Korona bahaneleri ve bildik tekrar

Çarşamba, 25 Mart, 2020
Neredeyse dört aydır dünyanın başına bela olmuş salgında erken davranmaktan bahsedilirken, koruyucu malzeme sözleşmelerinin şimdi yapılmasının ilerleme olarak kabul edilmesi isteniyor. İki ay öncesinden övünmesi başlayan, defalarca vaat olarak dile getirilen tarama amaçlı yaygın test için hala yakında anonsu kullanılıyor. Açıklanan vaka sayısını kontrol etmek dışında hiçbir mantıklı gerekçe bulunmayan test tasarrufunun yine cevabı yok. Mahremiyet gerekçesine dayandırılan vaka haritası hala kapalı.

Türkiye’deki ilk korona vakasının açıklandığı günün üzerinden iki hafta geçti. Testler sınırlı tutulduğu için vaka sayısı şimdilik düşük açıklanıyor. Ancak test vaka oranlarına bakılınca, grafiğin yönünü kestirmek zor değil. Süreç bundan sonra nasıl devam ederse etsin, hangi noktaya varacak olursa olsun, geçerli olan/olacak şeyler berraklaşıyor. Mesela, bolca kullanılan iyimser destek cümlelerin kullanım ömrünün çok hızla tükendi: “Bize geç geldi” ve “süreci iyi yönettik”. Bu cümleler, hükümet yetkilileri ve zorlu mücadele öncesinde moral bozmamak için genişçe bir kesim tarafından bolca kullanılmıştı. Ortaya çıkan somut sonuçlar ama daha önemlisi iktidarın tutumunda giderek belirginleşen hava, bu cümleleri gerçekler ve verilerle desteklenmeyen bir siyasi propaganda malzemesine dönüştürdü. Şimdi de daha çok “ne yapsaydık” cevabı dolaşımda.

İktidar, “avantaj” ve “iyi yönetim” ifadelerinin altını doldurmaya değil, bunu söylemeyi mecburiyete dönüştürmeye veya aksini söyleyenleri -her zamanki gibi- nankörlük, nifak ve hainlikle suçlama hazırlığında. Bütün sorunlarda olduğu gibi korona krizi de siyasi -öncelikle kendisi bekası açısından- bir mesele olarak değerlendiriliyor. “Gayret bizden himmet Allah’tan” sözü; “himmet (kayırma/gözetme anlamında) bizden, gayret milletten” haline dönüşmüş durumda. Salgını durdurma, yavaşlatma sorumluluğu dualara ve insanların kişisel OHAL’lerine bırakılırken, hangi kesimlerin kollanacağı yetkisi sıkı tutuluyor. Salgında örtülü “sürü bağışıklığı”, ikincil etkilerde sınırlı “zarar kontrolü” tercihi artık iyice belirginleşiyor. Olmayan korona krizi stratejisi, bildik “durumu idare etme” biçimsizliğine dönüşüyor. Herkes yine siyaset dışına davet edilirken iktidar bu çiviye de aynı çekiçle vurma niyetinde.

Geçen hafta ortasında Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılan kriz zirvesi, katılımcı listesinden çıkan paket başlıklarına kadar bütün işaretleriyle, meselenin girdiği rotayı gösteriyordu. Sağlık Bakanı Koca’nın yaptığı basın toplantısı durumu daha netleştirdi. “Süreci iyi yönetmiş” olduğu iddia edilen Bakan, yeni önlemler konusunda hiçbir şey söylemezken, Cumhurbaşkanı’na defalarca, Berat Albayrak’a bir iki kez teşekkür etti. Yeterli destek ve koruyucu malzeme sağlanmayan sağlık çalışanları adına minnet ifade etti. Apar topar yapılan ve son derece yakışıksız biçimleri medyaya (sosyal medyaya) yansıyan yaşlılara sokak yasağı, pek çok insan için imkansız bir tercih olan “evde kal” kampanyası, mücadelenin toplumsallaştırılmasından çok sorumluluğu millete yüklemek. “Herkesin kişisel OHAL’ini ilan etmesi” buluşu da bunun vardığı en uç nokta.

Ortaya çıkacak vahim sonuçlar karşısında, “dinlemediler, dikkat etmediler, kendi OHAL’lerini ilan etmediler” diyebilmenin yolu açılıyor. Bunun devamında oluşacak kayıplar için de, virüsün fıtratı, mukadderata teslimiyet lafları ve sağlık çalışanları için hamasi nutuklar gelecek. Neredeyse dört aydır dünyanın başına bela olmuş salgında erken davranmaktan bahsedilirken, koruyucu malzeme sözleşmelerinin şimdi yapılmasının ilerleme olarak kabul edilmesi isteniyor. İki ay öncesinden övünmesi başlayan, defalarca vaat olarak dile getirilen tarama amaçlı yaygın test için hala yakında anonsu kullanılıyor. Açıklanan vaka sayısını kontrol etmek dışında hiçbir mantıklı gerekçe bulunmayan test tasarrufunun yine cevabı yok. Mahremiyet gerekçesine dayandırılan vaka haritası hala kapalı.

Korona krizinin başında Türkiye televizyonların çoğu, kelle paça veya etnik kalkanlar gibi saçmalıkları daha ilgi çekici buldu. Resmi sözcüler de, “bize bir şey olmaz, hatta fırsat bile çıkar” çizgisine yakın durdular. Sınır kontrolü, ulaşım kısıtlama ve denetimleri, okullardan başlayarak aşamalı devreye alınan izolasyon önlemlerinin bir kısmı, takibi yapılmadan ve sonuçları kontrol edilmeden uygulandı. Bütün bunlar tartışılırken hatta skandal seviyesindeki saçmalıklar dile getirilirken, “panik de çok fena” kuvvetli ezbere dönüştü. Ancak dünyanın dört aydır yaşadığı bu ciddi felaket karşısında şu basit bir soru ortada: Bugün itibarıyla yaklaşık 18 bin kişi bu virüs nedeniyle öldü. Bunların çok büyük bir bölümünün de tedbirsizlik, ihmal ve savsaklama nedeniyle canından olduğu açık. Peki panik nedeniyle ölmüş tek bir vaka kayıtlara girdi mi? Panik korkusu başka yerde çünkü: Ekonomide, çöken borsalarda, sorumluluk altında kalacak iktidarlarda ve telafi imkanlarının sınırlılığında.

Başta salgını küçümseyen Trump, “doktorlara kalsa ülkeyi kapatacaklar”, Teksas Valisi, “yaşlılar kendilerini feda etsin” diyor. Kayıpları göze almış görünen Britanya, ağır tablodan kaçınmak için tedbirlere dönmeye çalışıyor. Çin ve Rusya batının zorlanmasını öne çıkartma derdinde. İran veri akışını durdurmuş, komplo hikayeleri anlatıyor. Dünya kontrollü bir yenilginin kaçınılmaz olduğunun farkında ve buna göre pozisyon alıyor. Büyük paralar ayırdıkları paketlerle, gevşetmedikleri tedbirlerle ama “sonrayı” hesaplayarak yürümeye çalışıyor. Herkes meşrebine göre, sonuç aldığı reçeteler uyarınca ve imkanlarını hesaplayarak stratejiler kuruyor. “Bu kaçınılmaz ve herkesin başına geliyor” diyebilme imkanı, birilerine fırsat gibi görünüyor. Beceriksizliklerini ya da aslında becermeye hiç yeltenmemiş olmalarını -başarı hikayelerini görmeden- kötü örnekleri göze sokarak aşmaya çalışıyorlar. Niye sorusuna cevap vermeden, hatta sorulmasını önden yasaklayarak, “biz farklıyız, kimseyle kıyaslanamayız” demeye devam ediliyor.

Liglerin seyircisiz oynanması -ki onu da gereksiz bulanlar vardı- kararına rağmen maçların ertelenmemesine itiraz eden Fatih Terim, Covid 19 kaptığı için hastanede. Şimdi pek çok taraftar, federasyon başkanına, yarasa yiyen Çinlilere veya bazı televizyon yorumcularına lanet yağdırıyor. Önümüzdeki günlerde gerçek sorumlulardan uzaktaki günah keçilerine hatta gönüllü olarak kabahati üstlenenlere de rastlayacağız. Hatalı kararların kişisel inisiyatiflerle alınmadığını düşünmemizin nedeni, alınan her tedbir dolayısıyla teşekkür edilmesi mecburi olanlar. Övünülebilecek her şeyin tek sahibi olanlar yine hataların yakınından bile geçmeyecek. Murat Yetkin dünkü yazısında Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu üyelerinin önlemler konusunda Beştepe’de ikna edici olamadıklarını paylaştı. Bakanın konuşma metnini de başka bir yerde yazılmış olabileceğini söyledi. Ancak “gayretkeşlik” görüntüsünü abartmama konusunda uyarılanların üzerinde Hatay Valisi’nden daha fazla vebal yükü olacağı da unutulmamalı.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI