Ezgi Özcan
Ezgi Özcan

Yerli dizi sektöründe sınıf meselesi

Salı, 25 Ağustos, 2020
Kuralsız bir gladyatör arenasında, aslanlara karşı hayatta kalmaya çalışan kültür işçileri olarak nasıl mücadele vermemiz, çözüm olarak nasıl formüller aramamız gerektiği ise kocaman bir problem olarak önümüzde duruyor. Fakat problem tanımını ve hikayesini doğru konumlandırmak, tartışmaların hakkıyla yürütülmesi için ilk şart. Prekarya sınıfının matematiği, davranış alışkanlıkları, duyguları ve endişeleri diğer iktisadi sınıflardan farklılık gösterdiği için bilindik örgütlenme pratiklerinin, bu topluluktan beklenen sonuçları alamaması ise çok normal.

Ülkede kime sorsanız dizi sektörünün sorunlarını bilir. Basında, sosyal medyada sürekli yer alan popülist birkaç argümanı sıralayıp durur. Lafa gelince herkesin bu sektörde meslek erbabı, icracı olanlardan daha çok lafı vardır. Bir yandan ne kadar zararlı ne kadar pespaye bir iş sahası olduğu söylenir bir yandan da pırıltısı herkesin gözünü alır, çalışanların iyi kazandığı efsanesi dilden dile dolaşır.

Bütün bu alacalı bulacalı manzaranın altında ise bir türlü temas edilemeyen kocaman bir sınıfsal mesele yatar. Aslında kültür endüstrisi personellerinin, yani kültür işçilerinin hangi sınıfa dahil olduğu tartışması uzun bir süredir, çok dolaşımda olmasa da devam etmekte. Biz bu konuyu daha ziyade güvencesiz ve esnek çalışma, geleceksizlik başlıkları altında duyuyoruz.

Kültür işçilerinin hiç bitmeyen kaygı halinin, gelecek söz konusu olduğunda plan yapmakta zorlanmasının, artık meslek hastalığı haline gelmiş olan anksiyete ve panik atağının temel sebebi güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, evet. Bitmek bilmeyen yorucu bir hareket hali, bir mesleğe ya da bir iş yerine kök salamamanın sancısı, başlasa bile birden bire iptal olup olmayacağı belli olmayan projelerin yaratığı kronik hayalkırıklığı, olumsuz rutinlerin getirdiği bitmeyen karamsarlık, kimlik sorunları, en kötüsü de yaşananları anlamlandıramama hali… Liste kabarık.

Neyse ki iktisadi literatür, bahsettiğim istikrarsızlık dağının sakinlerine güzel bir isim bulmuş: Prekarya. Bu isimlendirme, 1980’lerden itibaren ray değiştirmiş dünya ekonomisinin yarattığı yeni hayata dair kilit tuğlalarından biri. Modern hayat matematiği ve ritminin ortaya çıkardığı ‘prekarya’ yerküredeki yüzbinlerce yeri, insanı ve hayatı birbirine bağlama gücü olan kültür endüstrisinin ise yapıtaşı.

FORDİZMDEN FİNANSALLIĞA GEÇİŞ

Wikipedia’ya göre prekaryanın anlamı şöyle: “20. yüzyılda tanımlanmış bir çalışan sınıfı. Ağırlıklı olarak bilişsel-yaratıcı sektörlerde görünen, sınırlı-kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmeler ile işgücü piyasalarına iş yapan sınıf. Tanımlanmadaki esas etken, sürekli iş güvencesi ve sürekliliği bulunmayan işlerde çalışan bir sınıf olarak görülmesindendir.”

Ancak bu anlam, kocaman tarihi bir serüvenden gelmekte. İletişim Yayınları’ndan çıkan, Ali Artun’un derleyip sunduğu “Sanat Emeği, Kültür İşçileri ve Prekarite” adlı kitaptan referansla konunun kısaca hikayesine de girmek gerek. Dünyaca ünlü otomotiv şirketi ‘Ford’un kurucusu Henry Ford’un adıyla müsemma bir şekilde anılan ‘Fordizm’ adlı sistemden, günümüzün yerli dizi sektörüne kadarki noktaları birleştirmeden, güncel problemleri hakkıyla anlayamayız. Özellikle kültür işçilerinin verdiği zorlu hayat mücadelesinin nedenleri, birleşen noktalar üzerinden değerlendirildiğinde daha net ortaya çıkacaktır.

Yolculuğumuz 1980’lerin de öncesine, 1900’lerin başına doğru… Henry Ford’un, yürüyen bant teknolojisini sistematize etmesi ve sanayi üretiminde yeni bir çağ başlatması toplumsal anlamda da büyük bir dönüşüme neden oldu. Bu dönüşüm ‘Fordizm’ adıyla reçeteleştirilerek bir yaşam kültürüne dönüştü.

Fordizm devlet, siyaset, ekonomi hattında yeni programlar ve uygulamalar dayatarak, kitlesel bir üretimi tüketebilecek olanaklara ve zamana sahip olan, barınma, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçları sağlanan; piyasanın yıpratıcı etkileri karşısında korunan, siyasal ve ekonomik olarak örgütlü (sendikalı), güvence içindeki çalışanlar kesimini temel alan bir ‘refah devleti’ öngörmekteydi.

1980’lere kadar dünya işçileri, refah devleti kriterleri içinde çalışırken sonrasında başlayan esnekleşme ve güvencesizleşme, 40 yıl içinde neredeyse her ülkenin normali haline geldi. Bunun öncesi sermayenin ve şirketlerin dizginlenerek emek, sermaye ve iktidar arasındaki ilişkilere devletin müdahale ettiği, korumacı ve düzenleyici bir dönemdi. Sonrasında sermaye yapılanmasında meydana gelen değişiklik -finansallaşma ya da sermayenin hareket kabiliyetinin artması denebilir- her şeyin değişmesine neden oldu. Şirketler yeryüzü üzerinde pazardan pazara, ülkeden ülkeye, sektörden sektöre hareket edip durmaya başladı: Büyüyüp küçülüyorlar, birleşip ayrılıyorlar, bugün bir işe yarın başka bir işe girişiyorlar…

Sermayenin geçirdiği bu karakteristik değişim, artık içinde yaşadığımız toplumsal sistemleri son derece esnek, eğreti, gelip geçici, riskli ve güvencesizdir hale getirdi. Emek dünyası da bundan nasibini aldı elbette. Emek niteliksel bir dönüşüm geçirdi. Emekçiler bir işten diğerine savrulmaya başladı. Sabit bir iş, sabit bir hayat, sabit bir ücret hayal oldu. Herkesin her an işi değişebilir, herkes her an işinden olabilir hale geldi.

ÖNGÖRÜLEMEZLİK VE YERLİ DİZİ SEKTÖRÜ

Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz, değişen dünya ekonomisine entegrasyonu aslında 1980 darbesiyle birlikte başladı denebilir. Turgut Özal’ın hükümet projeksiyonu ile bu yola tam anlamıyla giren ülkemizde, 40 yıl boyunca sermayenin üzerinde devlet denetiminin adım adım yok oluşuna şahit olduk. Özellikle 2001 krizinden sonra IMF tarafından Türkiye’ye reçete edilen finansallaşmaya, yani sermayenin engel tanımadan dolaşabilmesine ve istediğini yapabilmesine izin veren yöntemler, Kemal Derviş tarafından başarılı şekilde uygulandı.

AK Parti hükümetinin seçilmesiyle birlikte ‘kalkınma’ ve ‘istihdam’ adı altında, Kemal Derviş politikaları devralındı, vahşi kapitalizmin önündeki bütün yasal engeller kaldırılarak çalışan kesim prekaryalığa mahkum edildi. Her ne kadar 2000’lerin başında prekaryalık, ‘freelance çalışma’ adıyla parlatılıp bize pazarlanmaya çalışılsa da pulları çabuk döküldü. Piyasa ve hayat şartları karşısında çırılçıplak ve savunmasız kalınca, gerçeği maalesef acı bir şekilde anladık.

Yerli dizi sektörünün büyümesi IMF reçetesinin uygulandığı 2000’li yıllara denk geldi. Denk geldi demek yanlış olur, belki de direkt para politikalarının kendisiyle ilgiliydi bu büyüme. Zira dizi, film ve reklam yapım şirketlerinin temeli, prekarik çalışma prensibine dayanmakta. Başka ülkelerin dinamiklerini tam olarak bilmemekle beraber, Türkiye’de kültür işçiliği geçici ve güvencesiz karakteristiğini doğrudan buradan almakta.

90’lı yıllardan önce TRT tekelinde olan dizi üretim süreci, 90’larda özel tv kanallarının açılmasıyla hareketlenmeye başladı. İşin içine reklam gelirleri girince TRT’nin kriterlerinden çok uzakta, bol izlenecek ve para edecek içerik üretmek dizi tv’de sektörleşmenin önünü açtı. Dizi yapımı da bu sektörde yerini aldı. Öyle ki seneler içinde kendi başına kocaman bir fabrikaya dönüştü. 2000’li yıllarda ise bağımsızlığını ilan edip, yurtdışına dizi ihraç ederek ve binlerce kişiye istihdam sağlayarak, dev haline geldi.

YERLİ DİZİ SEKTÖRÜNDE PREKARYA OLMAK

Türkiye’deki kültür endüstrisini son yıllarda dizi sektörü domine ediyor. Büyük sermaye gruplarına ait ulusal kanallar, sırtını akşam saatlerinde yayınlanan yerli yapımlara dayamış durumda. Ülkenin büyük bir bölümü de bu dizilerin karşısında saatlerini harcıyor. Dizi sektörü, zaman zaman siyasal ve sosyal gündemi belirleyecek kadar etkili hayatımızda. Ülke kimliğimizin hem içerdeki hem de dışardaki yapıtaşlarından biri haline gelmiş durumda.

Böylesine büyük bir üretim ve tüketim sistemi, karlılığının büyük kısmını, bünyesindeki prekaryalar sayesinde elde ediyor. Dizi sektörünün prekaryalara sunduğu en büyük şey ise belirsizlik, öngörülemezlik ve emek sömürüsü. Aylarca hazırlık yapılan projeler, projelerin hayata geçmesi için zamanını bilinmez bir yayın tarihine yatıran senaristler, oyuncular ve set emekçileri, tam yayına başlayacak derken iptal olan diziler, iptal olan işten dolayı kaybedilen zamanın tazminini hiçbir zaman karşılamayan yapım şirketleri, biten işin yerine aylarca iş bulamayanlar, sigorta primleri yatmayan insanlar, telif hakları gasbedilen yaratıcılar, köleliğin hukuki adı olan kelepçe sözleşmeler, düzenli gelirden ve iş güvencesinden mahrum bir işçi sınıfı…

Kanallar ve yapım şirketleri, böyle kötü şartlarda insanları çalıştırma cesaretini ise devlet denetiminin sektördeki yokluğundan alıyor. Hiçbir yasa ya da cezai hüküm endişesi altında olmadan, sadece kendi karlılıklarını baz alarak sermayelerini hareket ettiriyorlar. Sektör çalışanları ise içinde yaşadıkları insanlık dışı şartların nedenini, nasılını bile anlayamayacak kadar yorgun, kafası karışık ve endişeli.

Kuralsız bir gladyatör arenasında, aslanlara karşı hayatta kalmaya çalışan kültür işçileri olarak nasıl mücadele vermemiz, çözüm olarak nasıl formüller aramamız gerektiği ise kocaman bir problem olarak önümüzde duruyor. Fakat problem tanımını ve hikayesini doğru konumlandırmak, tartışmaların hakkıyla yürütülmesi için ilk şart. Prekarya sınıfının matematiği, davranış alışkanlıkları, duyguları ve endişeleri diğer iktisadi sınıflardan farklılık gösterdiği için bilindik örgütlenme pratiklerinin, bu topluluktan beklenen sonuçları alamaması ise çok normal. Dağınık ve öngörülemez karakteriyle prekaryanın, kendine has başka dokunuşlara ihtiyaç duyduğu bilgisiyle yola çıkmak, insani şartlara sahip olabilmek için artık kaçınılmaz bir zaruret.


Ezgi Özcan kimdir?

1987 yılında Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi – Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. 2010-2019 yılları arasında dizi senaristliği yaptı. Birçok günlük ve haftalık dizinin yapım ekibinde yer aldı. 2017’den itibaren 221B Dergi’nin “Ekran Dedektifi” köşesinde polisiye dizilerle ilgili yazılarına, Episode Dergi’de ise yazar-editör olarak hem yerli hem yabancı dizi sektörüne dair faaliyetlerine devam etmekte.

YAZARIN DİĞER YAZILARI