Kendinden kaçan kız!

Cuma, 6 Mart, 2020
Açıkça söylemek gerekirse “Alacakaranlık” serisinden sonra (ki ben bu seriyi de iyi bulurum) kendisine çok iyi bir kariyer çizmeyi başaran Kristen Stewart dışında filmde iyi olan bir şey var mı söylemek zor. Belki yeni başlayanlar için FBI gibi bir başlık altında film anlam kazanabilir ya da Seberg’i hiç bilmeyenler için giriş mahiyetinde bir yapım olarak kayıtlara geçebilir.

1968 dalgası dünyayı kasıp kavurmadan on yıl önce, 50’lerin muhafazakâr ABD’sinde kısa saçları, uçuşan etekleri ve kafasına göre tavırlarıyla dikkat çeken Jean Seberg sinema dünyasının özel isimlerinden birisi olarak tarihe geçeceğinin işaretlerini veriyordu. Özel hayatındaki çalkantılardan oyuncu olarak yaptığı tercihlere, politik yöneliminden genç yaştaki şüpheli ölümüne kadar birçok konu başlığı var onu ilgi çekici kılan.

Sinemaseverlerin büyük kısmı “Serseri Âşıklar”ın (À Bout de Souffle, 1960) Patricia Franchini’si olarak hatırlıyor onu ama Otto Preminger’in 18 bin aday arasından seçtiği 1957 tarihli “Saint Joan” filminde Jeanne d’Arc’ı canlandıran Seberg pek de iyi bir başlangıç yapamamıştı. Hem kendisi hem film çok eleştirildi. Ama “Serseri Âşıklar” ile birlikte dünya çapında tanınan bir oyuncu haline geldi.

Öte yandan Orta Batı Amerika’dan çıkmış bir kasaba kızı olarak ikonik değeri vardı. Bu hafta vizyona giren Benedict Andrews imzalı “Seberg” filminin bir noktasında menajerinin dediği gibi: “Bir milyon Amerikalı, sana baktığında bir kaçış yolu görüyor. Orta Batı’dan çıkma, Amerika’nın gözbebeği o kızı istiyorlar.”

“Karatavuk” (Una, 2016) ile tanıdığımız Benedict Andrews’un ikinci uzun metrajı “Seberg”in senaryosunda “Frankie and Alice”, “Race”, “The Aftermath” filmlerini yazan Joe Shrapnel ve Anna Waterhouse ikilisinin imzası var. “Seberg”, ruhunda ne kadar olduğunu bilemesek de bedeninde yaralar açan “Saint Joan” filmindeki kaza sahnesiyle merhaba diyor. Bu filmdeki yakılma sahnesinde vücudunun bir kısmı yanan Seberg’in 68 yılındaki hayatına geçiyoruz sonra. Seberg, Hollywood’tan gelen bir teklifi değerlendirmek üzere o dönem evli olduğu ünlü yazar Romain Gary’yi ve çocuğunu bırakarak ABD’ye dönüyor. Dönüş uçağında dönemin önemli siyahi aktivisti Hakim Jamal ile tanışıyor ve Kara Panterler hareketi ile ilişkiye geçiyor. Bu durum da onu FBI’ın hedefi haline getiriyor.

Film bundan sonra ağırlıklı olarak Seberg’in Jamal ile ilişkisi, FBI adına onu takip eden Jack’in gördükleri ve ünlü oyuncunun kariyerinin aşağıya doğru yuvarlanmasına ele alıyor. Tabii üzerindeki FBI baskısı arttıkça, ev dinlemelerinden yalan haber servisine kadar kirli taktikler ortaya saçıldıkça ruh hali giderek bozulan bir kadınla karşı karşıya kalıyoruz.

Açıkça söylemek gerekirse “Alacakaranlık” serisinden sonra (ki ben bu seriyi de iyi bulurum) kendisine çok iyi bir kariyer çizmeyi başaran Kristen Stewart dışında filmde iyi olan bir şey var mı söylemek zor. Belki yeni başlayanlar için FBI gibi bir başlık altında film anlam kazanabilir ya da Seberg’i hiç bilmeyenler için giriş mahiyetinde bir yapım olarak kayıtlara geçebilir. Ancak bir film olarak hem birçok şeyi eksik bırakıyor hem de merkezine aldığı hikayeyi yani Seberg’i çok edilgen göstermekten geri kalmıyor.

Film bu haliyle ne yaptığını bilmeyen, biraz macera arayan, kafası karışık zengin kadın gibi temsil ediyor neredeyse Seberg’i. Hangi motivasyonlarla, nasıl bir politik duruşla başta Kara Panterler olmak üzere dönemin siyah hareketine destek verdiğini bir türlü anlayamayınca böyle düşünmek kaçınılmaz oluyor çünkü. Buna bir de FBI’ın da onu kullanışlı birisi olarak görmesi (sorun FBI’ın görmesinde değil, filmin de öyle vermesinde biraz) eklenince karakter bir türlü ete kemiğe bürünemiyor.

Kara Panterler, menajerler, FBI ve ailesi arasında parçalanmış, oradan oraya sürüklenen bir kadın kalıyor geriye. Politik kararlılıklarında da, basit endişelerinde de, paranoyakça korkularında da temel motivasyonunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Seberg’in “savurup duran” bir karakter olarak resmedilmesi tercih olabilir kuşkusuz ama filmin amacı bu da değil. Çünkü filmin yaratıcıları FBI dâhil hiç kimseye böyle bir sorumluluğu yüklemek istemiyor. Örneğini sıkça gördüğümüz “görevine ilgi duyan ajan” teması burada da yürürlüğe giriyor ve Jack, Seberg’in hayatının altüst olmasına razı gelmemeye başlıyor bir süre sonra.

Filmin kusurlarından birisi de dönemin Amerika’sının, Kara Panterler hareketinin ve 68 Mayıs’ı atmosferinin seyirciler tarafından bilindiği kabulü. Ki böyle bir kabul olsa bile filmin içinde politik atmosferi görmek mümkün olmuyor. “Siyahları silahlanmaya iten şey, gençleri sokaklara döken şey nedir. Seberg sırf uçakta görüp ilgisini çekti diye mi gidip onlara destek vermektedir, başka bir motivasyonu yok mudur” gibi sorular havada asılı kalıyor film boyunca.

Seberg, eşi Romain Gary’nin tanımladığı gibi tek derdi vicdanını temizlemek olan liberal bir kampanyacı mıdır, Kara Panterler’in parası için kullandığı saf zengin kız mıdır yoksa FBI’ın gördüğü gibi kullanışlı bir araç mıdır? Film bu soruların hiçbirine cevap vermediği gibi, başka bir anlatı da inşa etmiyor.

Menajerinin “Orta Batı’dan çıkma, Amerika’nın gözbebeği o kızı istiyorlar” sözlerine Seberg’in verdiği “Ben hayatım boyunca o kızdan kaçtım” sözleri filmden elimizde kalan tek iyi şey belki de.

SEBERG

YÖNETMEN: Benedict Andrews

OYUNCULAR: Kristen Stewart, Jack O’Connell, Yvan Attal, Margaret Qualley, Vince Vaughn

YAPIM: 2019 ABD

SÜRE: 102 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI