Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Söz konusu insan hayatıysa gerisi teferruattır

Cumartesi, 29 Ağustos, 2020
Bireyin hayatının dokunulmaz ve kutsal olduğuna duyulan inanç, aynı bireyin kendi hayatı üzerinde, ona son vermek de dahil, nihai söz sahibi olduğunu da kabul etmeyi gerektiriyor. Sadece açlık grevleri konusunda değil, insanın kendi kararıyla hayatını riske attığı veya ölmeyi seçtiği tüm durumlar, bizi buna benzer açmazlarla karşı karşıya bırakırlar.

Türkiye bir başka insanlık krizinin içinden geçiyor. Avukat Ebru Timtik adil yargılanma talebiyle sürdürdüğü ölüm orucu eyleminin 238’inci gününde hayatını kaybetti. Timtik, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne yönelik olarak başlatılan soruşturmalar kapsamında tutuklanmış ve tutuklu diğer avukatlarla beraber eyleme başlamıştı. Son aşamada Adli Tıp Kurumu eylemci Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın sağlığının cezaevi koşullarına uygun olmadığını saptamış, ancak yetkililer bunun gereğini yapmamıştı. Yani Timtik ve arkadaşlarının taleplerinin ele alınması şöyle dursun, eylemcilerin en temel insani koşullarının bile gözetilmediği bir durum açığa çıkmıştı. İşte biz bu türden durumların tamamına insanlık krizi adını veriyoruz. İnsanlık krizleri, insan değeri konusundaki genel söylemler ile toplumu oluşturan gerçek kişiler arasındaki ilişkiyi yadsıdığımızda ortaya çıkar. Söz konusu yadsıma, belli nitelikleri olan kişilerin toplumun geri kalanından ayrı bir yere konması ve insandan daha aşağı bir varlık olarak muamele görmesiyle sonuçlanır. Şimdi sosyal medyadaki yerli ve milli zevatın Timtik ile ilgili insanlık dışı yorumları kadar, iktidar aygıtlarının genel eğilimi ve tutumu da insan olma vasfının bu şekilde inkar edilmiş olmasından doğmaktadır.

İnsan hak ve özgürlüklerinin günümüz dünyasındaki dağılımını, yani kimin insan sayılıp kimin sayılamayacağını belirlemede “terör” kavramı son derece kritik bir rol oynuyor. Öyle ki birisi terörist olarak nitelendiğinde, bu durum yerine göre onun adil yargılanma, ifade hürriyeti, işkence ve kötü muamele görmeme, hatta yaşam güvencesi gibi herkese tanınması gereken haklardan bile mahrum bırakılmasına yol açabiliyor. Yani terörist statüsü kişinin insanlık aleminin sınırları dışına itilmesi ve temel hakların korumasından çıkarılmasıyla sonuçlanan mutlak bir hak yoksunluğu durumunu anlatıyor. Ölüm oruçlarıyla tekrar gündeme gelen ÇHD soruşturmaları sanıkların temel hukuki güvencelerinin gasp edildiği böylesi bir yoksunluk durumunun iyi bir örneğini oluşturuyor. Resmî kaynakların iddialarına göre Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın ölümüyle sonuçlanan saldırı sonrasında DHKP-C’nin avukat yapılanması mercek altına alınmış ve bazı ÇHD’li avukatlar “örgüt yöneticisi veya üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanmıştı. Hayatını kaybeden Timtik ve halen ölüm orucunu sürdüren Ünsal da bu çerçevede cezaevine konmuştu. Yani olay terör problematiği çerçevesinde ele alınmış ve süreç aşamalı olarak sanıkların belli haklardan yoksun bırakılmasıyla sonuçlanacak şekilde gelişmişti.

Dava süreci hukukun bilinen ilkelerine ve değerlerine birçok yönden aykırılık arz etmektedir. Söz konusu aykırılıklar, ÇHD davasını inceleyen uluslararası bir komisyonun raporunda ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre yargılama sürecinde kullanılan deliller ve maddi unsurlar, tutukluluk süreci ve duruşmaların gelişimi, yani sonradan mahkemenin üzerine hüküm tesis ettiği zemin hiç de güvenilir değildir. Yargının bağımsızlığı, yargı sürecine etkin katılım, silahların eşitliği, çifte yargılama yapmama (non bis in idem) ve savunma hakkının kullanılabilmesi için gerekli koşulların yaratılması gibi ölçütler açısından adil yargılanma ilkesi ihlal edilmiştir. Adil yargılanmanın yokluğu Barış Akademisyenleri, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Büyükada davası gibi bütün yargılama süreçlerinde karşımıza çıkan bir sorun. Nitekim raporu kaleme alan uluslararası heyet Türkiye’de yargı sürecinin almış olduğu bu genel manzarayı da gerek danışmanların belirlenmesi sürecinde gerek metin içinde açıkça atıfta bulunarak göz önünde tutmuştur. Raporda, bir yoldan “terör” ile ilişkilendirilerek hukukun evrensel ilkelerine aykırı bir şekilde gerçekleşmiş tüm yargılamalar için tekrar edilebilecek şu talep ileri sürülüyor: “Tüm bu durumlar dikkate alınarak daha önce sunduğumuz dilekçelerimizde de ayrıntılı olarak belirttiğimiz üzere, meslektaşlarımız hakkında verilen kararın bozulmasını, uzun süredir özgürlüğünden mahrum bırakılan meslektaşlarımızın gecikmeksizin tahliyesine karar verilmesini talep ederiz.”

Bu durumda adil yargılanma talebiyle başlatılan eylemin, sadece bir davayla sınırlı olmayıp genel olarak deneyimlenen bir hak ihlaline karşı geliştiğini söyleyebiliyoruz. Yani bazılarının insan olmanın niteliklerinden arındırılarak haklarının gasp edilmesine verilmiş bir tepki var ortada. Elbette gelişen süreç, oluşan can kaybı ve buna rağmen pek bir kazanım elde edilememiş olması gibi göstergeler Türkiye’de hak arama olanaklarının ne kadar daralmış olduğunu, adil yargılanma gibi temel bir hakkın elde edilmesinin dahi ne kadar zor bir mücadele gerektirdiğini işaret ediyor. Ancak şu da bir gerçek ki herkes bu sorunu yaşasa, ileri sürülen taleplerin haklılığını görse de terazinin bir kefesine insan hayatının konduğu böylesi eylem biçimlerini, diğer kefeye konan talepler ne olursa olsun denk kabul etmemekte ve aşırı bulmaktadır. Bu durum demokratik kamuoyunu, hak savunucularını ve aydınları birbirine zıt kutuplara iterek ikiye bölmekte, yer yer sessizliğe ve kararsızlığa sürüklemektedir. Söz konusu kararsızlık, sadece “kendine Müslüman” olan iktidarın duyarsızlığını daha da arttırmakta, yeri ve milli zevatın pervasız tutum ve beyanlar içine girmesine yol açmaktadır.

Zira dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlar söz konusu olduğunda bir hayli duyarlı olan İslamcı kalem erbabı, mesele Türkiye’ye geldiğinde bambaşka bir tutum içine giriyor. Arakan’daki sivillerin, Suriye’deki ailelerin, Yemen’deki çocukların veya Sincan’daki Türklerin maruz kaldıkları şiddet bu şahısların gözünden hiç mi hiç kaçmıyor. Sadece İslamcılar değil, köşesini iktidara kiralamış gazete yazarları da bu meseleleri geniş bir şekilde ele alıyor, devlete ve topluma düşen görevleri ayrıntısıyla belirliyor, muhalif kesimlerin bu konulardaki tutukluğunu kıyasıya eleştiriyor. İktidarın propaganda makinesinin hükümetin dış politikasını cilalarken yüksek ahlaki değerlere vurgu yapması yerli ve milli söylemin kıskacında gittikçe sığlaşmış egolara çok iyi geliyor. Arka plandaki varsayımsa çok açık: İnsanlık krizinin olduğu her yere biz koşarız ve “sadece” biz koşarız. Buna iktidar sözcülerinin yarattığı, o alıştığımız şamatalardan biri daha deyip geçmemek lazım. Zira yaygarada oluşan toz ve duman bulutu memleketteki insanlık krizlerinin kamuoyunun geniş bir kesimince görülmemesine, hatta normalleşmesine yol açıyor.

Söz konusu normalleşmeye demokratik kamuoyunun yaşadığı karasızlık veya sessizlik de belli ölçülerde katkı yapıyor. Ancak söz konusu sessizliği zor ve hassas bir tartışmada ahlaki sorumluluktan kaytarma eğilimi olarak düşünürsek yanılırız. Burada kökleri derine inen ve bir karara bağlanması imkansız olan vicdani bir açmazın son derece etkili olduğunu kabul etmek gerekiyor. Örgütlü yapılar çözülüp marjinalleşirken bireyin değeri ve etkinliğinin giderek artması demokratik-sol muhalefetin siyasi kültürünü kökünden dönüştürmüştür. Hangi amaç uğruna olursa olsun insan hayatının araçsallaştırılmasını itici bulan, hatta mahkum eden bir kamuoyu gelişmeye başlamıştır. Fakat bireyin hayatının dokunulmaz ve kutsal olduğuna duyulan inanç, aynı bireyin kendi hayatı üzerinde, ona son vermek de dahil, nihai söz sahibi olduğunu da kabul etmeyi gerektiriyor. Sadece açlık grevleri konusunda değil, insanın kendi kararıyla hayatını riske attığı veya ölmeyi seçtiği tüm durumlar, bizi buna benzer açmazlarla karşı karşıya bırakırlar. İntihar ve ötenazi konusunda uzayıp giden çözümsüz tartışmalar insanın özgür iradesine duyduğumuz saygı ile hayatın güzel ve yaşanmaya değer olduğuna duyduğumuz inanç arasında kalmış olmamızla ilgilidir.

Elbette açlık grevlerinin ardında kolektif kararların olduğunun ve bu yönüyle söz ettiğim diğer örneklerden ayrıldığının farkındayım. Ama insanlığın gelişiminin hiçbir aşamasında bireylerin düşüncelerinin veya vicdani kanaatlerinin tam ve mutlak olarak kolektif yapılarca denetlendiği bir aşamaya ulaşıldığını veya bir gün gelip de ulaşılabileceğini sanmıyorum. Bir insanın kafasında neler olup bittiğini, onun iradesinin son tahlilde nasıl ve hangi yönde gelişeceğini kendisi dışında hiçbir güç bilemez. Bu bakımdan açlık grevini, yani bir insanın kendi hayatını bir amaç uğruna riske atmasını, hayat ile ölüm arasındaki gerilim üzerinden tartıştığımız diğer sorunlar bağlamında ele alabileceğimize inanıyorum. Ben açlık grevlerini veya ölüm oruçlarını desteklemeyi doğru bulmuyorum, çünkü bu benim açımdan bir başkasının ölümüne alkış tutmaktan farksızdır. Kendini insandan daha aşağı bir varlık olarak konumlandırmış güçlere karşı mücadele eden bir insanı ölmeye teşvik, onu feda edilebilir biri veya yaşamaya değmeyecek bir can olarak başka bir yoldan insanlık dışı bir konuma itmek anlamına gelir. Öte yandan bir insan kardeşimin hayatı için çabalamamayı, onun eylemine son vermesini sağlayacak olası bir uzlaşı konusunda sessiz kalmayı da hiç doğru bulmuyorum. Zira hiçbir insanlık krizi sadece ilgili taraflar arasında bir sorun olarak kalmaz, tüm insanlığı bağlar. Söz konusu olan insan hayatıysa gerisi teferruattır.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI