Kültürel hegemonya, eksen, pazarlık kıskacında Sözleşme

Salı, 11 Ağustos, 2020
Türkiye dış politikası, II. Mahmut’tan itibaren Avrupa ülkeleriyle Rusya arasındaki rekabette bir o tarafa bir bu tarafa yanaşır, diğerinden istediğini almak veya istemediğinden korunmak için. Ki sorun değil aslında Anadolu coğrafyası için belki kaçınılmaz bir yöntem. Yazık ki şimdi Türkiye siyaseti, diplomasi oyunlarını insan hayatı pahasına yürütüyor. Göçmenler, kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+'lar için hayati önem taşıyan İstanbul Sözleşmesi, hem iç politikada oyları konsolide etmek hem dış politikada al-ver pazarlığı kurmak için kullanılıyor.

“Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikayeleri anlatıldı. Artık kendi hikayemizi yazma zamanıdır.” mesajıyla İbrahim Kalın’a yönelen haklı eleştiriler ve tartışma geride kalmışken pazar akşamı yayınlanan programla güncellendi. Genellikle ‘yanlış anlaşılan’ ve sonradan ‘düzeltme ihtiyacıyla’ pekiştirilen kamuoyu ‘yoklamalarından’ birisiyle daha teşerrüf ettik böylece.

Bizim hikayemiz adı altında Avrupa Birliği ile çatışılıyor sanki. “O kadar uğraştık ama yeterince Batılı sayılmadık. Avrupa bizi istemiyor. On beş yılda sadece bir fasıl açılıp kapandı. Öyleyse biz de oynamıyoruz. Özümüze dönüyoruz.” Tüm o sözlerin ana fikri böyle özetlenebilir. Ancak oyun çocuklarının küsüşmelerini andıran bu tema özenle bir medeniyet tasavvuru gibi sunuldu. Medeniyetler çatışması algısıyla batı ve doğu kültürleri, birbirine rakip olarak sunuldu. Tuhaftı, oryantalizm ve oksidentalizm eleştirisi de yapılırken, yekpare bir doğu, yekpare bir batı kültürü varmış ve biri, diğerinin varlığına engelmiş gibi takdim edilen bir medeniyet tasavvuru.

Aydınlanma eleştirilemez değildir, eleştirilmeli derken “düşünmeye cesaret edin” mottosu kullanıldı ama ne tezattır ki modernleşmenin ülkemiz dindarı için en kötü yanı pozitivizm. Konuşma ve öncesindeki mesaj aslında adı konmamış bir pozitivizm karşıtlığı. Aydınlanma, modernleşme, Batılılaşma kavramları dindar algıda tek bir paket halinde pozitivizme ve “tanrıyı öldürmek” metaforuna indirgenmiş halde çünkü. Muhafazakar zihin için adeta bütün kötülüklerin sebebi. İbrahim Kalın gibi entelektüel bir kişinin bunca uzun konuşmayı ve ustaca laf çevirmeyi, gayet kısır ve hayli çelişkili bir medeniyet tasavvuru sunmak için yapacağı düşünülemez. Avrupa Birliği’ne yönelik bir şantaj siyaseti daha kurulurken aynı zamanda tabanın ham softa kısmını hoşnut gayreti olmalı.

Nitekim özgür düşünceden ve medeniyetin adalet temelinden söz ederken Mutezilî kelam ehlinden bahsetmeye ihtiyaç duyup oradan hemen ustaca çark edişi fark edilmeyecek gibi değildi. Kendimizi de eleştirelim, daha sert eleştirelim hatta demesine rağmen “Mutezile’ye ne olduğu ve Mutezile’nin en az pozitivizm kadar akılcı olduğu ama neden o ekolün İslam düşünce tarihinden adeta silindiği” sorularıyla minicik bir eleştiriye dahi girmedi. Bizim masalımız övüncünün ardında da tıpkı Batı masalının ardındaki engizisyonu hatırlatan keskin ve hayli kanlı toplumsal, siyasal, insani kırılmalar yaşandığı hemen geçiştirilse de hakikat orada durmakta. İslam düşünce tarihinin engizisyonu denebilecek olayları hatırlatmak işine gelmedi. Batı düşmanlığından ibaret bir hikaye yazma çağrısıyla, gönülleri kazanılmak istenen ham softalara şirin görünemezdi o şekilde. Hakikatin yarısını sunmak sadece Batıya özgü değil demek ki.

Engizisyona benzettiğim Mutezile’nin tasfiye süreciyle, Selefi görüşleri bakımından benzeşen Kadızadeliler hareketinin, bugünkü uzantıları sayılabilecek kimi çevreler için kadın hakları, dinden çıkmak sayılıyor. Batının Müslümanlara kurduğu tuzak olarak sundukları İstanbul Sözleşmesi, iktidarın gündemine bu nedenle girdi zaten. Ve belki bu yazı bittiğinde, haberlere göre şu an (Pazartesi öğleden sonra) kabinede tartışılmakta olan İstanbul Sözleşmesi için bir karar verilmiş bile olabilir. Yıllardır göçmenler üzerinden yürütülen Avrupa Birliği’ne yönelik şantaj siyaseti bu sefer kadınların yaşam hakkı ile sürdürülüyor. Kültürel hegemonyanın bir uzvu kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, Türkiye için artık Batı düşmanlığı ile kadın düşmanlığının ittifakını şekillendiren araç. Haliyle İstanbul Sözleşmesi de bir eksen meselesi. İttifaklar üzerine kurulu siyasi gündemin pek dillendirmediği bu şer ittifakında, Kadızadelilerin yanına Avrasyacılar da ekleniverdi ki hiç şaşırtıcı değil.

İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle mücadele amacıyla hazırlanmış bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi. Türkiye, AB gibi aday olup olmadığı dahi unutulan bir yapı olmayıp tam üyesi olduğu Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne aradan yıllar geçtikten sonra sadece cinsiyet eşitliği ve cinsiyet kimliği kavramları nedeniyle itiraz ediyor olamaz. Polonya, Macaristan, Hırvatistan, Bulgaristan gibi İstanbul Sözleşmesi’ni imzaladığı halde onaylamakta ayak direyen veya çekilmeyi tartışan ülkelerle birlikte Rusya’nın çekim alanına girmiş gibi yapıyor, Türkiye. Hesabı neye ehline sormalı. 47 Avrupa Konseyi üyesi ülkenin sadece iki tanesi İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamadı. Rusya ve Azerbaycan imzalamadı sadece ve onaylamakta ayak direyen ülkelerin çoğu, onayladığı halde çekilmeye hazırlanan Polonya dahil eski doğu bloku ülkeleri. Rusya tıpkı Vatikan gibi Sözleşmeye baştan itibaren karşı. Hinterlandını yeniden ihya yolunda İstanbul Sözleşmesi’ni elverişli bir araç olarak kullandığı söylenebilir. Türkiye’deki İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını da bu iki nedenle bir eksen meselesi olarak görmek gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye dış politikası, II. Mahmut’tan itibaren Avrupa ülkeleriyle Rusya arasındaki rekabette bir o tarafa bir bu tarafa yanaşır, diğerinden istediğini almak veya istemediğinden korunmak için. İki büyük savaşı bu çizginin dışında bırakarak bakacak olursak Milli Mücadele ile Cumhuriyetin kuruluş yılları ve Soğuk Savaş dahil aynı politikanın ana çizgi olarak sürdüğünü söyleyebiliriz. Ki sorun değil aslında Anadolu coğrafyası için belki kaçınılmaz bir yöntem. Yeteri kadar güçlü olunsa bile başvurulması gereken bir politika denebilir. Yazık ki şimdi Türkiye siyaseti, diplomasi oyunlarını insan hayatı pahasına yürütüyor. Göçmenler, kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar için hayati önem taşıyan İstanbul Sözleşmesi, hem iç politikada oyları konsolide etmek hem dış politikada al-ver pazarlığı kurmak için kullanılıyor.

Düşünce özgürlüğü ve rasyonel akıl yürütme olmadan nasıl bilim ve fikir üretilir de eleştirel yaklaşılabilir medeniyet meselesine diye sormayacağım İbrahim Kalın’a. Temelinde adalet olmayan toplum medeniyet inşa edemez diyen İbn Haldun’u hatırlatacağım. Adalet olmadan evrensel insani değerlere ulaşılmaz çünkü. Yani insanı öncelemeden adalete erişemez, adalete erişmeden medeniyet kuramaz toplumlar. Hele insan hakları ve insanın ta kendisi pazarlık konusu edilerek hiç mi hiç olmaz. İstanbul Sözleşmesi gibi ataerkil şiddet tehdidi altındaki insanlar için hayati önem taşıyan bir hukuk metninden imza çekmeyi tartışarak yazılan başka bir hikaye olur. Kadınlar hayatta kalabilmek için o bin bir gece masallarımızdaki Şehrazat olmak isteniyor. Bilinsin ki kadınlar, kendi masalını/kendi hikayesini yazıyor. Batının Külkedisi de Doğunun Şehrazat’ı da doğunun batının ataerkil erkekleri için artık sadece bir ham hayal ve doğunun, batının kadınları için asla öyle olunmayacak birer ibret numunesi.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI