Siyasetçilik bir zanaat mıdır?

Çarşamba, 3 Haziran, 2020
Teknik direktör, sinema yönetmeni, avukat, doktor veya mühendisin aksine siyasetçiler, uğraştığı işin karmaşık olduğunu ileri sürmüyor. Seçmenlere, bu alanın “tam da bildikleri gibi” çok basit olduğunu söylüyor. “Siz anlamazsınız” demiyor. Binlerce insana, en doğru tutumu aldığını, en yararlı seçimi yaptığını ama her şeyden önemlisi özgür iradesiyle davrandığı hissini veren de bu zaten. Çok özel yetenekleri olan, kendisinin bilmediklerine vakıf biri yerine, “aynı kendisi gibi düşünenin” yaptıklarını onaylamak çok daha kolay.

Siyasette korona molası fazla uzun sürmedi, virüs bile bildik meselelerimizin parçası haline dönüştü. ABD’de yaşanan ırkçılık karşıtı ayaklanma, son günlerde gündemi biraz değiştirir gibi oldu. Fakat bu olayın da hızla Türkiye’nin iç gündemiyle ilişkilendirildiğine, hadisenin buradaki kutuplaşma üzerinden tartışıldığına tanık olduk. “Bizde öylesi yok” yalanı söylenerek ırkçılığı ve kanunu arkasına almış devlet şiddetini meşrulaştırma çabalarından, yedi sene öncesine referansla “bunu biz de yaptık” şeklindeki nostaljik övünmelere kadar yayılan tepkiler izledik. Nefes alamayanlar kadar, insanları nefessiz bırakanların birbirlerine nasıl benzediğini görerek, kendi tartışmalarımıza yeni başlıklar çıkarttık. İktidar sahiplerinin mağdur yığınlara göre çok daha çabuk birbirlerine benzedikleri, baş etme yöntemlerini nasıl taklit ettikleri ibretle fark edildi. Trump’ı indirmeye çalışanlar ile Erdoğan’a düşman olanların ve isyan edenleri kışkırtan veya “satın alanların” aynı olduğu iddialarını ileri sürenler bile çıktı. “İlk üç gün iyiydi ama sonrası…” diyenlerin yine ne kadar hızlı sahneye alındığını birlikte seyrettik. Eline İncil alıp kiliseye koşan Trump, birden anıları canlandırdı.

Bu hafta açılan meclis ve başlayan “korona normalleşmesiyle”, Türkiye kendi gündemindeki yolculuğuna kaldığı yerden devam edecek gibi görünüyor. Bekçi yasasıyla açılan mecliste, yeni tartışmaları tetikleyecek seçim-siyaset düzenlemeleri, odalar-barolarla ilgili taslaklar gibi kışkırtıcı başlıklar yedekte bekliyor. DEVA ve Gelecek Partisi’nin de dahil olduğu (edildiği) polemikler giderek derinleşecek gibi görünüyor. İktidarın yeni buluşlarla devam ettireceği anlaşılan sertleşme hamlelerine karşı, muhalefet partilerinin yeni pozisyonlar üretme gayretleri sürüyor. “Çalkalanma” efekti yaratan hareketliliğin nereye varacağı üzerine tartışmalar da devam ediyor. Olanlar veya olacaklar hakkında, kulislere yaslanarak her türden ihtimal için delil bulunabiliyor. Makas değiştirilebilecekse bile henüz makasçı yerine geçmiş, işaret ışıkları yakılmış değil. Bir süredir, görünen veya gösterilmeye çalışılanın aksine, bu “hareketliliğin” fazla “yenilik” vadetmediğini yazıyorum. Bütün çalkalanmaya rağmen tablonun giderek daha “basit” bir hal aldığı ve siyasetin zanaat tarafının öne çıktığı, siyaset tartışmalarının yeniden siyasetçilerin eline geçtiği kanaatindeyim.

Mesleklerine özel anlam atfeden –atfedilmesini bekleyen- kesimlerin, herkesin alanlarına ilişkin fikir ileri sürmesi ve akıl vermesine yüksek alerjileri oluyor: Bazen “Türkiye’de zaten herkes teknik direktör” diyen futbol antrenörü sitem ediyor; bazen de ünlü bir sinema yönetmeninin, “herkes yönetmen sanki” isyanı duyuluyor. Ekonomi, siyaset, hatta dış politika konuları da, kalabalıkların sular seller gibi bildiği ve gayet emin olduğu mevzular listesinden kendisini kurtaramıyor. Herkesin çok kuvvetli fikirleri yanında mucize çözüm önerileri var. Televizyon ekranlarından “şak satarım, olmadı bir daha satarım, hop dolar düşer” diye sihirli formül açıklayanlar veya kimsenin göremediği büyük komployu tereyağından kıl çeker gibi çıkaranlar. Siyasi partilere bir çırpıda program, iki satırda strateji yazanlar. Ancak siyaset ve siyasetçiler bu meseleye diğer profesyoneller gibi alerjiyle yaklaşmıyorlar. Hatta bunu desteklemeye, bazen kışkırtmaya gayret ediyorlar. Herkesin kolay kullanabileceği ezberler üretip onları tekrar kullanabilen bir alış-veriş düzeni yaratıyorlar.

Teknik direktör, sinema yönetmeni, avukat, doktor veya mühendisin aksine siyasetçiler, uğraştığı işin karmaşık olduğunu ileri sürmüyor. Seçmenlere, bu alanın “tam da bildikleri gibi” çok basit olduğunu söylüyor. “Siz anlamazsınız” demiyor. Binlerce insana, en doğru tutumu aldığını, en yararlı seçimi yaptığını ama her şeyden önemlisi özgür iradesiyle davrandığı hissini veren de bu zaten. Çok özel yetenekleri olan, kendisinin bilmediklerine vakıf biri yerine, “aynı kendisi gibi düşünenin” yaptıklarını onaylamak çok daha kolay. Siyaset, herkesin kavrayacağı ama bazılarının başarılı olabileceği ince teknik detaylara indirgeniyor. İşte tam bu noktada, siyasetle veya siyasetçiyle kurulan ilişkide, sıradan seçmene göre daha korunaklı sanılan bazı çevreler için, başka bir tuzak oluşuyor. Kastettiğim “bağımsız” gazeteciler, siyasi yorumcular ve sosyal bilim erbabı. Siyaset esnafı, seçmenlerle kurdukları ilişkinin tam tersine, bu çevreleri durumun görünenden karmaşık olduğu heyecanına doğru sürüyorlar. Basit olanı eşelemekle, karmaşanın tünellerine dalmak kıyas kabul etmez bir heyecan farkı neticede.

Diğer taraftan kışkırtıcı bir başka heves daha kendini gösteriyor: Herkesin kendisini pek memnun hissettiği -buna yetkin olduğuna inananları aşırı tatmin eden- “akıl verme” lüksü. Yorumculukla danışmanlık, durumu anlama ile akıl verme arasındaki sınır, bazen kışkırtmalar eşliğinde defalarca geçiliyor. Kışkırtmalar sadece siyaset esnafının “izliyoruz, çok faydalanıyoruz”, “sizin bunları söylemeniz çok önemli” gibi gazlarıyla sınırlı değil. Özellikle muhalif çevrelerin bütününe yayılan “sonuç” baskısı, formüle dönüştürülebilir akıl (vermeyi) yürütmeyi teşvik ediyor. “Siyaset sonuç alma işidir” lafı akademisyenden, “şöyle yapsalar kârlı çıkarlar” fikri gazeteciden daha sık duyulabiliyor. Takdir veya alaya almanın “bilimsel” yorum kategorisi sayılabildiği değerlendirmelere rastlanıyor. Yapılan tespitlerin, gözlemlerin kişisel yaklaşım, politik tutum dahil edilerek yorumlanmasında, sübjektif yargılar eşliğinde aktarılmasında elbette bir sorun yok. Ancak sınır ihlali, çıkartılan sonuçtan ziyade başlangıç motivasyonuyla ilgili. Eleştirelliği beceriksizlik kınamasından (alayından) daha ileri götürmeyen yaklaşım, bir süredir yüksek talep alıyordu. Son zamanlarda da yapılan taktik hamleleri anlık olarak (teknik ve artistik açıdan) puanlama türü işlere daha fazla rastlıyoruz. Siyaset zanaata dönüşürken, siyasi analizin de bir kalite kontrol işine dönmesi tuzağı işte burada.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI