Moskova mutabakatı İdlib savaşında bir mola mı?

Cumartesi, 7 Mart, 2020
Türkiye’nin derdi alan kontrolü ise bu mutabakatla alan kaybetmiş, alacağını ilan ettiği alandan, yani Soçi sınırlarından vazgeçmiş oldu. Türkiye gözlem noktalarını kuşatan Suriye birliklerini geri püskürtmek bir yana, muhtemelen bu gözlem noktalarını M-4 karayolunun yukarısına, yani kuzeyine taşıyacak. Bu haliyle Moskova mutabakatı İdlib savaşının gidişatında bir mola, tarafların kendilerini toparlayıp, yeni bir hamle için hazırlık yapma imkanı tanıyan bir ara olabilir.

AKP iktidarının Suriye macerası tarihe büyük bir ihtimalle Türkiye’nin “İdlib savaşı” olarak geçecek. Muhtemelen yıllar geçse de nedenleri tam olarak anlaşılamayacak. Türkiye tarihinde amaç ve siyasal hedefleri bu kadar bulanık, ileri sürülen gerekçeleri bu kadar ikna edicilikten uzak, sonucunda ne elde edileceği belirsiz askeri müdahalesi, çatışması olmamıştı. Bir göç krizi, bir terör, bir insani kriz, bir “İdlib’i alamazsak Hatay’ı veririz” gibi akla ziyan bir korku siyasetinden medet umulan gerekçelerle yürütülen bir savaş İdlib. AKP iktidarının, “alan kontrolü” olarak tanımladığı ve İslamcı olmaktan çok milliyetçi saiklerle yürüttüğü ve büyük ihtimalle Suriye ordusunun önünü İdlib’te kesmeyi amaçladığı ama bunu açıkça söylemekten çekindiği, götürdüğü getirdiğinden çok daha fazla olan bir İdlib sorunumuz var.

Normalde Suriye’de rejim ordusunun, IŞİD’in yenilmesinden sonra, radikal İslamcıların kontrolündeki İdlib’e yönelmesi bekleniyordu. İdlib ve civarı önemliydi çünkü rejim, ülke üzerindeki kontrol açısından batıya sıkışmış durumdaydı. Ülkenin kuzeyinde Türkiye, Fırat’ın doğusunda geniş bir alanda ABD desteğindeki PYD hakim. O yüzden Esad yönetiminin öncelikle nüfusun da yoğun olduğu ülkenin batısındaki hakimiyetini kurması gerekiyor. Kabaca Halep’ten Şam’a güneyde Dereaa’ya kadar uzanan bu hat rejim için çok önemli.

TÜRKİYE DEVREDE

Suriye için beklenen senaryo şuydu: İdlib’in belki radikal İslamcıların sert bir direniş göstermesine rağmen sonuçta rejimin ele geçmesi ve bundan sonra, bir yandan anayasa görüşmeleri, öte yandan Türkiye’nin ve PYD’nin kontrol ettiği alanlarla ilgili görüşmelerin başlaması gerekiyordu. Gidişat bu yöndeydi ve süreç böyle işleseydi, bundan sonrası diplomasi ve müzakere alanında cereyan edecek uzun çekişmelerle geçecekti. Çatışmalar bitecek, taraflar artık sahadaki pozisyonlarına göre diplomatik alanda mücadele edecekler, ülke biraz olsun savaş ortamından çıkacak, belki kendisini toparlamaya başlayacaktı. Ama öyle olmadı. Çünkü devreye Türkiye girdi. O tarihe kadar çeşitli aşamalardan geçmiş Suriye’deki durum başka bir evreye taşındı. AKP yönetiminin İdlib ısrarı, komşu bir ülkenin kasabalarının adlarını, karayollarının numaralarını dış politika ve güvenlik gündeminin merkezine oturttu.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Türkiye’nin doğrudan rejim ordusunu hedef almaya başlaması Suriye’deki savaşı vekalet savaşı olmaktan çıkardı. Türkiye, Suriye krizini vekalet savaşından devletler arası savaşa çevirdi. Bunu yürütmenin hem daha maliyetli, hem daha riskli olduğu, Rusya’ya rağmen askeri kazanım elde etmenin ne kadar zor olduğu çok çabuk görüldü. Çünkü geleneksel, ordudan orduya çatışmada hem her eylemin sahibi doğrudan Türkiye oluyor, hem de her eylemin karşılığı, vekalet savaşının dinamiklerinden farklı olarak, doğrudan Türk askerine ödetiliyor.

ZOR DİPLOMASİ

Moskova zirvesine Türkiye iki dezavantajla başladı. İlki, çok açık ki, Türk askerlerinin vurulmasında Rusya doğrudan sorumlu. Erdoğan mutabakattan bir gün sonra, Suriye rejiminin Rusya’ya rağmen ateşkesi bozamayacağını söylerken, aslında farkında olmadan, öncesinde Esad yönetiminin Putin’in izni olmadan Türk konvoyuna saldıramayacağını kabul etmiş oluyordu. Dolayısıyla, kendi askerlerinin vurulmasından sorumlu bir liderle görüşmeye gitmek, diplomatik açıdan masada daha alçak bir sandalyeye oturmak anlamına geliyordu. İkincisi, Rus tarafı zaten bu görüşme için istekli değildi, aşırı istekli görünen Türkiye tarafıydı.

Ateşkes konusu zaten beklenen bir şeydi. Sonuçta her çatışmada ateşkes ilan edilir ve ihlal edilmek üzere ilan edilir. Bu tür çatışmalarda norm, ateşkeslerin korunması değil ihlalidir. Burada da büyük bir olasılıkla öyle olacak. Ya kime hizmet ettiği belli olmayan irili ufaklı cihatçılar ya İran’a bağlı gruplar ya da el altından Suriye ordusu bir süre sonra ateşkesi ihlal etmeye başlayabilirler.

Mutabakatla ilgili ikinci nokta İdlib bölgesine dair toprak paylaşımı konusu. Hemen şunu belirtmek gerekir ki, bölge ülkelerinin bölüneceğinden, 15 yıl boyunca büyük Ortadoğu projesinden, yeni Sykes-Picot anlaşması yapıldığından, her durumda asıl meselenin Türkiye olduğundan bahsedenler, Erdoğan’ın komşu bir ülkenin bir parçası için onun müttefikiyle binlerce km uzaklıkta toprak bölüşümü yapmasından rahatsızlık duymuyorlar. Basına yansıyan ve yalanlanmamış bilgilere göre daha önce Rusların önerdiği yüzde 40, yüzde 60 paylaşımını Türkiye kabul etmemiş. İdlib bölgesinin yüzde 60’ını istemiş. Şimdiki paylaşımda ise M-4 karayolunun kuzeyini almakla yetinmek zorunda kaldı. Hem de çok sayıda kayıp vererek.

Eğer Türkiye’nin derdi alan kontrolü ise bu mutabakatla alan kaybetmiş, alacağını ilan ettiği alandan, yani Soçi sınırlarından vazgeçmiş oldu. Yoksa, Erdoğan’ın ağzından açıklandığı üzere Türkiye’nin kapsamlı bir harekatla, Suriye ordusunu, artık onun denetimde/kuşatmasında kalan gözlem noktalarının arkasına püskürtmesi gerekecekti. Türkiye askeri olarak bunu gerçekleştirebilecek ateş gücüne ve savaşma kapasitesine sahip. Ama bunun ağır bir bedeli de olacaktı. Türkiye gözlem noktalarını kuşatan Suriye birliklerini geri püskürtmek bir yana, muhtemelen bu gözlem noktalarını M-4 karayolunun yukarısına, yani kuzeyine taşıyacak.

Türkiye’nin komşu bir ülkedeki karayollarının kontrolünün, Suriye tarafından yapılmaması konusunda ısrar etmesi ve bunun için bir orta yol olarak Türkiye-Rusya ortak devriyeleri konusunda anlaşılması artık yeni normallerden biri. Sanki çok sıradan bir olaymış gibi bahsi geçen bir konu bu. Örneğin İdlib üzerinden geçen bağlantı yollarının kontrolü ile Türkiye’nin göç dalgasını durdurmak için oradayız söylemi arasında ne gibi bir bağlantı var, açıklanmaya muhtaç.

İdlib bölgesinin teröristlerden temizlenmesi konusundaki yükümlülük yine mutabakatın en sorunlu yönlerinden. Eğer bu yapılabilecekse, neden şimdiye dek yapılmadı. Bundan sonra nasıl yapılacak, bunun da cevabı yok. Bu silahlı militanları kim ikna edecek. Silahlarını bırakacaklar mı, sonrasında ne yapacaklar? Geldikleri ülkeler onları kabul etmediğine göre nereye gidecekler? Türkiye büyük kısmını Libya’ya mı gönderecek? Bu kez, Rusya, Erdoğan Wagner’den şikayet ederken, cihatçıların yüksek maaşla Libya’ya gönderilmelerine ne diyecek, bunlar belirsiz. Ertelenmiş, ötelenmiş sorunlar.

Hem Soçi, hem bu mutabakatın en sorunlu yönü, geleceğinin imzacılar kadar, taraf olmayan aktörlere bağlı olması. Kimin, ne zaman ateşkesi ihlal edeceğinin belli olmadığı, Türkiye’nin kontrol etmek istediği alanın daha azına şimdilik razı olduğu, Suriye yönetiminin ise bu coğrafyada hakimiyet kurabilmek için ele geçirmek zorunda olduğu bir bölge. Sonuçta hâlâ İdlib şehir merkezinin geleceği de belirsiz.

Uzlaşmanın en sorunlu yanı ucu açık olması. Mesela Türkiye bu karayolunun kontrolünü Ruslarla ne kadar devriye gezerek kontrol edecek. Bir ay mı, altı ay mı, beş yıl mı, belli değil. Ruslar Suriye’nin iki büyük şehrini birbirine bağlayan yolu, Esad yönetiminin rahatsızlığına rağmen neden biz Türklerle devriye geziyoruz, bu ne kadar sürecek demeyecekler mi? Bunun cevabı yok.

Bu haliyle Moskova mutabakatı İdlib savaşının gidişatında bir mola, tarafların kendilerini toparlayıp, yeni bir hamle için hazırlık yapma imkanı tanıyan bir ara olabilir.
Sonuçta genelde Suriye politikası, özelde ise İdlib savaşı, Türkiye’nin Rusya’ya stratejik ve güvenlik olarak ne kadar bağımlı olduğunu, bu ilişkinin ne kadar asimetrik olduğunu gösterdi. Suriye’deki güvenlik hiyerarşisinde Rusya Türkiye’yi, Türkiye Suriye’yi, Suriye cihatçıları ve sivilleri vuruyor. Türkiye, Rusya’nın kendisini vurduğunu bildiği halde, alttan alıp, daha Rusya’nın açıklamasını beklemeden Suriye yaptı demek zorunda kalıyor.

Son gelişmeler ayrıca denge politikası izlemenin mümkün ama maliyetinin giderek yükseldiğini gösterdi. Trump ekonomini mahvederim, aptal olma derken, Putin görüşme talebine müsait değilim deyip nazlanabiliyor, askerleri vurup, taziye dileyebiliyor. Dikkat edilirse, dış ve güvenlik politikasında denge siyaseti çok dar bir alana sıkışmaya, giderek yürütmesi daha zor, maliyetinin daha yüksek olduğu bir aşamaya doğru gitmeye başladı.

Bu haliyle Suriye ve İdlib, bütün hesap ve iddiaların aksine, Türkiye orada olduğu için, askeri olarak daha fazla girdiği için güvenlik sorununa dönüştü. Yalnızca askeri açıdan değil, şimdiye kadar bir söylem olarak kullandığı göçmenleri, bu kez fiilen bir araca döndürmek gibi akıl ve vicdana sığmayan bir hamleyle verdiği zararın alanını genişletti. Güney sınırında savaş, batı sınırında kriz politikasına geçti. İdlib bu noktada hâlâ çözülmemiş, nereye evrileceği, ne tür bedellerin ödeneceği belli olmayan, yaratılmış bir kriz olarak önümüzde duruyor.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI