YAZARLAR

Polisleri değil, başvuranları koruyun

Emine Bulut’un öldürülmeden dört saat önce sığındığı karakoldaki dört polis hakkında etkin koruma tedbiri almadıkları için soruşturma başlatılmıştı. Soruşturma için Kırıkkale Valiliği’nin izin vermesi gerekiyordu. Neticede Valilik, 6284 Sayılı Kanun kapsamında “herhangi bir risk görmedikleri için” tedbir almayan polislerin “görevlerini ihmâl etmediklerini” ileri sürerek soruşturmaya izin vermedi.

Emine Bulut, 18 Ağustos 2019 tarihinde boşandığı erkek Fedai Varan tarafından çocuklarının gözü önünde boğazı kesilmek suretiyle öldürüldü. Tüm ülke ayağa kalktı. Cinayet hepimiz için travmatikti. O korkunç görüntülerin yayılması istemediğimiz bir durum idiyse de, belki bir hayra vesile olur, uygulanmayan yasalar uygulanmaya başlar, gerekli tedbirler alınır diye düşünmüştük. Fakat öyle olmadı. Hepimizde ağır travma yaratan bu cinayet neticesinde hiçbir olumlu somut adım atılmadığı gibi, yapılan yargılama neticesinde de katile ağırlaştırılmış müebbet değil, müebbet hapis cezası verildi. Cinayetin canavarca hisle işlendiği fakat tasarlanmadığı gerekçe gösterildi. Aslında bir nevi indirim uygulandı. Böylesi bir vakada dahi fail lehine bir durum oluşturuldu. Oysa, İstanbul Sözleşmesi’nin 46'ncı maddesi şunu der:

“Taraflar, aşağıdaki koşulların, bu koşulların söz konusu suçun halihazırda temel unsurlarını oluşturmadığı hallerde, iç hukukun ilgili hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmede belirlenen suçlarla ilgili olarak verilecek cezanın belirlenmesinde ağırlaştırıcı koşullar olarak göz önünde bulundurulabileceğini temin etmek üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır:

a. suçun, iç hukukun kabul ettiği eski veya mevcut bir eşe veya birlikte yaşanan bireye karşı, aile fertlerinden biri tarafından, mağdurla birlikte ikamet eden biri tarafından veya yetkisini suistimal eden biri tarafından işlendiği hallerde;

b. suçun veya suçların mükerrer olarak işlenmesi halinde;

c. suçun belirli şartlar nedeniyle hassas konuma gelmiş bir bireye karşı işlenmesi halinde;

d. suçun bir çocuğa karşı veya çocuğun huzurunda işlenmesi halinde;

e. suçun iki veya daha fazla insan tarafından birlikte hareket ederek işlenmesi halinde;

f. suçtan önce veya suçun işlenmesi esnasında çok aşırı düzeylerde şiddet uygulanmış olması halinde;

g. suçun silah kullanarak veya silah tehdidiyle işlenmiş olması halinde;

h. suçun mağdura ağır fiziksel veya psikolojik zarar vermesi halinde;

i. Failin daha öncede de benzer suçlardan hüküm giymiş olması halinde.”

Hükümde yer alan hemen hemen tüm unsurların Emine Bulut vakasında gerçekleştiğini görüyorsunuz. Buna rağmen ağırlaştırılmış müebbet verilmesi için yeterli koşullar oluşmadığı yönünde karar çıkmış olması beyin yakıcı hakikaten. Kaldı ki, cinayetten hemen önce karakola sığınmış olan bir kadın var ortada. Belli ki fail kadını öldürmeyi kafaya koymuş. Tasarlama denilen şey; günlerce üzerine düşünülüp taşınılmış bir cinayet planı demek değildir. Kişiyi öldürmeyi bir süredir istemek ve bunun için uygun zaman kollamaktır. En kaba haliyle budur. Dolayısıyla, Yargı, nasıl bir motivasyonla bariz şekilde göz önünde duran hukuk mantığını çarpıttı da böyle bir karar verdi bilemiyoruz, anlamaya ise zaten çalışmıyoruz.

Bu işin yargılama kısmı. Peki ya koruma kısmı? Yani kolluk kuvvetlerinin üzerine düşeni yapmaması?

Artık herkes çok iyi biliyor ki; İstanbul Sözleşmesi de, bu Sözleşme’nin içinden süzülerek iç hukuka uyarlanmış olan 6284 Sayılı Yasa da önleyici ve koruyucu tedbirleri en detaylı şekilde düzenler ve YAŞATIR. Şiddet tehdidi altındaki kadınların korunması gerekliliğine ve bunun nasıl yapılacağına ilişkin hükümleri buraya yazmak anlamsız olur, zira Sözleşme de Yasa da zaten bunun üzerine kurulu. Emine Bulut’un sığındığı karakoldan hiçbir şey olmamış gibi çıkması bile başlı başına ve açıkça kadının korunmadığının ispatıdır. Zira, “beni tehdit ve takip ediyor” diye karakola sığınan bir kadının yakın bir yaşamsal tehlike ile karşı karşıya olduğunu basit bir mantıkla da anlayabilirsiniz. Böyle bir durumda, şiddet tehlikesi içerisinde olan kişilerin haklarını bilmeyebileceğini düşünmek ve haklarını onlara hatırlatmak durumundasınızdır. İstanbul Sözleşmesi tam olarak bu yüzden hem uzmanların hem de şiddet mağdurlarıyla ilişki içerisindeki tüm kamu görevlilerinin eğitimini zorunlu tutar. Yani, şiddet tehlikesiyle karşı karşıya olan bir kişi karakola sığındığında, polis mağdurun içinde bulunduğu durumu tüm detaylarıyla anlamak, mağdura haklarını hatırlatmak ve bu yönde koruma amaçlı tedbirleri uygulamak üzere gerekirse yönlendirmek durumundadır. Bunu yalnızca şiddet tehdidi altındaki kişiyi korumak için değil, kamu güvenliğini sağlamak için de yapmak durumundadır. Zira, şiddet -hem AİHM’nin meşhur Opuz kararında hem İstanbul Sözleşmesi’nde hem de evrensel insan hakları mantığında yer aldığı üzere- aile içi bir meseleden ibaret değildir; şiddet, toplumsal bir sorundur, kamu güvenliğine ilişkindir. Yani, şiddet uygulayan kişi, yalnızca şiddet uyguladığı/uygulayacağı kişi için değil, toplumun geneli için bir tehdittir.

Olayda ne olmuş peki? Emine Bulut, karakola sığınmış, 'beni öldürecek yardım edin' demiş, hatta failin tehdit mesajlarını göstermiş. Polis ne yapmış? Bir tutanak düzenlemiş. Tutanak imzasız. Oysa hukuken imzasız tutanak olmaz, böyle bir tutanak yok hükmündedir. Elbette, şikayet eden veya edilen imzadan imtina edebilir; fakat bu durum da muhakkak tutanağa geçirilmelidir. Belli ki tutanak sonradan düzenlenmiş. Tutanağa bakıyorsunuz, 2018 tarihi atılmış. Bir yıl öncesinin tarihi var yani. Oysa ki bu tutanak cinayet günü düzenlenmiş olmalı yani 2019. Öylesine baştan savma. Büyük ihtimalle olayın akabinde emniyet tutuşmuş ve akıllarınca Emine Bulut’un bir şikayeti yokmuş gibi alelacele bir tutanak düzenleyivermişler. Sonuna da “Şikayetiniz olursa gelin” dedik diye kondurup, yanında olduk havası vermişler. Çok teşekkürler, bir daha da gelmeyin deyip karakol kapısını sonsuza dek kapatmamışlar!

Bizler, yıllardır uygulamayı takip eden kişiler olarak, şiddet tehlikesi altında karakola sığınan kadınlara nasıl muamele edildiğini çok iyi biliyoruz. Elbette işini iyi yapanları tenzih ederiz; fakat kolluk kuvvetlerinde İstanbul Sözleşmesi’nin emrettiği düzeyde bir koruma bilinci yok. 6284 Sayılı Yasa düzeyinde de yok. Tıpkı zamanında Nahide Opuz’a yapıldığı gibi, polisler halen kendilerine sığınan kadınlara “Ailede olur böyle şeyler, uzatma, dön evine” diyebiliyorlar. Geçtiğimiz günlerde, polis, karakola sığınan bir kadın ısrarla eve dönmek istemeyince, kadının eline 50 TL tutuşturup “Bir otele git, yarın bakarız” dedi örneğin. Şiddet uygulayan evinde, kadın ise sokakta kaldı. Koruma kararı günlerce çıkmadı. Polis, telefonlarımıza bakmadı. Gittiğimizde karar yok dediler ama var olduğunu öğrendik sonradan. Kadın zar zor koruma kararı alıyor, şiddet faili kapıya dayanıyor, polis yok. Veya hasbelkader gelmiş polis, kadın camdan bakıyor, polis adamın sırtını sıvazlıyor “Haklısın kardeşim” diye. Bunların hepsini gördük biz, görmekteyiz. Bunu niye yapıyorlar? Şiddete ve cinayetlere rağmen Cumhurbaşkanının yeni icadı olan “Aileerkillik” adına mı? Bu kadar mı değersiz kadınların hayatı?

Emine Bulut cinayetinden altı ay sonra Bakanlık, 6284 Sayılı Yasa’nın etkin uygulanması için bir genelge yayınladı. Bilhassa kolluk kuvvetlerine talimatlar içeriyordu genelge. Sahi, ne oldu o genelgeye? Amaç gaz almak mıydı, kadınların hayatını kurtarmak mı? Hemen akabinde, birçok Bakanlığın ortak katılımıyla “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Koordinasyon Planı” yayınladılar. O plana ne oldu hakikaten? Geçenlerde Aile Bakanı, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları üzerine günah çıkarır gibi çıktı, 'biz kadına yönelik şiddetle mücadeleyi önemsiyoruz, bu konuda bir koordinasyon planı bile yayınladık', dedi. Peki sonuç? Diğer yandan, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi planlayan ve İstanbul Sözleşmesi’ni karalayan bir yapının kadına yönelik şiddeti önlemedeki samimiyetini sorgulamamak mümkün mü? Kaldı ki; şiddeti önlemek üzere çıkardıkları her düzenlemeyi yine nihai hedefleri doğrultusunda kullanma çabaları da var. Örneğin, bahsi geçen Koordinasyon Planı’nın eğitim başlıklarına bakalım: “Aile Sosyal Destek Programı, Temel Aile Bilinci Projesi, Huzurlu Aile Güçlü Toplum Güvenli Gelecek Projesi Dahilinde Evliliğe İlk Adım Seminerleri, Aile İçi Şiddetin Önlenmesinde Dini Referanslar Eğitimi, Ailemde Merhamet İstiyorum Seminerleri, Ailede Merhametin Sağlanması ve Aile Fertlerinin Şiddetten Korunması Farkındalık Yayınları”

Hani Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Koordinasyon Planı’ydı? Kadın bu eğitimlerin neresinde? Ailesi olmayan kadın ne yapacak? Ölmeyi hak mı edecek?

Polislerin görevini gereği gibi yapmaması suç teşkil ettiği gibi, polislerin işledikleri suçları görmezden gelmek de suçtur. Devlet politikanız, tüm mevzuat ve uluslararası sözleşmelere rağmen şiddete gereken cevabı vermemek ise eğer o ülkenin refaha kavuşması zaten beklenemez. Görevini yerine getirmeyen polisler hakkında yaptırım uygulanmasına izin vermemek, polislere “görevini yapmayabilirsin, hiçbir şey olmaz, biz seni koruruz” mesajı vererek görevini yapmamaya devam etmesi konusunda onları cesaretlendirmektir. Dolaylı yoldan şiddet faillerini de cesaretlendirmek ve dolayısıyla şiddetin artmasına yol açmaktır. Cezasızlık algısı tam olarak budur. Son yıllarda, her gün defalarca sorulan “Şiddet neden bu kadar arttı?” sorusunun da cevaplarından biridir aynı zamanda. Yasalar, birileri istediğini yapsın ama yan gelip yatmaya devam etsin diye değil, toplum düzeni sağlansın diye vardır. İşini yapmayan polise yaptırım uygulamak kadar doğal bir şey yoktur. Eğer Emine Bulut’u korumayarak işini yapmayan yasalara ve sözleşmelere aykırı davranan polislere ceza verilseydi, polisler şiddet mağdurlarını koruma ve görevlerini yerine getirme konusunda daha özenli davranacaklardı. Söz konusu şüpheli polislere soruşturma izni vermeyen Valilik de o Valiliğe hesap sormayan siyasi iktidar da belli ki polislerin bu konuda özenli davranmasını istemiyor. Kimse kusura bakmasın, bunun başka bir açıklaması yok.

Vaziyet ne yazık ki bu. Buna rağmen, kadınlar artan bir yoğunlukta mücadeleye devam ediyor. Öyle ki, bu mücadele sayesinde, eşitlik karşıtı her türlü plan proje -vazgeçilmese de- sekteye uğruyor, beklemeye alınıyor. Haklarımız için mücadele etmeye devam etmeliyiz, edeceğiz. Polisler görevlerini layıkıyla yapana kadar, devlet kadınları şiddetten korumak zorunda olduğunu anlayana kadar, failler hak ettikleri cezaları alıncaya kadar, kadınlar öldürülmeyene kadar, gerçek eşitlik sağlanana kadar, kadınlar özgürleşinceye kadar…


Tuba Torun Kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR