Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Yenikapı’dan Meclis’in bombalanmasına

Pazartesi, 8 Ağustos, 2016
Darbe, yaşam hakkını hedef aldı, cevabı idam mı olmalıydı? Darbe temsil hakkını hedef aldı, cevap Meclis’teki bir partinin dışlanması mı olmalıydı?

Yayına son hazırlıkları yaptığımız gün, Yenikapı mitinginin de günüydü. Miting hakkında daha çok yazılıp çizilecek. Biz de katılacağız buna. Ben izninizle biraz geriye gitmek istiyorum. Meclis’in bombalandığı ana.

“Daha önceki darbeciler Meclis’i bombalamadı, bunlar barbar.” Doğru. Havadan insanların üstüne bomba yağdırmak barbarlık. Karşılarına çıkan silahsız insanlara ateş açmak, bomba atmak barbarlık. Meclis’i bombalamak, Meclis’i “düşman” görmek, yok etmek istemek görülmüş şey değil. Neden olmuş olabilir? Neyin nesidir bu? Anlamaya çalışma kabilinden, bazı işaretlere, alametlere, işlere, sözlere bakabiliriz.

HEDEFTE İKİ PARTİ

Darbeciler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrudan hedef aldı, “başarılı” olsalar yargılamazlardı bile muhtemelen. Bildirilerinde bu var. Bildirilerine göre Erdoğan’ın en önemli suçlarından biri, barış süreçleri ya da denemeleri. Şöyle diyor paşalar:

“Siyasi idarenin aldığı hatalı kararlarla mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak birçok masum vatandaşımızın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlilerimizin hayatına mal olmuştur.”

“Hatalı karar” dedikleri, işte o barış –daha doğrusu silahların değil ağızların, akılların, akillerin konuştuğu çözüm- girişimleri. Bu darbecilerin Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin çoğunluk olduğu, “terörist” saydıkları HDP’nin hatırı sayılır bir oranda yer aldığı Meclis’e yönelik kinleri, AK Parti ve HDP gruplarına yönelik kinlerinden azade olamaz. CHP ile MHP’ye iltifatları olsa, inançları olsa, darbeye girişmezler zaten. Bir de geriye Meclis’in saygınlığı kalıyor: Yaptığı işin meşru olduğunu söyleyerek toplumdan rıza almak isteyen bir grup, bir şer grubu da olsa, Meclis’i bombalayarak bunu başarabilir miydi? Nasıl düşünmüş olabilirler? Meclis’e yönelik kinleri hedef aldıkları iki partiden nefret etmelerinden ibaret olsa, Meclis’in dokunulmazlığına, saygınlığına yönelik bir toplumsal mutabakat bulunduğuna dair inançları olsa bundan imtina etmezler miydi?

SUÇ OLAN EMİR

Bir vali, darbe girişiminin ilk günlerinde, duvara dizdirdiği darbecilere, “Suç olan emir uygulanmaz, bilmiyor musunuz!” diye çıkıştığı videoyu yayınlamıştı. Fiili değil ama sözleri haklıydı tabii ki. Suç olan emir hiç uygulanır mı? Valiler, bakanlar, başbakan yardımcıları, başbakanlar, cumhurbaşkanları iyi bilir bunu; hâkimler savcılar iyi bilir, polisler askerler iyi bilir. Görevleri bunu bilmek.

Peki, suç olan fiil ilk defa mı uygulandı? Herkes öyleymiş gibi yapıyor. Oysa suç olan fiilin uygulanması gelenek değil mi buralarda? Gelenekten de öte, gizli anayasa. Suç olan fiili uygulamayan kaç kişiyi korudu ki hukuk? Bilen söylesin. Peki suç olan fiili uygulayan kaç kişiyi korudu? Sayamayız onu, darbecileri sayamadığımız gibi. Faili meçhuller, faili malumlar, gözaltında kayıplar, sistematik işkenceler böyle olmadı mı, “suç olan fiil”i uygulayarak, uygulatarak; uygulamayanın anasını ağlatarak.

Darbecilerin kanlı fiilleri, alçakça işleri, hep daha önce cevaz verilmiş davranışların bir tekrarıdır. Beş bin metreden bomba yağdırmak, sivillere ateş açmak, gösteri yapanlara nişan alarak gaz fişeği sıkmak, suç olan emirleri vermek, erlere, amirlere “tatbikat” yalanı satmak, çokça cevaz verilen davranışlar olmasaydı, cuntacıların kalkışması bu kadar kolay olmazdı. Hukuk düzeniniz, adalet sisteminiz, “Sivile silah doğrultan yanar, değil ateş etmek” ilkesiyle çalışsaydı, o erler, alt rütbeliler “Emir demiri keser” der miydi?

MECLİS NE KADAR SAYGIN?

Yollarda karşılarına çıkanlara ateş etmeleri, bir şer operasyonu yürüttüklerine göre, anlaşılmaz değil, nefret edilesi de olsa. Askeri engel saydıkları hedeflere ateş etmeleri de aynı şekilde. Fakat Meclis’e ateş etmeleri, Meclis’in değerini, itibarını, Meclis’tekilerin değerini, itibarını hem kendilerinin hiçe saymaları hem de toplumda böyle sayıldığını sanmalarıyla mümkün ancak. Peki darbecilerin bu kadar nefret ettikleri ve saygın bulmadıkları Meclis’i darbeye karşı direnenlerin, darbenin hedef aldıklarının da pek saygın bulmadığını öne sürebilir miyiz? Ne yazık ki evet: Darbe sonrası iki vaka bunu iyi gösteriyor. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki buluşmada sadece üç partinin liderinin olması. İkincisi, Olağanüstü Hal kararı alınış sürecinde dört partiyle görünür bir temas olmaması. Bir var fotoğraf, bir yok fotoğraf.

Külliye’deki buluşmada dört parti bulunsa, darbe karşıtlığı ekseninde parlamentoda neredeyse firesiz gözlenen mutabakatın sembolik düzlemde onaylanması ve yüceltilmesinin fotoğrafı olacaktı. Üç parti bulununca, Meclis’e atılan bombalara karşı üç partili bir siyasal blokun fotoğrafı oldu. (Yenikapı mitingi de öyle; orada bir de parti liderlerinin arasına Genelkurmay Başkanı girdi. Çok söz edilebilir hakkında, ama biz “üç parti”li fotoğrafa dönelim:) “Politika gerçekleri” bakımından anlaşılır bulan olabilir, fakat “darbeye karşı ortak tutuma saygı” duyulmadığının da işaretidir. Meclis’e atılan bombaların dört partiye değil, üç partiye atılmış olmasına mı karşıyız sadece yoksa? Oysa, darbecilerin aklını oluşturan hukuki, siyasi ve kültürel kodların tasfiyesine girişmek, darbecilerin tasfiyesi kadar önemli.

DARBENİN HEDEFLERİ

Bu darbe yaşam hakkını hedef aldı. Yaşam hakkının üstün değer olarak benimsenip tüm sistemin buna göre elden geçirilmesi için iyi zaman değil mi? Tam tersi bir yolun benimsendiği anlaşılıyor, yoksa meydanlarda “İdam” sloganları attırmak, sonra bunları parlamentoya taşıma sözü vermek nasıl anlaşılabilir?

Bu darbe temsil hakkını hedef aldı. Temsil hakkını değer olarak benimseyip tüm sistemin buna göre elden geçirilmesi için iyi zaman değil mi? Eksik temsil kural olarak benimsendi anlaşılan, yoksa 6 milyon civarındaki bir seçmen grubunun ve tercihlerinin dışlanması nasıl mümkün olabilir?

Bu darbe, kamunun işleyişindeki partizanlık, ayrımcılık, hukuksuzlukların görmezden gelinmesi ile mümkün oldu. Sistemi buna göre düzeltmenin daha iyi zamanı olabilir mi? “Devletin tüm birimlerinin tüm kadroları bizden olmalı” anlayışı değil miydi “aldatılma”yı mümkün kılan?

Şimdi kaos varsa, bu kadim hukuk dışı anlayışların katkısıyla var. Şimdi bu kaosu aşmanın yolu, kamuya personel alımındaki partizanlıklardan başlayıp, cezasızlık kültürünü, emir demiri keser anlayışını, suçluyla suçsuzu ayırma özenini, memleketin içindeki sorunları şiddet değil hukuk öncelikli çözme fikrini, demokratik usul ve esasların tesisine yönelik çabayı, örgütlenme ve temsil hakkını korumak, öne çıkarmaktan başkası değildir.

Bunlar unutularak iş görülecekse, fırtına sadece yenisine kadar ertelenmiş olabilir en fazla.

YAZARIN DİĞER YAZILARI