bilimin bilgi yöntemine ilişkin bir tartışmadır bu. Sosyal bilimleri biraz da bu tartışma süsler. Fakat günümüzde, bir yandan kapitalist modernleşme eleştirileri, bir yandan (atom altı fiziğin bulgularını çarpıtarak ilerleyen) postmodernist bilgi kuramları, bir yandan da siyasal teoloji, hep birlikte bilimi ve bilimsel bilgiyi itibarsızlaştırma işinde tutkulu bir yarış içerisinde olduklarından, bırakalım toplumları değiştirmeyi, artık toplumdaki değişimi bilmeye çalışmak bile gülünesi bir iş bilmezlik, neredeyse sosyal bilimcinin çocukça bir saflığı olup çıkmıştır. Bugün bilginin yöntemi değil, bilginin (gerçeği ve doğruyu temsil etme yetkisi çoktandır aşındırılmış olan bilginin) güvenilirliği sorgulanmaktadır artık. Yani sosyal bilimler bugün artık postunu savunmak durumundadır, süslerini değil.

O yüzden, Dellaloğlu ile Coşkun’un sosyolojiye bakış tarzları arasındaki fark üzerine konuşmanın hududu bu mecranın sınırlarını aşar. Fakat Bourdieu’yü konuşmamız gerekiyor. Çünkü, görünen o ki, 2002’de (ve tesadüfe bakın ki bu ayda, 23 Ocak’ta) kaybettiğimiz bu büyük sosyoloğun söyledikleri söylendiği gibi duyulup anlaşılmıyor, yaptığı şey aynen yapıldığı gibi değerlendirilmiyor.

2002 yılından beri çeşitli vesilelerle Bourdieu hakkında yazdım; 2016’da burada da yazmıştım. Onun öne çıkan iki temel özelliği var; her biri, hakkındaki bir temel yanılgıyı tashih eden iki temel özellik.

Birincisi: Bourdieu, Coşkun’u şaşırtacak biçimde ve onun aradığı saygınlığı sosyal bilimlere kazandıracak şekilde, politik eylemi öne çıkarmış bir sosyologdu.

Ve ikincisi: Bourdieu, Delllaloğlu’na referans olamayacak ölçüde, kendi uğraşını “özgürlük toplumbilimi” olarak tanımlamış politik bir aktördü.

Böylelikle, toplumların statiği ve toplumların dinamiği ikiliğinden, birbirini karşılıklı olarak yeniden üreten bu ölümcül karşıtlıktan da kurtarmıştı sosyolojiyi.

Özgürlük toplumbilimi tanımı, bilgi teorisi ile siyaset teorisinin ayrılmaz oldukları fikrine götürmüştü onu. O noktada, “Sosyal bilimlerin yüzde 51’i ütopya bilimi olmalıdır” diyen Wallerstein’den, ya da daha kökte, 11.Tez’in sahibi Marx’tan çok da farklı bir yerde değildi.

Yani Bourdieu, “statükocu bir yapısalcı” filan değildi. Şüphesiz, Marksist de değildi ama postmodernizm çağında Marksizmin yepyeni bir ifade biçimi olarak öne çıkmıştı. Güdük bir materyalizm içerisinde hiçbir şeyi aydınlatmadan her şeyi suçlayan basic Marksizm ile arasına mesafe koymuş olması onu hâlis Marksizm yolunda epeyce ilerletmiştir.

Böyle bir entelektüelden, “son yıllarda pek bir moda olan Bourdieu…” diye bahsediyor Coşkun. Bugün moda olmuşsa eğer, bu onun suçu değil. Entelektüel modanın daha önce başkalarına (Barthes ve göstergebilim’e, Williams ve kültürel çalışmalar’a, Foucault ve söylem’e vs.) yaptığı şey şimdilerde Bourdieu’nün başına geliyor; alan ve habitus gibi sorgulayıcı, aydınlatıcı kavramları akademik modanın elinde kendi protest özünden arındırılıp soyut bir retoriğin malzemeleri haline dönüştürülüyor.

Ve bu tam da Bourdieu’nün yazma amacına ters düşen bir şey. “Benim hedefim” diyordu, “toplumsal dünya üzerine olur olmaz şeylerin söylenmesini engellemeye katkıda bulunmaktır. Schoenberg, insanların artık müzik üzerine yazamamaları için beste yaptığını söylemişti. Ben de toplum hakkında söz sahibi olanlar, bilhassa da toplumbilimciler, toplumsal dünya hakkında müzik görünümünde gürültü üretmesinler diye yazıyorum.”

Toplumsal teori adına yaptığımız tek şey gürültü ise… Susalım. Huzur içinde uyusun.

Tüm yazılarını göster