Gürültüyü geri almak

Cumartesi, 30 Mayıs, 2020
Birkaç haftadır siyasi hareketlenme, gündem yoğunluğu, sertleşme politikası, gerilimde tırmanma şeklinde çeşitli isimlendirmelerle tarif edilen “gürültülü” bir tekrar sürecinin içindeyiz. Bunlar sahici bir hareketlenmenin, gelmekte olanın, değişecek olanın veya yükselen itirazın işareti, sesi değil elbette. Zorluk anlarında, sıkıntıyı yaratanların sesi sıkıntıyı yaşayanlardan yine fazla çıkıyor. Değişmenin yerine ayakta kalmanın, diklenerek dik durmanın gürültüsü artıyor.

Aynı şeyleri yazıyor, aynı şeyleri söylüyor hissini çok sık yaşıyorum. Sonra yatıştırmak için kendime bunun “olanlar yüzünden” bir mecburiyete dönüştüğünü hatırlatıyorum. Çok sıkıcı tekrarların içindeyken, yavaşlayan veya görünmesi zorlaşan süreci tartışmak, aynı çizginin üzerinden defalarca geçmeyi zorunlu kılıyor. Dönemin –yine hep tekrar ettiğim üzere- sadece Türkiye ile sınırlı olmayan baskın özelliği, sıkıcı tekrarları sürekli yenilik ve yüksek bir hareketlilik olarak sunabilmesi. Ekonomi, siyaset, toplumsal meseleler dışında kültürde, eğlencede veya giyim kuşamda bile karşımıza çıkıyor bu durum. Hep aynı şarkıyı dinliyormuş hissi veren “çeşitlilik”, üniformaya dönüşen bir uyumsuzluk. Ayırt edici bir karakteri olmayan stiller. İdeolojik mensubiyeti aşırı zayıf çok katı ideolojik tutumlar.

Verimsiz ve modası geçmiş uyuşturucu ezberler yerine, kitlesel hipnozu “roller-coaster” döngüsüyle tazelemek, üstelik buna bir yenilik illüzyonu ekleyebilmek başarılı buluş. Aynı yerde dönüp dururken heyecan üretebilmek, bir şeyler oluyormuş hissi yaratmak, buna karşılık kaçınılmaz değişimi yavaşlatmak ya da değişim potansiyelini gözden kaçırmak mümkün. Lunaparkta dönüp duran aletlerin üzerindeyken, kendi hızımızın heyecanına kapılıp dışımızdaki dünyanın hayret verici ölçüde yavaşladığını hissederiz. Bir yalan tamamlanmışlık duygusu, ardından gelen kuvvetli mide bulantısı. Neticede dönemin zihniyet hapishanesinin en geniş koğuşunu bu yüzden “hız bağımlıları” dolduruyor. Bu yöntemin başarısını tamamlayan en önemli efekt, yüksek ses kullanımı, mekanik ses kokteyline gürültünün eklenmesi.

Toplumsal ve siyasal meselelerde, “yaklaşmakta olanın uğultusu”, “gelenin ayak sesleri” gibi metaforlara sık başvurulur. Yükselen bir ses, gelenin veya daha kaba bir genellemeyle “değişimin” ya da “yeninin“ işareti sayılır. Gürültüyü, “gökyüzünde dolaşmakta olan korkutucu hayaletin”, yıkıcı ve bozucu olanların çıkartabileceği düşünülür. Değişime pozitif anlam yükleyenlerin de ona bir tehdit diye bakanlar da böyle kullanır. Müzikte olduğu gibi daha yüksek ses ve ritimle gelen hep “yeni” dalgalardır. Ancak son yılların (son dediysek 40 küsur senedir) ekonomik-siyasi-toplumsal-kültürel iklimi (tasarımı) gürültüyü de ele geçirdi. Sesi daha çok çıkanlar, gürültü yapanlar artık yeniyi temsil etmiyor. Yaygaracı radikal gençlerin sesinden rahatsız olan otoriter muhafazakârlar, mızmızlanmak yerine daha çok gürültü yapmayı keşfettiler.

Tarihin bittiği söylenirken yeninin de tükendiği, sözün bittiği iddia edilmişti. Fakat bu, bir donma, sorunların sonunu, yani bir sükuneti getirmedi. Diğer sesleri kapatmaya, melodilerini bozmaya, orkestralarını dağıtmaya, bu seslerin dinlenmesini engellemeye odaklanmış çaba, ancak bir süre idare etti ama sonunda sessizlik yetmez oldu. Popülizmin otoriter yeni sürümünün en karakteristik özelliklerinden biri, fazlasıyla gürültücü olması. Seçeneksizlik dışında bir şey söyleyemeyen iktisadi modelin yaşadığı tıkanmaya verilen kuvvetli karşılık, gürültülü seslerle tamamlandı. Dönemin neredeyse yaygaracı sayılabilecek lider profili bu yüzden çok baskın. Yeni, gelmekte olan, yaklaşan bir ses duyulmaz, “bozguncular” sessizken; eskinin, kalmaya –tutunmaya- çalışanın gürültüsü artıyor. “Havada dolaşan hayaletin” sesi yerine, yere hakim olan kabusun uğultusu duyuluyor. Bu savunma yöntemi, kendisine “seçeneksizlik” atfeden bütün tükenmişlerin sığınağı haline geliyor.

Birkaç haftadır siyasi hareketlenme, gündem yoğunluğu, sertleşme politikası, gerilimde tırmanma şeklinde çeşitli isimlendirmelerle tarif edilen “gürültülü” bir tekrar sürecinin içindeyiz. Yukarıda bahsettiğim üzere dünyadaki genel havaya benzer bir durum. Bunlar sahici bir hareketlenmenin, gelmekte olanın, değişecek olanın veya yükselen itirazın işareti, sesi değil elbette. Zorluk anlarında, sıkıntıyı yaratanların sesi sıkıntıyı yaşayanlardan yine fazla çıkıyor. Değişmenin yerine ayakta kalmanın, diklenerek dik durmanın gürültüsü artıyor. Bu sesin çıktığı hoparlörler sadece içeriye dönük değil, dışarıya doğru da çevrilmiş durumda. Bazen Ayasofya’dan yükselen Fetih duasının bazen Libya semalarında uçan SİHA’ların sesi oluyor. CHP’nin belde gençlik kolu eski yöneticisinin epey eski paylaşımından tansiyon çıkarabilmek, yanına yüksek gürültü desteği koymakla sağlanabiliyor.

27 Mayıs, 29 Mayıs gibi siyasi sembol olan yıl dönümleri beklendiği kadar motivasyon üretemedi. Bu tür hamleler zaten eskisi gibi işlemiyor, başlatılan tempoya katılanlar da umulan kadar olmuyor. Mesela, propaganda görevi iyice belirginleşmiş olan Diyanet İşleri Başkanı’nın “camileri fethetmek” sözünün heyecanı, “Ayasofya’da Cuma”ya kadar vardırılmadığı için çabuk söndü. Erken başlatılmış darbe tartışmaları yüzünden Yassıada törenleri de etkili bir rüzgar estirmedi. Türkeş’in 27 Mayıs’taki yeri veya adadaki betonlaşma bile gündeme sızabildi. İktidarın ihtiyaç duyduğu ahenkli ses desteği, “pozitif” semboller ve gaz verme hamleleriyle pek sağlanamıyor. Gerilim ataklarının katılımcıları da hâlâ fazla “organize” görüntüyü kırabilmiş değil, gönüllü korosu hâlâ ortada yok.

Mayıs, Türkiye’nin toplumsal-siyasal tarihinde bereketli bir ay. Hemen herkesin bu ay içinde sembolik bir dönemeç bulması mümkün. Elbette yedi yıl önce mayısın son haftasında başlayan “Gezi” de, taze geçmişin en kritik olaylarından. Gezi üzerine çok şey söylendi ama belki bunların içinde “gürültünün” iktidardan geri alındığı bir zaman olması önemli. İktidarlar, müesses nizam, taassup ehli, muhafazakârlar, güç ve para sahipleri gürültüden hoşlanmazlar. Gürültünün bozguncu bir tarafı olduğunu, olabileceğini düşünürler. Balkonlardan çalınan tencere tavadan veya kuvvetli bir protest müzik grubundan çıkması fark etmez, ses tekelini kaybetmek istemedikleri için gürültüyü bastırmak isterler. İster ailede ister devlette olsun, gürültü tehlikelidir, rahatsız edicidir. İşte Gezi gürültünün yenilik olarak, başka bir ahenk olarak geri alındığı bir zamandı belki.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI