Susurluk’tan Libya’ya: Sınır taşları...

Cuma, 10 Ocak, 2020
Baca filtreleri ve poşet zammı geri adımlarından sonra, üniversite öğrencileri karşısında bir pazar günü gece yarısı atılan geri adım; hatta bazı eski AKP yetkililerinin şimdiki ‘muhalif’ pozisyonlarında Gezi’yi, Barış Akademisyenlerini, yolsuzlukları yâd etmesi; dayanıklılığın sadece uluslararası pozisyonla değil, esasen ‘içerideki durum’la ilgili olduğunu gösteren ‘sınır taşları’ değil midir?

Türkiye’de devlet egemenliğinin ekonomik ve siyasi alandaki gücünü ve etkinliğini, büyük oranda sivil ve asker bürokrasiden oluşan bir tür ‘çekirdek devlet’e havale eden hâkim bir anlatı vardır. Bu teorik yaklaşıma göre; ekonomik kaynaklar ile politik rollerin paylaştırılması işinde bu ‘çekirdek’in iradesi belirleyici olagelmiştir. Bu teoriyi, burjuvazi de ‘muzip bir tebessüm’le benimsedi elbette; ‘entelektüel’ ve akademik alanlardan, medya üzerinden beslenmesine katkı sundu. Devlete (ve bütün bir ekonomik-politik düzene) gerçekte kimin sahip olduğuna ilişkin sorunun, sınıf ilişkilerinin dışında, daha soyut ve türlü komplo teorilerine açık olacak şekilde keyfi bir iradeye işaret ederek yanıtlanması kullanışlıydı. Devlet topluma güç uygularken ve daha sonra bu şiddetin sonuçlarıyla karşılaşırken, süregiden sınıf egemenlikleri yerine bir grup devlet elitinin neredeyse kişisel sorumluluğuna indirgenmiş –ve asla sonuca vardırılmamış– yüzleşmeler yaratılabildi örneğin: 71 ve 80 darbeleri, Maraş ve Sivas katliamları, Susurluk, ‘Cemaat’ vs… Bunların hepsiyle, sadece burjuvaziyi değil; bürokrasinin, o süreçlerden azade tutulmuş ana gövdesini de aklayacak şekilde, yüzleşiliyormuş gibi yapıldı. Bu sayede, ihtiyaçları değiştiğinde ‘demokratikleşme raporları’ hazırlayıp ‘Susurlukçuları’; başka bir dönüşüm için araçsallaştırılmış 12 Eylül yargılamaları yapılırken darbecileri, dışsal bir şeymiş gibi konumlandırabildiler.

Bugün Türkiye yeni ve zorunlu bir ‘dönüşüm’e doğru gidiyor gibi görünürken, ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinin, bu perdelenmiş matrisini göz önünde tutmamak; fazla iyimser beklentilere de, kof güç gösterilerinden ve uluslararası alandaki gelişmelerin seyriyle elde edilmiş gibi görünen avantajlardan etkilenen fazla karamsar yorumlara da yol açabiliyor. Biz yine yakın tarihimizin bir olayına bakarak bugüne eğretileme yapmaya çalışalım.

* * *

Ağustos 1997… Başbakan Mesut Yılmaz, Müsteşarı Kutlu Savaş’la özel bir görüşme gerçekleştiriyor. Özel görüşmenin konusu yeni bir Susurluk raporu hazırlanması… Henüz iki aylık Başbakan olan Yılmaz, Kutlu Savaş’ı geniş yetkilerle donatıyor ve ondan sahici bir rapor istiyor. Yıllar önce, 1974’de, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’dan duyduğu ‘Özel Harp Dairesi’ karşısında neredeyse kımıltısız kalmasından farklı olarak Yılmaz ‘cesur’ bir rapor istiyor. Peki ne anlama geliyor bu? Bir Türkiye Başbakanı, devletin içindeki karanlık bir takım noktaların aydınlatılması için nasıl bu kadar ‘istekli’ olabiliyor? Bu, Türkiye devletini yönetenler için bir ‘dönüm noktası’na mı tekabül ediyor?

Bu soruların yanıtını aramak için dönemin siyasal atmosferini hatırlayalım kısaca.

3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında, bir emniyet müdürü, bir iktidar milletvekili ve yasadışı kimlik(ler) taşıyan bir kontrgerilla mensubu aynı araç içinde ölmüş ve zaten işkenceler, faili meçhul cinayetler, özellikle Kürt kentlerinde yoğunlaşan ama tüm ülkede etkili olan tamamen hukuk dışı uygulamalar nedeniyle ülke gündemine asılı olan bir ‘konu’ ayyuka çıkmıştı: Bürokrasinin, siyasetçilerin, mafyanın ve tüm bunlar lehine çalışan bazı tetikçilerin işbirliği içinde olduğu bir ‘paralel devlet’ söz konusuydu.

Bu kazanın gerçekleştiği dönem, Türkiye’nin çok ağır bir ekonomik krizini takip eden günlerdi. 1994-95 krizi, TL’nin keskin şekilde değer kaybettiği, reel ücretlerin eridiği, işsizlik ve enflasyonun tırmandığı bir tablo yaratmış; bu tablonun özellikle emekçi sınıflar, köylüler, esnaf ve küçük üreticiler üzerindeki tahribatı, ‘merkez siyaset’ olarak bilinen aktörleri, durduramayacakları ve sonunda içinde yok olacakları bir çözülme girdabına sürüklemişti. Biraz da bu sayede, Aralık 1995’teki erken seçimde, şeklen ‘sistem dışı’ bir söylem üreten Refah Partisi birinci çıktı ve ülke ekonomik krizinin yanında bir de siyasal krizin sahibi oldu. O dönem siyaset üzerinde önemli bir etkiye sahip olan Genelkurmay İslamcı RP’den elbette rahatsızdı. Ama büyük sermaye de, 12 Eylül’den sonra girişilen neoliberal ekonomik inşa açısından muğlak yaklaşımlar sergileyen Erbakan ve ekibinden tedirginlik duyuyordu. O seçimde ikinci ve üçüncü olan DYP ve ANAP’ın, özellikle bu odaklarca bir koalisyona –neredeyse– zorlanması ve teamül RP/Erbakan’a verilmesini gerektirdiği halde, hükümet kurma görevinin bu iki partinin liderlerine verilmesi bu açıdan tesadüf değildi. Esasen hiçbir konuda anlaşamayan ve sonunda birbirlerini Yüce Divan’a sürüklemeye çalışacakları bir çekişmenin içine girecek olan Çiller ve Yılmaz’ın bir koalisyon denemesi yapmak zorunda kalmaları da…

Ancak kısa süre sonra ANAP’la koalisyonu bozulan Çiller, Refah ile (Erbakan’ın başbakan olmaması tavizi karşılığında) anlaştı ve 28 Haziran 1996’da Refahyol hükümeti kuruldu. Bu hükümetin İçişleri Bakanı, özellikle 1992’den itibaren Türkiye’nin değişen ‘güvenlik politikaları’nın parlayan yıldızı Mehmet Ağar’dı.

Ağar, 1993’te, Tansu Çiller’in başbakan olmasıyla birlikte Emniyet Genel Müdürlüğü’ne getirilmişti. O yıl Özal’ın ölümünün ardından Demirel Cumhurbaşkanı olmuş ve DYP Genel Başkanlığı ile Başbakanlık koltuğuna kadın ekonomi profesörü rüzgârıyla Tansu Çiller oturmuştu. Başta Kürt bölgesi olmak üzere ülkenin tamamında etkin olacak bir ‘yeni güvenlik mimarisi’nin başladığı günlerdi. Bu süreçte elde ettiği ‘başarılar’ ile yükselmiş ve işte şimdi, 1996’da İçişleri Bakanlığı’na tırmanmıştı.

3 Kasım 1996’da Susurluk kazası gerçekleşip ‘cerahat’ ortalığa saçıldığında, Ağar henüz 4 aylık bakandı. Ortaya çıkan ilişkiler ağı, tam ortasında onun durduğu bir kavşağa öyle şaşmaz şekilde bağlanıyordu ki istifa etmek zorunda kaldı. Ama başta güvenlik bürokrasisi olmak üzere devletin çeşitli organlarına öylesine yerleşmiş bir ağı temsil ediyordu ki, onun yokluğunda da Susurluk soruşturmaları bir duvara karşı tenis oyununa döndü. Askeri bürokrasi ve büyük sermayeyle gerilim halindeki Refahyol hükümeti de bu soruşturmalar için gönüllü değildi zaten. Toplum bu ilişkiler ağına tepki göstermeye başlamışken, en üst hükümet yetkililerinin “Glu glu dansı yapıyorlar”, “Mum söndü oynuyorlar” gibi provokatif demeçler vermesi bundandı.

Kazadan yaklaşık 4 ay sonra ünlü “28 Şubat MGK toplantısı” gerçekleşti. Bürokrasinin özellikle laik askeri kesiminden oluşan bir kesimiyle büyük sermaye; toplumdaki değişim talebini de lehlerine çevirmeyi başararak müdahale etmiş ve 28 Şubat’tan 4 ay sonra da hükümet devrilmişti.

İşte Mesut Yılmaz, Refahyol’un kendi içine doğru çöktüğü bu dönemin ardından kurulan hükümetin başbakanıydı ve müsteşarından cesur bir Susurluk raporu istemesinde, bu devlet içi dönüşümün de etkisi vardı. Burjuvazi ve bürokrasinin iktidar ortaklığında, 1980’de askeri darbeye ve Özal yıllarına; 1991’de ‘Özal sonrası’ döneme geçerken yapılanlara benzer bir nispi ‘dönüşüm’… 1974’te Ecevit ‘durmuştu’ çünkü Türkiye’yi yönetenler için henüz kullanışlı olan bir aparatın ‘iz’ine rastlamıştı; 1997’de Mesut Yılmaz durmuyordu, çünkü son noktada kişisel olmayan bir ‘reform’ iradesini temsil ediyordu.

Buna benzer bir başka dönüşüm ihtiyacı, AKP’nin iktidara geldiği dönem hâsıl oldu. Derviş programı ve AB uyum yasaları ile AKP’den çok önce başlayan bu dönüşüm, bir süre sonra siyasi ifadesini AKP’de buldu. Yine, başta İstanbul sermayesi olmak üzere burjuvazinin başlıca klikleri ve devlet bürokrasisi içindeki odaklar tarafından desteklenen bir ‘dönüşüm’… Arkasındaki güçlü destek ve kendi özgün koşullarının yardımıyla, öncekilerden daha etkin sonuçlara yol açan, bazı açılardan ‘rejim değişikliği’ne varan; ama gelinen noktada, tıpkı kendinden öncekiler gibi, bir başka dönüşüm ihtiyacının basıncı altında sıkışan bir statüko oluştu. Kendisini, ‘eski Türkiye’ adını verdiği bir dönemin karşısında tarif ederek ‘yeni Türkiye’ vaadinde tutunan bu statüko, şimdi Çiller’den Ağar’a, Cem Uzan’dan Sedat Peker’e, ülkücülükten militarizme, idam cezasından devlet bekasına, bir dizi ‘eski Türkiye’ aktörü, akımı ve olgusuna sığınan bir savunma hattında sıkışıyor. Erdoğan’ın, MİT için yapılan ‘Kale’ isimli kampüsün açılışında söyledikleri, bu sıkışmanın, güvenlik dışında vaadinin kalmadığını gösteren bir kabuk gibi: “Ülkemizin ve dünyanın kritik bir süreçten geçtiği şu dönemde MİT’in desteğine her zamankinden daha çok ihtiyaç bulunuyor. Dünyanın adeta yeniden yapılandığı bir dönemde geçiyoruz. Bu sancılı süreçte karşı karşıya bulunduğumuz tehditler hem değişiyor hem artıyor. […] Böyle zorlu bir dönemde Milli İstihbarat Teşkilatımız yürüttüğü cansiperane çalışmalarla bize gerçekten çok büyük destek sağlıyor.”

* * *

Marx, henüz 18 yaşında bir hukuk öğrencisiyken babasına yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Hayatta bazen sona ermiş bir dönemin bitimine dikilmiş, ama aynı zamanda yeni bir yönü işaret eden sınır taşlarını andıran anlar vardır.”

Özal iktidarı, sona ermesinden çok kısa bir süre önce, ABD’nin Irak’a birinci saldırısı olan Körfez Savaşı ile “Bir koyup üç almayı” hayal ediyordu… Susurluk adında kristalleşen güvenlik rejimi de, yok oluşuna az bir zaman kala Azerbaycan’da darbe organize etmeye kalkışacak kadar ‘cüretkârdı… Bugün uluslararası sahada yaşanan ve Türkiye’nin hem çok yakın çevresinde gerçekleşen hem de türlü yollarla cüretkâr şekilde müdahil olduğu gelişmeler, Türkiye’yi yönetenlere, güvenlik alerjisinin kaşındığı bir hamle ve ‘gündem’ avantajı sunuyormuş gibi görünüyor. Ama pek çok noktasında da Marx’ın söylediği gibi, “bir dönemin bitimine dikilmiş, ama aynı zamanda yeni bir yönü işaret eden sınır taşları” çıkıyor ortaya. Baca filtreleri ve poşet zammı geri adımlarından sonra, üniversite öğrencileri karşısında bir pazar günü gece yarısı atılan geri adım; hatta bazı eski AKP yetkililerinin şimdiki ‘muhalif’ pozisyonlarında Gezi’yi, Barış Akademisyenlerini, yolsuzlukları yâd etmesi; dayanıklılığın sadece uluslararası pozisyonla değil, esasen ‘içerideki durum’la ilgili olduğunu gösteren ‘sınır taşları’ değil midir? Cebir ve maceracı cüretkârlıkla ‘sağlam irade’ tahkim etmenin kendisi, öncekilere benzeyen bir ‘devlet biziz’ kof güveni olarak görülemez mi?

 


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI