Philadelphia’da devrim ve veba

Perşembe, 28 Mayıs, 2020
Salgın bittiğinde Philadelphia tıpta Fransız ekolünün saygınlık kazanması, ilk lağım sistemi ve ilk Afrikalı Amerikalı manifestosu gibi bir dizi kültürel gelişmenin ev sahibi olacak, ancak kaybettiği üstünlüğünü bir daha asla ele geçiremeyecekti.

Charles Brockden Brown’ın (1771-1810) Arthur Mervyn adlı romanı salgın hastalığı konu alan ilk Amerikan romanıdır. Henüz Türkçeye kazandırılmamış olan Brown’ın eserleri Amerikan romancılığının doğuşunu temsil etmeleri nedeniyle ilgiyi hak ettikleri gibi, 18’inci yüzyıl Avrupa edebiyatıyla karşılaştırma yapmak için de önemli veriler sağlıyorlar. Gotik edebiyatın öncülerinden Brown’ın çok katmanlı ve girift edebi yaklaşımı okuyucuyu gerek Amerikan resmi ideolojisinin gerek ülkemizde ve Avrupa’daki basmakalıp Amerika imajının ötesinde bir analize zorluyor. Brown için 1793’te Philadelphia’yı vuran sarıhumma salgını, devrimle alt üst olan bir toplumdaki yeni düzen arayışlarının ele alındığı bir edebi aygıt işlevi görüyor. Bu edebi tahayyülde veba, sarıhummayla aynı anda Paris’te başlayan Terör Yönetimi’ni, Haiti’deki köle devrimini ve sonrasında Philadelphia’ya kaçan göçmenleri ve Amerika’daki Jakoben komplosu dedikodularını -özetle tüm heyecanı ve yıkıcılığıyla, gözle görülmeyen bulaşıcılığı ve kestirilemez sonuçlarıyla devrimi- tartışmaya açıyor.

18’İNCİ YÜZYIL AMERİKAN ROMANI

Amerikan romanının doğuşunu Immanuel Wallerstein’in dünya sistemi kuramı açısından ele alan Stephen Shapiro, 1790’larda yükselen romancılığın 1800’lerden sonra düşüşe geçip 1820’lerde yeniden canlanmasını vurgulayarak kültürel üretimdeki bu farklılığı açıklamaya çalışıyor. Aynı eğilimin İngiliz ve Fransız edebiyatı için de geçerli olduğundan yola çıkan Shapiro, romancılığın cevap vermeye çalıştığı toplumsal dinamiklerin sadece ABD’ye özgü olmadığı sonucuna varıyor. 19’uncu yüzyıl romantiklerinden farklı olarak 18’inci yüzyıl romanları belirli bir kültürel bölgeye odaklanan epik anlatılardan kasten uzaklaşarak evrensel, ulus-üstü bir edebiyat cumhuriyetine hitap etmeyi hedefliyor. Milliyetçilik, liberalizm-cumhuriyetçilik çekişmesi, aile hayatı ve cinsellik konularında 19’uncu yüzyıl romanlarına özgü tavırların 18’inci yüzyıla yansıtılmasına karşı Shapiro’nun uyarıları edebiyat tarihi kadar siyasal düşünceler tarihi açısından da dikkate alınmalı: Bu iki dönemde burjuvazinin derdi -ve dolayısıyla temsil meselesi- farklıydı.

JEOKÜLTÜR VE YARI-ÇEVRE

Edebiyat tarihi yazımında hakim olan yaklaşımları eleştiren Shapiro bugün Covid-19 salgınını yorumlamak için de bereketli olabilecek bir kavrama başvuruyor: Jeokültür. Wallerstein’in jeopolitiğin yanında dünya ekonomisinin gizli kalmış bir unsuru olarak tanımladığı ancak üzerinde çok fazla durmadığı jeokültür, Shapiro’ya göre basitçe ulus-üstü kültür veya dünya ekonomisinin üst-yapısı anlamına gelmiyor; dünya sisteminin içinde işlediği kültürel çerçeveyi tanımlıyor. Bu bağlamda Shapiro Wallerstein’in kuramında yarı-çevre coğrafyasında yer alan Türkiye için özellikle akılda tutulması gereken bir iddia ortaya atıyor:

Uzun ekonomik dalgalar arasındaki geçişler ve bunları takip eden dünya sisteminin mekânsal olarak yeniden örgütlendiği dönemlerde yarı-çevre artan bir küreselleşen duygu yapısının mahali olarak işlev görüyor; genelde sistemin her iki ucundaki [merkez ve çevredeki] öznelerin tecrübelerini somut olarak ifade etmelerinden daha önce tesirler ve eserler üretiyor.” (1)

Buradaki yarı-çevre kavramını ise ulusal sınırlar gibi kati mekânsal sınırlarla değil lojistik sınırlarla (tedarik zinciri boyunca) düşünmek gerekiyor. Shapiro Amerikan romancılığını İngiliz-Fransız ticaret savaşlarında tarafların mallarını birbirine satarak lojistik üstünlük sayesinde yükselen ihracat sektörünün yükselişine bağlıyor. Dönem romanları bu yeni zengin tüccarların siyasi muhalefeti, sınıf çıkarları ve Atlantik ticaretiyle kurdukları ilişkilerin sergilendiği bir tür olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla -tıpkı Osmanlı romanı gibi- Amerikan romanını da Avrupa romancılığının basit bir türevi olarak görmemek gerekiyor.

QUAKER ÜTOPYASI

Brown’un doğduğu ve yetiştiği 1790’lardaki Philadelphia, henüz yeni oluşmaya başlayan Amerikan devletinin geçici başkentiydi. 17’nci yüzyılın başında bölgeye önce yerli Lenapeleri öteleyen Hollandalı ve İsveçli yerleşimciler gelmişti. Daha sonra İngiltere tarafından işgal edilen bölge 1681’de II.Charles tarafından William Penn’e verildi ve tapuya Pennsylvania olarak kaydedildi (Latince’de sylva orman anlamına gelir). Penn bölgede kurduğu şehre mensubu olduğu Quakerların (Dostların) temel felsefesini yansıtan ve İncil’in son kitabında ilk Hıristiyanların toplandığı yer olarak anılan Philadelphia (kardeşçe sevgi) adını verdi. 18’inci yüzyıl boyunca Quakerlar tüm inançların barışça bir arada yaşayabileceğini savunan, köleliğe ve savaşa karşı çıkan, kadın-erkek eşitliğini savunan görüşleriyle diğer tarikatlardan ayrıldılar. Nitekim dışişleri haricinde içişlerinde tam yetki sahibi olan toprak sahibi Penn’in kaleme aldığı Pennsylvania Hükümet Çerçevesi Aydınlanma filozoflarından övgü aldığı gibi 1787’de ilan edilen Amerikan Anayasası’na da etki etmiştir.

Pennsylvania ve Philadelphia Quakerların idaresi altında önemli bir kültürel ve ekonomik merkez haline geldi. Ancak Amerikan Bağımsızlık Savaşı Quaker elitinin hakimiyetine bir son verdi: 1759’da kentin beşte birini oluşturan Quakerlar, 1771’e gelindiğinde nüfusun onda birine düşmüşler, sayıca İskoç-İrlandalı Presbiteryenler ve Alman göçmenler tarafından geçilmişlerdi. Eyalet meclisindeki kontrollerini de bu süreçte yitirdiler. 1760’lardan itibaren Quakerlara saldırmaya başlayan İskoç-İrlandalı Presbiteryenler Amerikan Bağımsızlık Savaşı’yla beraber kentteki elit değişimini gerçekleştirecek fırsata kavuştular.

İngiltere’nin Amerikan sömürgelerine karşı uyguladığı ayrımcılığa karşı çıkmakla beraber, şiddet karşıtı olarak savaşta taraf seçmeyi reddettikleri için Quakerlar Amerikan devrimcilerinin öfkesinin hedefi oldular. Charles Brockden Brown’un babası Elijah Brown da 5 Eylül 1777’de tutuklanıp bağımsızlık savaşına destek vermeyen diğer Quakerlarla beraber Virginia’ya sürgüne yollandı. Bağımsızlığın kazanılmasından sonra, 24 Ekim 1781’de Amerikan zaferini evlerini ışıklandırarak kutlamaya katılmayı reddeden Quakerlar saldırıya uğradı. Bu çocukluk anılarının Brown’ın edebiyatı üzerinde etkiler bıraktığı anlaşılıyor. (2)

BAŞKENT PHILADELPHIA: FEDERALİSTLER CUMHURİYETÇİLERE KARŞI

1793 salgını başkent Philadelphia’yı çok hassas bir dönemde yakaladı: 1778’de İngiltere’ye karşı Fransa’yla ittifak yapmış olan Amerikalılar, 1 Şubat 1793’te İngiltere’ye savaş ilan etmiş olan Fransa’yı destekleyecek miydi? Köprünün altından çok sular akmış, Fransa’da 1789’da başlayan devrim 22 Eylül 1792’de cumhuriyetin ilan edilmesine yol açmıştı. 21 Ocak 1793’te kral XVI. Louis idam edilmişti. Amerika’nın “kurucu babaları” ise iki kampa bölünmüştü: Bir yanda Fransa’daki gibi bir devrimden korkan, İngiltere’yle yakınlaşma politikası izleyen ve mali merkeziyetçiliği savunan Hazine Bakanı Alexander Hamilton; diğer yanda Fransız devrimcileriyle yakın bağları olan, tabanının baskısıyla Fransa’ya yakın duran ve eyaletlerin mali özerkliğini savunan Thomas Jefferson.(3) Hamilton’ın liderliğindeki Federalist Parti’nin Fransız düşmanlığı zamanla parti tabanında önemli bir yer tutan ihracatçı yeni zenginleri partiden soğutacak ve Jefferson liderliğindeki Demokrat Cumhuriyetçi Parti’nin (bugünkü Demokrat Parti’nin öncülü) oluşmasına yol açacaktı.(4)

Bu tartışmaların ortasında Nisan 1793’te Fransız elçisi Edmond Charles Genêt Güney Carolina’ya gelerek Amerikalıları savaşa sokmak için çalışmalara başladı. Başkente gelene kadar uğradığı her yerde Yurttaş Genêt cumhuriyetçiler tarafından heyecanla karşılanıyor, toplantılar düzenleniyor, elçi de devrimci ajitasyondan geri durmuyor, asker ve gemi temin ediyordu. 22 Nisan’da Washington’ın Hamilton ve Jefferson’ın onayıyla tarafsızlık ilan etmesi ortamı yatıştırmadı. John Adams hatıralarında o günleri şöyle yazacaktı:

Her gün Philadelphia sokaklarında on binlerce insan Washington’ı evinden dışarı sürükleyerek hükümette bir devrim yapmakla veya hükümeti Fransa’nın yanında ve İngiltere’ye karşı savaşa girmeye mecbur etmekle tehdit ediyordu.”(5)

Adams Temmuz’da ortaya çıkan vebanın protestocuları dağıttığını ve hükümeti siyasi bir ayaklanmadan kurtardığını düşünüyordu.(6)

SANTO DOMINGO GÖÇMENLERİ VE SARIHUMMA

Temmuz ayı Fransız idaresindeki Santo Domingo adasında (bugünkü Haiti ve Dominik Cumhuriyeti topraklarında) çıkan köle devriminden kaçan göçmenlerin akınıyla başladı. Göçmenlere ilişkin Philadelphia kamuoyunda karışık düşünceler vardı. Bir yandan kaçarken İngiliz korsan saldırılarına maruz kalan göçmenlerle dayanışma kampanyaları düzenleniyor, diğer yandan kendilerine cumhuriyetçi diyen ve Fransız Devrimi’ni destekleyen bu yerleşimcilerin yarım milyon Afrikalı için köleliği savunması yadırganıyordu. Başka bir deyişle, göçmenler bizzat Amerikan devriminin çelişkilerine ayna tutuyordu. Ağustosun ortasında şehrin önde gelen doktoru ve Bağımsızlık Bildirgesi imzacısı Benjamin Rush muayene ettiği hastalarda 1762’deki sarıhummanın belirtilerini gördüğünü ilan ettiğinde gözler göçmenlere çevrildi. O dönemde sarıhummanın sivrisineklerden bulaştığı bilinmiyordu. Ne var ki salgının yayılmasıyla beraber federal hükümet ve eyalet valisi başta olmak üzere belediye görevlileri kenti terk edince yardımlaşmayı göçmenler ve Afrika kökenli köle ve azatlılar ayakta tuttu. Salgın bittiğinde Philadelphia tıpta Fransız ekolünün saygınlık kazanması, ilk lağım sistemi ve ilk Afrikalı Amerikalı manifestosu gibi bir dizi kültürel gelişmenin ev sahibi olacak, ancak kaybettiği üstünlüğünü bir daha asla ele geçiremeyecekti.

 

(1) Stephen Shapiro, Culture and Commerce of the Early American Novel: Reading the Atlantic World-system, University Park, Pennsylvania, The Pennsylvania State University Press, 2008, s.38.

(2) Peter Kafer, “Charles Brockden Brown and Revolutionary Philadelphia: An Imagination in Context”, The Pennsylvania Magazine of History and Biography, Cilt 116, Sayı 4, 1992, ss.467-498.

(3) Robert Levine, “Arthur Mervyn’s Revolutions”, Studies in American Fiction, Cilt 12, Sayı 2, 1984, ss.146-147.

(4) Shapiro, Culture and Commerce of the Early American Novel, s.108.

(5) Gordon S. Wood, Empire of Liberty: A History of the Early Republic, 1789-1815, Oxford, Oxford University Press, 2009, ss.185-186.

(6) John Harvey Powell, Bring Out Your Dead: The Great Plague of Yellow Fever in Philadelphia in 1793, Philadelphia, University of Pennsylvania Press, 1993, s.ix. 1949 tarihli bu çalışma hala salgın üzerine yapılmış en kapsamlı monografidir.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI