Tatil başlayınca, insanlık niye bitiyor?

Pazar, 13 Ağustos, 2017
Seneye, siz tatile giderken, insanlığınız başka yerlere gitmesin. Onu da yanınızda götürün. Belki sizinle olursa, tatiliniz (ve başkalarının hayatı) daha huzurlu olur.

Bütün kış çalışıyorsunuz, yoruluyorsunuz ve tabii ki, bir tatili hak ediyorsunuz. Dağlara, kırlara, bayırlara, kuşlara, kelebeklere ve (en çok) denizlere gitmek istiyorsunuz. Bol dinlenmeli, eğlenmeli, huzur patlamalı ve (lütfen) sorunsuz bir minik tatil istiyorsunuz. Çok mu?

Bütün yılın pis stresini dalgalara bırakmak; kötü haberleri, üzüntüleri, sıkıntıları havaya üflemek gerek çünkü. Parası neyse vererek, her şeyden biraz uzaklaşmaya ihtiyacınız var. İnsansınız çünkü. İnsanlar, tatil yapar.

Zaten azıcık tatiliniz var, onu da kimse bozmasın ama. Dönünce, yine işlere boğulacaksınız. Bir sürü meseleye üzülecek, bir sürü insana sinirlenecek, bir sürü şeye gerileceksiniz. Tatil boyunca yorulma, üzülme, sinirlenme, gerilme olmasın değil mi?

Her şey siz nasıl istiyorsanız, öyle olsun.

Odanız temiz olsun, masanız hemen hazır olsun, servis hızlı olsun, yemekler (bir zahmet) güzel olsun, içecekler soğuk olsun, tabaklar, çatallar filan lekesiz olsun, çalışanlar hep güler yüzlü ve yardımsever olsun.

Şöyle güzelce uzanın kumsala, dalga sesleri, çocuk kahkahalarına karışsın. Güneş yaksın, deniz serinletsin. Püfürlü rüzgârlar, saçlarınızı okşasın. Temiz havayı içinize çekin, nefes aldığınızı hissedin. Dünya, tatil boyunca sizin etrafınızda dönsün.

Siz denizden çıktığınız an, üzerinizde parıldayan su damlacıkları kurumadan, Ahmet, buz gibi içeceğinizi getirsin. Bardağı, şezlongun yanındaki sehpa gibi şeye koyarken, eğilsin. Güzel ayaklarınızla burun buruna gelsin. Hiç toparlanmayın, Ahmet alışıktır. (Belki teşekkür edersiniz ama ona bile gerek yok aslında.) Ahmet’in işi bu ve siz tatildesiniz.

O da ne? Bu içecek ılık yahu? Buz koymamış Ahmet. Bol buzlu olmasını özellikle rica etmiştiniz. (Öyle öküz gibi de söylemediniz, gerçekten rica ettiniz.) Ahmet’e el sallayın, hemen geri gelsin. Gülümseyerek özür dilesin ve koşarak geri gitsin. Buzlarınızı getirsin.

Ahmet’in üzerinde, kaldığınız otelin logosu olan bir tişört ve pantolon var. O sıcakta, pantolon giymesi gerekiyor. Sabahtan akşama, sahildeki müşterilere yiyecek ve (bol buzlu) içecek taşıyor. Şezlonglarını denize daha yakın yere çekmek isteyen ama üşenenlere, “şezlongu ideal noktaya çekme” yardımı yapıyor. Kollarının yarısı ve yüzü bronz. (Tam sizin bütün gün güneş kremi sürerek ulaşmak istediğiniz renkte.)

Ahmet, Siirt’ten gelmiş. Üç aydır orada. Kazandığı paranın bir kısmını memlekete, “bizimkilere” gönderiyor. Sezon bitene kadar kalacak. Sonra? “Sonrası, Allah kerim. Bakacağız.” diyor. Bol buzlu bir içeceğe, sizden daha çok ihtiyacı var sanki ama yapacak bir şey yok. Ahmet’in işi bu ve siz tatildesiniz.

 

Güneşin hareketiyle doğru orantılı hareket eden şezlongunuzda iyice yatıp, arada kızgın kumlardan, serin sulara atlayıp, belki biraz kitap ya da gazete okuyup, biraz telefonunuzla oynaşıp, az önce Ahmet’in burnuna uzattığınız ayaklarınızın göründüğü deniz fotoğrafınızı da çektiyseniz, odaya dönme zamanı geldi. (Çocuğunuz varsa, ay zaten tatil yapmaya mı geldiniz, çocuk peşinde koşmaya mı, belli değil ama olsun.)

Terliklerinizdeki kumlar ayağınıza bata bata odaya gidiyorsunuz. O da ne? Oda temizlenmemiş. Sabah, temizlemeye gelen kadına “Şu anda müsait değiliz, bir saate odadan çıkarız.” demiştiniz. Kadın, bir saat sonra geldiğinde, hâlâ odadaydınız. Birazdan çıkacağınızı, bir 15 dakika sonra gelmesini rica etmiştiniz. (Evet, bunu da öküz gibi söylemediniz, gerçekten rica ettiniz.)

İnanılmaz ama kadın gelmemiş. Böyle aksilikler niye hep sizi buluyor, anlamıyorsunuz. Otele o kadar para veriyorsunuz, oda nasıl temizlenmez? Havlular değişecek diye hepsini yere atmıştınız dün. Hatta, gece yere döktüğünüz birayı da havluyla kurutmuştunuz. Şimdi duştan sonra neyle kurulanacaksınız? Nerede bu kadın?

Kadının adı, Neslihan. Yakındaki bir köyden, minibüsle geliyor her sabah saat 6’da. Çocuklarına annesi bakıyor o yokken. Kocası da başka bir şehirde, otelde çalışıyor. Vardiyası bittiğinde, yine minibüsle eve gidip çocuklarını alıyor. Akşamları, kendi evini temizlemeye hali kalmıyor pek.

Sabah iki kere odanıza geldi Neslihan. Üçüncü kez gelemedi belki. Belki de gelmiştir de kapıda asılı unuttuğunuz, “Lütfen rahatsız etmeyin.” kartı yüzünden girmemiştir içeri. Ama siz yine de sinirle resepsiyonu arayın çünkü böyle bir rezillik olamaz. Buna tahammül etmek zorunda değilsiniz.

Arayın ve bağırıp çağırın. Bu sizin en doğal hakkınız. Oda temizlenmemiş sonuçta. Arayın da resepsiyon görevlisi sizi sabırla dinlesin, birkaç kez özür dilesin ve size, egonuzu okşayan yumuşaklıkta temiz havlular göndersin.

Ertesi gün de Neslihan temiz bir fırça yer ve büyük olasılıkla aldığı üç kuruş paranın bir kısmı kesilir ama yapacak bir şey yok. Neslihan’ın işi bu ve siz tatildesiniz.

Duş, hassas cildiniz için krem ve giyinme faslı bittiyse, yemeğe gidebilirsiniz. İyi ki, akşam yemeği filan ücrete dahil. Şimdi kim gidip yemek yiyecek yer arayacaktı? Hop, bir kat aşağıda yemek hazır.

Gözünüze nefis bir masa kestirdiniz. Hem esintili hem deniz görüyor. Birkaç saat önce yaşadığınız temizlenmemiş oda faciasını unutturacak kadar güzel. Maalesef, masada daha önce birileri yemek yemiş. Üzerinde temiz servis yok ve kırıntı çok.

Garsona, parmağınızla işaret ederek, masayı temizlemesini ve hazırlamasını rica ediyorsunuz. (Tabii ki, yine öküz gibi söylemiyorsunuz, gerçekten rica ediyorsunuz.)

Garsonun adı Salih. Salih gidiyor ve bir türlü gelmiyor. Öylece ayakta bekliyorsunuz. Kaç dakika beklediğinizi bilmeyecek kadar uzun. Belki bir saat olmuştur, belki de bir asır. Salih yok ortada ve gerçekten, artık bu kadarı da fazla. Müdür filan yok mu buralarda?

Siz müdür ararken, nihayet, Salih Bey geliyor salına salına. Bir de utanmadan gülümsüyor. Hemen masayı hazırlıyor ama tadınız kaçtı bir kere. Dünyanın en güzel yemeğini de yeseniz, artık tadı olmayacak. Salih’e, hiç hoş olmayan şeyler söylüyorsunuz. (Medeni bir insan olduğunuz için, içinizden söylüyorsunuz tabii.)

Salih, üniversitede okuyor. Okul masraflarını, bütün yaz (günde 14-16 saat) çalışarak çıkarıyor. Ailesine yük olmamak için değil. Ailesinin, herhangi bir yük kaldıracak durumu yok çünkü. Ya okuma parasını kendi kazanacak ya da okumayacak. Gün içinde bunu kaç kere düşündüğünü hiç saymamış.

Salih, gün içinde kaç kere, burnunun ucundaki pırıl pırıl havuza atlamak istediğini de saymamıştır ama yapacak bir şey yok. Salih’in işi bu ve siz tatildesiniz.

Böyle böyle, günler hızla geçiyor. Prens ya da prensesliğinize yeterince saygı göstermeyen inanılmaz insanlar ve büyük sıkıntılarla dolu bir tatil daha bitiyor. Yine paranızla rezil oluyorsunuz resmen. Bir daha da o lanet otele adım atmayacak, seneye kesinlikle başka yer bakacaksınız.

Seneye yine tatile gideceksiniz yani.

Seneye, Salih’ler, Neslihan’lar, Ahmet’ler (ve burada adını sayamadığımız kimler kimler) yüzünden, bir tanecik tatilinizin zehir olduğunu düşüneceğinize, tatile gidebilecek kadar şanslı olduğunuzu düşünmeyi deneyin. Siz tatil yaparken Salih’lerin, Neslihan’ların, Ahmet’lerin ne yaptığı da bazen aklınızdan geçsin.

Seneye, siz tatile giderken, insanlığınız başka yerlere gitmesin. Onu da yanınızda götürün. Belki sizinle olursa, tatiliniz (ve başkalarının hayatı) daha huzurlu olur.


Reyya Advan kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 13 yıl, İstanbul’da çeşitli uluslararası reklam ajanslarında, reklam yazarlığı yaptı. Çocuk hikâyeleri ve masallar yazdı. İstanbul’un trafiğine ve nem oranına daha fazla dayanamayarak, Ankara’ya geri döndü. 2009’da, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi oldu. Reklamcılık, yazarlık, sunum teknikleri gibi alanlarda dersler veriyor. Kurbağalara olan abartılı ilgisi dışında, normal bir insan.

YAZARIN DİĞER YAZILARI