YAZARLAR

Asıl risk hilafet adımında

Erdoğan kişisel olarak kendisini “görevlendirilmiş” olarak görüyor ve kişisel kurtuluşunun Ayasofya’nın camiye çevrilmesi gibi eylemlerden geçtiğine inanıyor. İkinci olarak kişisel kurtuluşun yetmeyeceğini ve İslam dünyasına faydalı olacak işler yapması durumunda tarihsel misyonunu yerine getirmiş olacağını düşünüyor. Bu tarihsel misyonun somut karşılığı ise halifelik makamı.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararı günümüzde propagandası İsmet Özel gibiler tarafından yapılan akımın Hıristiyanlık ile tarihsel hesaplaşmasının son tezahürü. Bunun devamı da var. Kararın bizatihi arkasında olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın içinden geldiği akımın ana hedeflerinden biri hilafet makamını yeniden ihya etmek.

“İstanbul İslamı (ya da Türk İslamı)” olarak isimlendirebileceğimiz (tarikatlar üstü, uluslararası siyasi hedefleri de olan) bu akım ve tasarrufları, Türkiye’de birçok başlık altında tartışılırken “derinlerde yatan” tarihsel ajanda gözardı ediliyor. Bu akım iki hedef ile mücadele ediyor: Hıristiyanlık ve diğer İslam ülkeleri/anlayışları.

Bu akımın düşünce yapısının inşa edildiği temellerden biri “İslam’ın en doğru Türkler tarafından anlaşıldığı, dolayısıyla en doğru Türklerin liderliğinde yaşanması gerektiği” düşüncesi. Öyle ki temeli Osmanlı’ya dayanan bu düşünce ezanın bile hangi vakitte hangi makamda okunacağını belirlemiştir ve bu sadece Osmanlı’ya özgü (günümüze kadar gelen) bir uygulamadır. Bu anlamda bu akım taraftarları Arapça’yı değil ama Arapları (ve diğer İslam milletlerini) İslam yorumu açısından çok geride görüyor.

Bu anlayış içinde (Osmanlı sonrasında) ilk defa iktidara gelen ve zaman içinde etkinliğini pekiştiren Erdoğan, hedeflerinin ancak yakın coğrafyadaki İslam ülkelerine siyasi alanda hakim olmak diğerlerinde ise Türk İslam anlayışını hakim kılmak ile gerçekleşeceğini düşünüyor. Bunu da İslam ülkelerinin kurtuluş reçetesi olarak görüyor.

Erdoğan kişisel olarak kendisini “görevlendirilmiş” olarak görüyor ve kişisel kurtuluşunun Ayasofya’nın camiye çevrilmesi gibi eylemlerden geçtiğine inanıyor. İkinci olarak kişisel kurtuluşun yetmeyeceğini ve İslam dünyasına faydalı olacak işler yapması durumunda tarihsel misyonunu yerine getirmiş olacağını düşünüyor. Bu tarihsel misyonun somut karşılığı ise halifelik makamı.

Daha önce atlattığı badireler Erdoğan’ın bir “zamanlamaya” önem verdiğini gösterdi. Hilafet hedefi için de aynı şey söylenebilir.

Ayasofya kararı sanıldığı kadar tepki uyandırmadı. İki sebebi var: Hıristiyanlık artık siyasallaştığı ve neredeyse günlük pratikte yeri kalmadığı için. Diğeri sebep ise daha etkili. Katoliklerin sorunu değil bu, aslında Ortodoksların sorunu. Papa’nın yapmış olduğu açıklama ise zoraki Hıristiyan dayanışmasından öte değil. Eğer Ortodoks'u ile Katolik'i ile Hıristiyanlar kendi dinlerini yoğun yaşasalardı olası tepki hesaplanarak bu karar alınamayabilirdi. Tabii tepkinin zayıflığı gelecekte tarih içinde “rövanş alma düşüncesinin” olmayacağı anlamına gelmiyor. Ancak o zaman da bu rövanş siyasi olur, dinsel değil.

Peki zamanlamaya önem veren Erdoğan ömrü yeterse hilafeti de ilan eder mi? Bu mesele, makam bu ülkede ilga edildiği için iki başlıklı. İç tartışmalar bizim alanımız değil. Dışarıda (İslam dünyasında) ise faklı dinsel ve siyasal boyutları var.

İslam içinde hilafet makamına kimlerin nasıl (seçimle mi, dinsel emirlere göre mi) geleceği peygamberin ölümünden hemen sonra kan dökmeye varan tartışmalara yol açtı. Bu tartışmalar ayrı yazıların konusu. Ancak tarih içinde hilafet makamının önemini yitirdiği ve Yavuz Sultan Selim bu makamı İstanbul’a taşıdığında hiçbir öneminin kalmadığı bir gerçek. Kaldı ki Selim’in hilafeti İstanbul’a taşımasında siyasi saiklerin ve girişte tarif etmeye çalıştığımız, bugüne kadar süren anlayışın etkisinin büyük olduğu söylenebilir.

Bu anlamda hilafet Türkiye’de kaldırıldığında zaten “yoktu.” Osmanlı'nın son döneminde halife sıfatı ile İslam ülkelerine hitap edilebilmesi kısmen mümkündü elbette. Ancak hilafet ilga edildiğinde Müslüman kitleler arasında büyük bir hüznün oluşmadığı veya makama hiç kimsenin sahip çıkmadığının da unutmamak lazım.

Yaklaşık yüz yıl sonra ise siyasal, ekonomik mücadelenin öne çıktığı, hiç kimsenin hilafeti aklına bile getirmediği bir durum var. Hac ibadeti için her yıl milyonlarca kişinin ziyaret ettiği Suudi Arabistan kralları bile halifelik yerine “iki harameynin hizmetkarı” sıfatını kullanıyorlar.

Ancak bu duruma rağmen herhangi bir hilafet adımı bazıları tarafından kabul edilse de Ayasofya gibi “sessiz” karşılanmaz. İslam içinde büyük tartışmalar yeniden alevlenebilir. Müslüman Kardeşler gibi örgütler böyle bir adımdan memnun olur ancak en başta Suudi Arabistan ve diğer bazı ülkeler böyle bir adıma şiddetle karşı çıkar. Dahası böyle bir adım İslam içinde Sünni–Şii mücadelesinin dışında yeni iki eksen ortaya çıkartır. Belki de İslam içinde tıpkı Hıristiyanlığın tarih içinde yaşadığı gibi “X kişinin hilafetini kabul etmeyen ve kendi halifesinin tayin eden” yeni bir “kilisenin” doğmasına neden olur. Yani çok riskli. Erdoğan böyle bir adım atarsa “İslam ümmetini (dinsel olarak) tek lider altında toplama hedefi” İslam’da yeni bir bölünme ile sonuçlanabilir.


Musa Özuğurlu Kimdir?

Gazeteci. Mesleğe 1994 yılında başladı. Çok sayıda radyo ve TV kanalının haber merkezlerinde editörlük, muhabirlik, program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında TRT Türk’ün Suriye temsilcisi olarak çalışmaya başladı. Suriye’de 2011’de başlayan süreci 2016 yılına kadar yerinde takip eden az sayıda yabancı gazeteciden biridir. Alanı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu. Halen Artı TV’de hafta içi her gün iç ve dış gündeme medyanın yaklaşımını yorumladığı “Medya Kritik” ve iç ve dış gündemin tartışıldığı “Bu arada” haftalık programını sunmaktadır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR