Funda Başaran
Funda Başaran

Biz nereden ihraç edildik? - I

Cuma, 31 Mart, 2017
Burada 15 Temmuz KHK'ları ile üniversiteden ihraçlar konusunu “Biz nereden ihraç edildik” sorusunu yanıtlamak üzere ele almak istiyorum. Türkiye'de akademik özgürlük sorunu her ne kadar bu son süreçte çok büyük ve kapsamlı bir sorun olarak karşımıza çıkmış olsa da, ilk kez karşımıza çıkmış değil.

15 Temmuz KHK’ları ile üniversiteden 5000’e yakın akademisyen kamu görevinden ihraç edildi. Bu 5000’e yakın akademisyen, ihraç edilen yaklaşık 140.000 kamu görevlisi içinde bakıldığında küçük bir yüzdeyi ifade ediyor. Ancak diğer yandan ihraçların üniversiteden olması sorunu aynı zamanda ifade özgürlüğü ve akademik özgürlükler gibi yeni boyutlara taşıyor. Özellikle de bu ihraç edilen 5000’e yakın akademisyenin 312’sinin geçen yıl Ocak ayında gündeme gelen “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı metni imzalayanlardan olması, bu metni imzalayan akademisyenlere 15 Temmuz öncesinden başlayarak açılan soruşturmalar, özel üniversitelerde yaşanan işten çıkarmalar, zorla emekli etme, görevden çıkarma, gözaltı ve tutuklamalar konunun bu yanını, yani ifade özgürlüğü ve akademik özgürlükler yanını daha da önemli kılıyor. Çünkü ifade özgürlüğü ve akademik özgürlüklere yönelen bu baskı ve saldırılar, toplumun kuruluşuna, toplumsal ilişkilerin eleştirel yorumlanmasına ve dolayısıyla toplumun gelecekteki varoluşuna dair bilginin üretilmesine yönelik bir baskı ve saldırıyı ifade ediyor ve toplumun geleceğini hedefliyor.

Burada 15 Temmuz KHK’ları ile üniversiteden ihraçlar konusunu “Biz nereden ihraç edildik” sorusunu yanıtlamak üzere ele almak istiyorum. Bu soruyu yanıtlamak üzere de kısaca Türkiye’deki üniversite sistemini ve tarihsel olarak bizi bu noktaya getiren süreci özetlemek istiyorum. Türkiye’de akademik özgürlük sorunu her ne kadar bu son süreçte çok büyük ve kapsamlı bir sorun olarak karşımıza çıkmış olsa da, ilk kez karşımıza çıkmış değil.

Burada kabaca üç dönem ayırmak istiyorum. Bu dönemleştirme çabası elbette ki bu tarihsel süreci toptan ele almak için değil, sadece üniversiteye dair söyleyeceklerimi temellendirebilmek için. Bir de şunu belirtmem gerekiyor. Bu üç dönem birbirinden çok büyük farklarla ayrılmıyor. Hatta her dönem kendi mirasını bir sonraki döneme taşıyor ve temel özelliklerini o yeni dönemin içerisinde sürdürmeye devam ediyor. Ancak diğer yandan bu üç dönem boyunca üniversite üzerindeki merkeziyetçi uygulamaların varlığı, üniversitelere yönelik zor ve baskı aynı zamanda da üniversite içerisinde tüm bunlara direnen, akademiye içsel olan ifade özgürlüğünü ve akademik özgürlükleri savunan, dünyayı ve içinde yaşadığı toplumu eleştirel bir perspektiften yorumlamayı sürdüren bazı direniş odaklarının varlığını da ispat ediyor.

MODERN ÜNİVERSİTE SİSTEMİNİN KURULUŞU
Türkiye’de üniversitenin tarihi 1773 yılında, yani Osmanlı döneminde Mekteb-i Hendese’nin kuruluşuna kadar izlenebiliyor. 1863, bugünkü İstanbul Üniversitesinin temellerini oluşturduğu iddia edilen Darül Fünun’un kuruluş tarihi. Bütünleşik bir eğitim sisteminin oluşması ise Cumhuriyet sonrasını işaret ediyor. Bu süreçlerin dinamikleri, tarihsel olarak bütün bir toplumsal değişim süreci ile, ekonomik, politik, kültürel süreçler ile ilişkileri elbette ki son derece önemli. Ancak bugünü de tanımlayan bir belirleme yapabilmek adına bu tartışmaları bir yana bırakıyorum.
Burada vurgulanması gereken en önemli nokta Cumhuriyet döneminde Türkiye’deki üniversite sisteminin üst düzeyde merkeziyetçi karakteristiği.

Tek parti döneminde modernizasyon ve gelişme amaçlarının bir parçası olarak ele alınan üniversite, 1933 yılında bir reforma tabi tutuluyor. Bu reform sürecinin Nazi rejiminden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanlarının sayesinde gerçekleştiği iddia ediliyor. Ama vurgulamalıyım ki bu iddia resmi tarihin iddiası.

Resmi tarih bize 1933 sonrasında 600 Alman bilim insanının aileleriyle birlikte Türkiye’ye iltica ettiğini, İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda 38’i ordinaryüs, 4’ü profesör toplam 42 Alman bilim insanına görev verildiğini, daha sonra Ankara Üniversitesi’nde de görev alan 100 kadar bilim insanı Türkiye’deki bilimsel eğitimin gelişmesinde önemli roller üstlendiğini söylüyor. Diğer yandan, savaşın sonuna yaklaşırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1944’te tüm Alman vatandaşlarına Almanya’ya dönmeleri çağrısı yaptığı, zaten Nazilerden kaçmış olan, Türkiye’deki üniversitelere çok önemli katkıları olmuş hocalar için Nazilerin iktidarda olduğu Almanya’ya dönmenin kesin ölüm cezası anlamına geldiği ve böylece Türkiye’ye iltica etmiş Almanlar için tek bir seçeneğin, kaldığına resmi tarih pek de fazla değinmiyor. 1944’te 700 kadar “haymatlos” Almanın Çorum, Yozgat ve Kırşehir’de zorunlu ikamete gönderildiği; bunların arasında üniversite hocalarının da olduğu; Haymatloslara gittikleri yerde çalışma ve şehir dışına çıkma yasağı uygulandığı; gazete okumalarının, radyo dinlemelerinin, posta almalarının ve göndermelerinin yasaklandığı; zorunlu ikamete tabi olmayanların ise haymatlos olmaları nedeniyle Türkiyeli meslektaşlarının aldığı maaşların çok daha azına razı gelmek zorunda kaldığı yine resmi tarihte fazla değinilmeyen konular. Haymatlosların büyük bir kısmı 8 Mayıs 1945’te Nazi Almanya’sı yenilince bu süreçteki acıyı, hüznü yanlarına alarak ülkelerine dönüyorlar.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili sisteme geçildiğinde, 1946 yılında bir üniversite yasası yapılıyor. Bu yasa üniversitelere kendi kendini yönetme hakkı veriyor ve özerkliği garanti ediyor. 1950’lere gelindiğinde üniversite ile devlet arasındaki gerilim artıyor ve yasa değişikliğe uğruyor. 1960 darbesi ve sonrasında yapılan yeni anayasa ile birlikte bir kez daha formal olarak üniversitelerin yönetsel ve akademik özerkliği restore ediliyor. Ancak bu yasal olarak sağlanan akademik özgürlük ve özerklik ülkenin girdiği politik istikrarsızlık ve her seferinde tüm demokratik hakları ve özgürlükleri askıya alan askeri darbeler nedeniyle neredeyse hiçbir zaman gerçeğe dönüşemiyor.

Türkiye’de modern üniversite sisteminin kuruluşu olarak ele alabileceğimiz bu ilk dönem içerisinde 1933’de gerçekleşen reform sürecinde Osmanlı Darülfünun’unun akademik personelinin üçte ikisinin ihraç edildiğini, ardından da 1944-1948 arasında pek çok akademisyenin komünist oldukları gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırıldığını, yine 1960, 1971 darbelerinin ardından üniversiteden ihraçlar yaşandığını vurgulamak önemli. Bu ilk dönemde üniversite üzerindeki baskıları sadece yasal çerçeve ve ihraçlar çerçevesinde ele almak ise eksik kalıyor. Bir sonraki dönemde de tekrarlandığı üzere bu baskılar aynı zamanda da üniversitenin asli bir bileşeni olan öğrencilere yöneliyor. Üniversite öğrencilerinin örgütlülüklerine, eylemlerine yapılan saldırılar, üniversite gençliğinin demokrasi ve özgürlük arayışının kriminalize edilmesi, yasaklanması, gözaltılar, tutuklamalar, yargılamalar ve hatta idamlar genellikle Türkiye’deki üniversite sistemi ile ilgili olarak ele alınmasa da, açık bir biçimde üniversite sisteminin nasıl bir süreç yaşadığını ifade etmektedir.

NEO-LİBERAL YENİDEN YAPILANDIRMA VE ÜNİVERSİTELER

İkinci dönem 12 Eylül darbesi ile başlayabilir. Bu darbe sonrasında üniversitelerden 1402’likler diye bilinen ihraçları üniversite bileşenlerine yönelik baskı ve yıldırma politikalarını gözler önüne sermektedir. 1980 darbesi sonrası kurulan YÖK ve askeri rejim altında çıkarılan 2547 sayılı yasa ile yüksek öğretim sistemi bu dönemde tamamen sıkı bir merkezi kontrol altına alınmıştır. Bu sıkı merkezi kontrol, hem akademik personelin seçimi, görevlendirmesi, finanse edilmesi ve yükseltilmesinin, hem de öğrencilerin seçimini temel almıştır. 1980 ile başlattığımız dönemde 2547 sayılı yasa defalarca revize edilmiş olsa da, Türkiye’de üniversite sistemini merkezi kontrol altına alan geleneğine uygun olarak bugüne dek merkeziyetçi niteliğini sürdürmüştür. Ancak 1980’le başlayan sürecin bir önceki dönemden aldığı bu miras yanında bir diğer temel özelliği, Türkiye’nin ekonomik, politik ve toplumsal olarak neo-liberal yeniden yapılandırmanın konusu haline gelmiş olmasıdır.

1980 sonrasında küreselleşme tartışmaları eşliğinde başlayan neo-liberal yükseliş, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yüksek öğretim sisteminde ciddi bir dönüşüme neden oldu. Bu dönüşümün iki yönü var: Birincisi geleneksel akademik değerlerin çöküşü ve üniversitede işletmeciliğin yükselişi olarak tanımlanabilir. Böylece işletmecilik anlayışı temelinde, üniversite yapısı içindeki akademisyenlerin bir kısmının ifade özgürlüğünü ya da eleştirel düşünceyi teşvik eden bir kurum olarak üniversitenin göreli özerkliği gibi kurumsal değerleri terkettiği belirtilmelidir. Değişimin ikinci yönü ise geride bıraktığımız yıllarda üniversitede ortaya çıkan akademik personelin emek süreçlerine dair değişimdir. Akademisyenlerin kendi emek süreçleri üzerindeki denetimlerini ortadan kaldıran akademik atama ve yükseltme ilkeleri, akademik pozisyonların giderek güvencesiz pozisyonlar halini alması, bu güvencesizliğin ise akademisyenin özellikle eleştirel bağlamda, zihnindekini her istediği anda söylemek konusunda her zaman özgür olmadığına dair bir algıyı güçlendirmesi bu değişimin temel karakteristiğini oluşturmaktadır.

Bu ikisinin etkileri Türkiye’de neo-liberal ilkelere göre yeniden yapılandırılan üniversitelerde geçtiğimiz yıllarda gözlemlenmiştir. Aslında temel olarak bu yeniden yapılandırmalar üniversitenin tamamen piyasanın ihtiyaçları çerçevesine uyumlu hale getirilmesi çabalarının bir toplamıdır. Dolayısıyla 1980’ler ve 1990’lar boyunca bu küresel değişimin etkileri ve aynı dönemde ortaya çıkan özel üniversiteler pratiği, başından itibaren Türkiye’de üniversite sisteminin yapısını ve kültürünü belirlemeye başlamıştır.

Bu dönemde kamu üniversiteleri, akademik ve bilimsel olarak özel üniversitelerin rekabetçi mekanizmalarını kurmaya; yaşadıkları bütçe kısıntısı ile üniversitenin dışarıdan kaynak aramaya ve yeni gelir kaynakları oluşturmaya başladılar. Kamu üniversitelerinde akademisyen maaşları hızlı bir kayba uğradı. Bu finansal kaybın gerçeği ile yaşamaya çalışan akademisyenler, yaşamlarını sürdürebilmek için girişimci olmak, özel şirketlere danışmanlık yapmak, tekno-kentlerde şirket kurmak, proje arayışında olmak durumunda kaldılar. Bunun en önemli sonucu kolektif bir bilgi üretimi sürecinin hızla, bireysel ve piyasa temelli bir bilgi üretimine dönüşmesi oldu. Ayrıca özel üniversitelerde uygulamaya konulan kısa süreli sözleşmelerle esnek istihdam modeli, kamu üniversitelerine de özellikle araştırma görevliliğinin 50d’ye tabi kılınması, araştırma görevliliği, yardımcı doçentlik ve diğer öğretim elemanı kadrolarının güvencesizliği olarak yansıdı.
Aynı dönemde üniversiteler Türkiye’de yaşanan siyasi çekişmelerin de bir alanı haline geldi. Bir yandan akademik özgürlük özellikle Kürt sorunu ve Ermeni soykırımı gibi Türklük ideolojisinin kırılgan noktaları üzerinden yasal ve politik baskılarla ve tabii ki otosansür ile sınırlandırılırken, bir yandan da başörtüsü problemi üniversite kampüslerinin temel konusu haline geldi.

Nereden ihraç edildiğimize dair kurmaya çalıştığım tarih anlatısının bu noktasında, bir sonraki yazıda AKP dönemi üniversitelerine geçmeden hemen önce üniversitelerdeki ifade özgürlüğü ve akademik özgürlük sorununun genel özgürlük sorunundan ayrılamaz olduğunu, üniversite içindeki özgür olmama durumunun dışarıdaki ile bağıntısı olduğunu vurgulama gereği hissediyorum. Ayrıca basitçe ayırdığım üç dönemden ilk ikisindeki devamlılığa da yeniden dikkat çekmek istiyorum.

YARIN: AKP DÖNEMİ VE ÜNİVERSİTELER


Funda Başaran kimdir?

1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi'nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. Ayrıca Alternatif Medya Derneği ve Halkevleri Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI