YAZARLAR

Sürdürülemez olan son ana kadar sürdürülür

Adını koymamakla veya alternatifini görememekle birlikte, sorunların kaynağı hakkında, vatandaşın sanılandan daha “ileri gittiğini” gösteren işaretler mevcut. Galiba iktidarın kendisi için en hayati hatası da bu göstergeleri tam okuyamıyor veya yeterince önemsemiyor olması.

Bir önceki “Siyasette değişen ve değişmeyen” yazımda, haklı tarafları olmakla birlikte aşırı geniş kullanıldığı için içeriği epey boşaltılmış “değişmezlik” ezberinden söz etmiştim. Hiçbir şeyin değişmediği, değişmesinin beklenmemesi gerektiği yolundaki katı inanışın, henüz belirgin bir sonuca dönüşmemiş bazı gelişmelerin –değişimlerin- üzerini örtebildiğinden bahsetmiştim. Bir tabloyu uzunca bir süre değişmiyor gibi göstermek mümkün ama arkasındaki devinim bir şekilde devam ediyor. Şimdilerde değişmezliğin kanıtı olarak ileri sürülen sayısal tablonun, aslında ancak önemli değişimlerle devam ettirildiği görülüyor. Değişmezlik görüntüsü ancak yüksek maliyetli değişiklerle sürdürülüyor. Bugün de yine bu meseleyle bağlı bir başka siyasi tartışma ezberinden bahsedelim: İnsanların ekonomi veya geçim derdi dışındaki meselelerle pek ilgilenmedikleri, etkilenmedikleri iddiası. Bu iddia da hem araştırma verileriyle hem hayatın pratikleriyle defalarca doğrulanmış bazı gerçeklere dayanıyor. Fakat abartılmış her hakikatte olduğu gibi bir ezbere dönüştüğünde önemli detaylar gözlerden kaçıyor.

Türkiye uzunca bir süredir ekonomik ve siyasi tıkanmayı, süreklileşmiş yapısal krizler halinde yaşıyor. Bu krizlerden olumsuz etkilenmesi beklenen iktidar ise, bu tablonun görünürlüğünü engellemek yerine sonuçlarını kontrol etmekle yetiniyor. Zorluklara rağmen durumun sürdürülebilir olduğunu göstermek veya küçük “iyileşmeleri” başarı gibi sunmak için krizlerin -kontrollü biçimde- görünür kalmasını tercih ediyor. Bu çerçevede, iktidarın “sorunlar konuşulmasın diye gündem değiştirmeye çalıştığı” iddiası da pek gerçekçi değil. Bütün araştırmalarda seçmenlerin ekonomik sıkıntılara duyarlılığının giderek arttığı görülüyor. Krizin yapısal ve muhtemelen uzun sürecek etkilerinin yarattığı kalıcı kırılmaların işaretleri var. Ancak bu duyarlılık ve kırılmaların, “tatmin edici” oy değişimlerine dönüşmediği inancı da hâlâ sapasağlam duruyor. Muhalefetteki bu tatminsizlik, aşma yollarını tartışmak yerine mevcut duruma “açıklayıcı” gerekçeler imal etmeye yöneliyor. Ekonomik sorunların “gündem değiştirmekle” aşıldığı fikri bir tarafta, adalet, özgürlük taleplerinin ve sistem, anayasa tartışmalarının fazla soyut kaldığı iddiası diğer tarafta.

“Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” Bu anket sorularına verilen cevaplara bakılınca, soyut sayılabilecek başlıkların alt sıralarda yer bulabildiği ortada. Fakat bazı sorunların doğrudan gündem başlığı haline gelmiyor olması, bir değiştiricilik değeri olmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim aynı anketlerdeki başka veriler ve çapraz karşılaştırmalar, seçmendeki sorun algısının, ifade ettiklerinden daha geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Adını koymamakla veya alternatifini görememekle birlikte, sorunların kaynağı hakkında da vatandaşın sanılandan daha “ileri gittiğini” gösteren işaretler mevcut. Galiba iktidarın kendisi için en hayati hatası da bu göstergeleri tam okuyamıyor veya yeterince önemsemiyor olması. Geçtiğimiz günlerde TOBB Üniversitesi Rektörü Güven Sak’ın ekonomiyle ilgili olarak yaptığı bir sosyal medya paylaşımındaki cümle şöyleydi: “Sürdürülemez olan sürdürülebildiği son noktaya kadar herkese hep sürdürülebilirmiş gibi gelir. Hep öyle olmuştur." Bu cümleyi iktidarın kendisi için ürettiği ve kabul ettirmeye çalıştığı siyasi krize uygulamak da mümkün. Değişmezliği ve sürdürülebilirliği garanti altına almak için oluşturulmuş sistem zorlaması, ekonomik krizin etkilerinden çok daha sarsıcı olmaya aday.

Son zamanlarda farklı farklı alanlarda, birbiriyle hiç alakası yokmuş gibi görünen peş peşe vakalar yaşandı: Öğretmenler Günü'nde oturuşunu beğenmediği konuğu azarlayan vali. Avukatların etek boyunu ölçen hakim, kız öğrencilerin pantolon boyunu ölçen okul müdürü. Otizmli öğrencileri kovdurmayı seçim vaadine çevirmiş muhtar. Kendisini görüp ayağa kalkmayan çalışana tuvalet nöbeti yazan belediye başkan yardımcısı. Şoförünü bölüm sekreteri atayan rektör. Diktirdiği özel üniformayla gezip kendisine selam durulmasını isteyen veya seçilmişlere saygısını kaybetmiş olduğunu her fırsatta gösteren bakanlar. Başkanı olduğu meclis grubunun çıkardığı yasayı veto eden cumhurbaşkanını alkışlama mecburiyeti. Bütün bunlar, yerleşikleşmiş bir olağanüstülüğün üzerine oturan iktidar aklının, yukarıdan aşağıya doğru nasıl yayılmaya başladığını gösteriyor. Memleketin ve orada yaşayan herkesin amiri gibi davranan muktedir profili, en küçük güç ve iktidar alanı için rol model haline geliyor. Olağanüstülüğe yaslanan, keyfi, şahsileşmiş, otoriterleşmiş iktidar pratikleri, basit bir öykünme sınırını aşan yaygınlığa ulaşıyor. Daha önemlisi giderek daha çok böyle algılanıyor.

İktidar açısından gündemi doldurması zararsız bulunan, hatta müdahale ederek puan toplanabilecek fırsatlar olarak görülen bu olayların, en az ekonomik kriz kadar –belki daha fazla- etkili olabilecek sonuçları var. Çünkü her benzeşme, yaşanışı ve algılanışı açısından beklenmedik etkiler yaratıyor. Bir takım yerel yöneticiler, mikro iktidar odakları, gücü tabana taşırken yaptıklarıyla, iktidarın görünümünü de biçimlendiriyor. Bugün sistem ve anayasa tartışmaları başlığının çok yüksek rağbet görmüyor gibi görünmesine karşılık, “başkanlık sistemine destekte” dramatik bir gerileme ölçülüyor olması önemli bir gösterge. Ortalama seçmen, başkanlık sisteminin hayatına getirdiği sorunları, sadece politikaların hangi süreçle belirlendiği üzerinden değil, o sistemin kendisiyle temas eden uç aktörleri üzerinden değerlendiriyor. Kibri, keyfiliği, fütursuzluğu, ölçüsüzlüğü daha alt temsilcilerden takip ediyor, somutlaştırıyor. “Baca filtresi” veya başka türden uygulama sorunlarının en tepeden müdahalelerle çözülmesi de kısa vadede merkezileşmenin fazileti olarak pazarlansa da, orta vadede “sorunun asıl adresi” fikrini besliyor. Soyut başlık gibi görünenler, ete kemiğe bürünüyor. Belki bu nedenle, iktidarın “millet ilgilenmiyor” diyerek önemsiz gördüğü alanlar muhalefet için sanılandan daha verimli olabilir.


Kemal Can Kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR